top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Küllerin ve suskunluğun dayanılmaz ağırlığı

Aynur Kulak, Müphem Tiyatro’nun iki oyunu, üç sezondur sahnelenen Küller Küllere ve tiyatro seyircisiyle yeni buluşan Lie Low, odağında insan ilişkileri, travmalar, belleğin parçalı yapısı, kişisel ve ülke tarihleri üzerine kurduğumuz suç ortaklığı, güvenin gözenekli yapısı ve iyileşme, iyi olma, seçimlerimiz ve feda ettiklerimiz çerçevesinde kapsamlı bir inceleme yazdı.



Müphem Tiyatro’nun iki oyunu Küller Küllere ve Lie Low odağında yazmak taşlı bir yolda yürümekten farksız olacak. Travması yüksek, sert ve zor oyunlar olarak nitelendirilebilecek Küller Küllere ve Lie Low, ilişkilerden kaynaklı ve ilişkilerin yaşamsal boyutunda tetiklenen  travmaları tiyatro seyircisiyle buluşturan, esrarengiz, saklanan, belirsiz, suskun, sessiz, boşluğu uçsuz bucaksız metinlerle buluşturuyor bizleri. Aynı zamanda bu tematik yapının tam karşısında duran kavramsal detaylarıyla dikenli, hırçın, patlayıcı, parçalayan, hikayelerin derdini ortaya çıkaran ele avuca sığmayan öz meseleleriyle silkeliyor. Yürünen yolun taşlı olması değil de, bu yolu nasıl yürümeliyiz sorusu Küller Küllere ve Lie Low’un dert edindiği meselelerle yüzleştiriyor bizleri.



Uçucu küllerin dayanılmaz ağırlığı 

Küller Küllere, Müphem Tiyatro’da üçüncü sezonunda yol alırken ilk sahnelenen çıkış oyunu olarak Müphem’in neden kurulduğuna ilişkin ilk nüveleri veriyor bizlere. Sezonun yeni oyunu Lie Low’la birlikte daha da pekişiyor Müphem Tiyatro’nun dert edindiği meseleler: Her tür ikili ilişki ve ilişkilenememe biçimini anlamak, anlamlandırmaya çalışmak ve nihayetinde aslında beklentilerimizi karşılayacak bir anlama hiçbir zaman ulaşamayacağımızı anlamamızı sağlayabilmek. İlk anda bizlere geçen bu temel dert, insani dürtüler, zaaflar ve arzular eşliğinde kendine bir yol çizdiği için bu geniş alanı çerçevelemek zor; çünkü hikayelerin arka fonu toplumlara ve toplumların seçtiği yönetim, kontrol, düzene sokma yöntemlerine varıyor. Her iki oyuna baktığımızda Cem Burçin Bengisu yönetmenliğinde kurulan Müphem Tiyatro oyunlarının dertlerinin; insani olan tüm ayrıntılarda yaşanılan ilişki travmalarının ve etkilerinin zorlayıcı alanlarına sızmak, bu alanlara ulaşarak öncelikle mikro ölçekli olanı kurcalamak olduğunu; çerçevelemek olmadığını anlıyoruz.


Küller Küllere (Ashes to Ashes) 2005 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Harold Pinter’ın 1990’ların ortasında kaleme aldığı, yazarın geç dönem oyunlarının karakteristik özelliklerini taşıyan, belirsizlik, travma ve belleğin parçalı yapısı üzerine kurulu son derece yoğun bir metin. Oyun, iki karakter—Rebecca ve Devlin—arasında geçen, görünüşte sıradan, ancak hızla rahatsız edici bir derinlik kazanan bir diyaloğa dayanıyor. Pinter’ın politik dönemine ait sayılabilecek oyunlardan biri olan Küller Küllere, bireysel bir aşk ilişkisiyle tarihsel bir şiddetin –holokost-  gölgeleri arasında gidip geliyor ve seyirciyi ahlaki bir suç ortaklığı sorusuyla baş başa bırakıyor: “Siz bu hikâyenin neresindesiniz?”


Oyunun omurgasını Rebecca karakteri oluşturuyor. Bir zamanlar karşına çıkan birlikte olduğu erkeklerden söz eden Rebecca’nın söyledikleri, kimi zaman akıl yürütme bozukluğu, kimi zaman histeri nöbetleri gibi algılansa da; Pinter, Rebecca’nın söylediklerini  herhangi bir psikolojik tanıya sabitlemiyor; çünkü  Rebecca bir yandan mağdur, bir yandan tanık, hatta kimi zaman suç ortağı gibi görünmeli ki bu belirsizlik, oyunun etik gerilimini kurması adına önem kazansın.


Devlin oyunda Rebecca’nın partneri olarak konumlanıyor; sorgulayıcı, zaman zaman tehditkar bir tavır sergileyen Devlin’in oyun boyunca Rebecca’ya sorduğu sorular görünüşte Rebecca’nın dünyasını ve diğer erkeklerle ilişkisini anlamaya yönelik; fakat tonunda giderek artan bir ikna etme, bastırma, sahiplenme çabası hissediliyor. Devlin’in soruları büyük oranda ve giderek baskın hale gelecek şekilde Rebecca’nın anlatılarını doğrulamaya değil, üzerine çökmeye, onu açıklamaya zorlamaya dayanıyor. 


Devlin ile Rebecca arasındaki diyalog , giderek sorguya dönüşen bir ilişkiyi açığa çıkarıyor. Devlin’in “Neden böyle söyledin?”, “Gerçekten öyle mi oldu?” gibi soruları, özel bir ilişkideki kıskançlık veya merak gibi görünür ama aslında sözel bir disiplin altına alma biçimini yansıtıyor. Bu sorgulama dili, tarihsel totaliter şiddetin küçük ev içi replikası niteliğinde.  Pinter böylece en mahrem ilişkide bile iktidarın nasıl işlediğini gösteriyor bizlere. Rebecca’nın anlattıkları ile Devlin’in sorgulama biçimi üst üste geldiğinde, özel hayat ile politik şiddet arasındaki sınır siliniyor. Bu güç ilişkisi, özel alanla politik alanın nasıl iç içe geçtiğini göstermesi adına çok çok önemli.


Oyunun sahne tasarımı son derece minimalist; yerde zemini çerçeve içine almış bir halat, bu halatın içinde bir sandalye ve spotlar dışında Devlin’in kullandığı sönen ve yanan bir ışık var. Bu oda sahnede uzun bir halatın dikdörtgen şekilde sahneye yerleştirilmesiyle biçimleniyor. Bu çerçevelenmiş kapalı mekân, karakterlerin anlatılarıyla genişleyerek toplama kamplarını, tren istasyonlarını, kalabalık meydanları, sıraya sokulmuş anneleri ve çocukları çağrıştıran karanlık bir dış dünyaya açılıyor. Ancak bizler bu durumu neredeyse oyunun son çeyreğine kadar anlamıyoruz. Bilerek ve isteyerek öyle bir “anlamamamız” sağlanıyor ki, aynı trene götürülen insanların nereye gittiklerini anlamamaları gibi; oyunun tamamı o kadar parça parça ki, tıpkı topluma dair her şeyin parçalanarak yok sayılması gibi, diyaloglar o kadar çok cevapsız sorular yığınıyla dolu ki, baskıcı, otoriter gücü elinde bulunduranların psikolojiyle hiç ilgilenmediğinin aşikar olması gibi.

 

Harold Pinter’ın oyun dünyasında klasikleşmiş “Pintervari” atmosferi —suskunluk, imalar, tehlikeyi andıran bir sakinlik, sessizliğe eşlik eden uzun boşluklar— Küller Küllere’de uç noktalara doğru taşınıyor ve tiyatro sahnelerimizde ilk defa seyirci ile buluşan ve üçüncü sezonuna giren Küller Küllere’nin yönetmeni Cem Burçin Bengisu bu durumun üstesinden başarıyla geliyor.  Rebecca’yı canlandıran Dilek Güler ve Devlin’i canlandıran İnanç Bükülen’in oyunculukları ve oyuna kattıkları doğaçlama unsurlar bol boşluklu, çoğu yerde durağan diyebileceğimiz zor metnin ritim kazanmasına önemli ölçüde katkıda bulunuyor.  



Lie Low; Travmanın Gündelik Hayattaki Yankıları

Müphem Tiyatro’nun yeni oyunu Lie Low kişisel travmaların gündelik hayata yansımalarıyla ilgilenen bir oyun olarak buluşuyor tiyatro seyircisiyle. Yakın ikili ilişkilerde güvenin gözenekli yapısı ve iyileşme ihtimalinin tuhaf, acı ve bazen de komik ritimleri üzerine kurulu çarpıcı bir oyun seyrediyoruz. Çağdaş İrlanda Tiyatrosu’nun önemli yazar ve yönetmenlerinden olan Ciara Elizabeth Smyth’in kendine has kara mizahı, acılı temaları yumuşatmak yerine onları daha görünür kılarak gündelik yaşamdaki küçük ayrıntıları travmatik hikayenin içinde harmanlaması, bunlarla beraber kırılganlık–savunma ikilemini böyle bir hikaye içerisinde sürekli canlı tutmayı başarması Smyth’in ismini önümüzdeki yıllarda daha çok duyacağımızın işareti.


Lie Low, cinsel bir saldırıdan sağ çıkmış olan Faye’in yaşadığı travmanın ardından hayata tutunmaya çalışmasını odağa alıyor. Faye cinsel saldırının ardından hayatta kalmanın yollarını ararken sonunda korkularını kendi elleriyle yeniden yaratmak çözümünü buluyor. Bu çözümde ona yardım etmesi için seçtiği kişi erkek kardeşi Naoise. Kız kardeşine yardım etmek amaçlı geçmişin hayaletlerini odaya davet etmeyi kabul eden Naoise’nin içi hiç rahat değil oysaki. Çünkü Naoise’nin adı da bir cinsel istismar hikayesine bulaşmış durumda ve Faye’in yardımına ihtiyacı var.


Hikayenin öznesi Faye’i dramatize etmek yerine, olay sonrası hayatta kalmanın gündelik biçimlerini -ev değiştirmek, yalnız kalamamak, küçük seslerden ürkmek, uykusuzluk, kontrol ihtiyacı, beklenmedik yerlerde ortaya çıkan panik- mercek altına alıyor Ciara Elizabeth Smyth.  Oyunun dramatik yapısı, klasik bir “iyileşme anlatısı” çizgisi izlemiyor bu yüzden ve hikaye doğrusal, çözüm odaklı bir ilerleyiş yerine, travmanın döngüsel işleyişini yansıtan dalgalı bir kurguyu izlek ediniyor. Karakterler arasında geçen diyaloglar hem kırılganlık hem de tuhaf bir mizah taşıyor aynı zamanda; özellikle beklenmedik, absürt jestler ve söylemler, travmanın ağırlığını hafifletirken seyirciyi tam tersine sert olabilecek bir yüzleşmeye davet ediyor gibi. 


Sahnede gördüğümüz ana karakter, Faye ve Noise travmayı bastırmak yerine onunla yaşamaya çalışan, ama her adımında “yüksek alarm” halinden kurtulamayan birileri olarak resmedilmek isteniyor. Zaten Smyth de karakterlerini tek boyutlu bir mağdur olarak gösterme derdinde değil; öfkesi, mizahı, çelişkileri ve kontrol etme dürtüsüyle çok katmanlı bir kimlik inşası kurmak isteniyor. Oyuna oyunun başında ve sonunda  eşlik eden dış ses özellikle Faye’e  destek olmaya çalışan kişi olarak, bir terapistten ziyade travmayla baş etme yöntemlerinin çeşitliliğini ve sınırlarını temsil ediyor gibi. Bu karakter hem bir sığınak hem de zaman zaman bir engel gibi; yardım etme niyeti ile sınır aşımı arasındaki çizgi belirsiz. Smyth hem Noise karakteri hem de dış ses ile belki de iyi niyetin bile yanlış zamanda yanlış bir baskıya dönüşebileceğini anlatmak istiyor olabilir.  Kuvvetle muhtemel böyle ve oyuna dair cümlelerin sonlarına gelen “gibi”leri doğrulamak pekala mümkün gözüküyor. Çünkü her yeni oyununun sahnelenme handikapları olabileceğini düşündüğümüzde henüz “tamam olmuş” diyerek doğrulayamadığımız bu “gibi”lerin biraz daha pişmeye ihtiyacı var gibi. 

Cem Burçin Bengisu oyunu bir süre daha ocağın üstünde tutup pişirmeye bırakırsa hatta biraz da demlenmesine izin verirse Küller Küllere gibi kıvamını bulmuş zihnimizde ve ruhumuzda nefis izlekler  bırakan bir tiyatro oyunu kazanmış oluruz.


Oyunun minimal set tasarımına değinmeden geçemeyeceğim çünkü travmayı içselleştirmemiz adına önemli bir unsur . Tek bir ev, oda, tek kişilik koltuk, tek kişilik bir gardırop etrafında şekillenen kurgu, mekanın sembolik gücünü artırmaya yardımcı olmuş. Yönetmen Cem Burçin Bengisu, ışığı ve sessizliği kullanarak travmanın görünmez tehdidini sahneye taşıma olanaklarını  Küller Küllere’de olduğu gibi yerli yerinde kullanmış  ve oyuncuların beden dili ve mikro jestleri bu durumu iyi yansıtmak, mekansal unsurlarla bütünleşmek adına  önemli kılınmak istenmiş.


Oyuncular Burçin Nocik ve Meriç Taner Kadıoğlu’nun oyunculukları ve aralarındaki uyum oyun sahnelenmeye devam ettikçe, yani bahsettiğim pişme ve demlenme süreci tamamına erdikçe beden dili ve mikro jestlerin yerli yerine oturması gerçekleşecek. Böylece her anlamda ve her aşamasıyla böylesine zorlayıcı bir çağdaş tiyatro metni kıvamını kesinlikle bulacak. Çünkü ilk iki oyunun seçiminde gördüğümüz üzere seçtikleri metin yazarlarından, hem bireysel hem toplumsal meseleleri kapsayan konularına, minimalist sahne tasarımlarından, sahneleme biçimlerine, ışık kullanımlarından, mikro ölçekten makroya tematik inşa yapılanmasına varana kadar zor olan hikayeleri ve bu hikayeler nezdinde hikayelerin kılcal damarlarına girerek kazımaya devam etmeyi kendilerine rota edinmiş bağımsız bir tiyatroyla karşı karşıyayız.


Yönetmen Cem Burçin Bengisu’ya, her iki tiyatro metninin çevirisini yapan Mehmet Dikkaya’ya, oyuncular Dilek Güler - İnanç Bükülen ve Burçin Nocik - Meriç Taner Kadıoğlu’na teşekkür ederim.

Yorumlar


bottom of page