top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Öykü: Döngü

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 2 saat önce
  • 3 dakikada okunur

"Kışın yaza bağlandığı o kısa zamanlardan biri. Dünya bir kez daha rengini değiştiriyor."


Gülsüme Kılıçarslan


Bankta oturmuş Emel’i bekliyorum. Son görüşmemizden kavgalı ayrıldık. Gönlünü almak için buluşmaya ikna ettim. Beklerken etrafı izleyerek zihnimde dolaşan ihtimalleri susturmaya çalışıyorum. Kışın yaza bağlandığı o kısa zamanlardan biri. Dünya bir kez daha rengini değiştiriyor. İnsanlar rengârenk karıncalar misali önümden akıp giderken, yolun karşısındaki bankta esmer bir kızın oturduğunu fark ediyorum. Telefonla konuşuyor, havada inip kalkan eliyle bir şey anlatmaya çalışıyor. Kalabalığın arasından bir görünüp bir kaybolan kıza dikkat kesildiğim sırada, cızırtılı bir kadın sesiyle oturduğum yerde zıpladım. 

“Ne yaptın teyze beni korkuttun!” Yarı açık fermuarından paçavralar sarkan tekerlekli valizini önüne park etmiş, kucağında kedisiyle yanımda oturuyor. Ne kadar zamandır kıza odaklanmış olabilirim ki?

“Bir sigara versene dedim, ne dedim!”

Bir yandan gri kediyi sert hareketlerle seviyor, bir yandan da kara kalemle çerçevelenmiş elâ gözlerini gözlerime dikmiş, isteğini yerine getirmemi bekliyor. Deli mi ne? Hafif bir esintiyle gümüş grisi kıvırcık saçları her yöne doğru titreşiyor. 

Montumun iç cebinden paketi çıkarıp kontrol ediyorum, son beş tane. Vermeyebilirim, ama uzatıyorum. İki tane alıyor, birini cebine atıyor. Sigaranın dumanı saçının kıvrımına, külü kedinin grisine karışıyor. Kedi ne dumana, ne de küle tepki veriyor. Gerçek rengi ne acaba?

“Ameliyat olmam gerekiyor” diye orta yerden başlıyor konuşmaya. Kafasının içi de dışı gibi karışık olmalı. “Kalp hastası olduğum için kanserden ameliyat yapmıyorlar. İki hafta önce acile kaldırdılar, yoğun bakımda kaldım. Kâğıt imzalayıp çıktım, ayol nasıl duruyum ben orda, duvarlara baka baka içim sıkıldı.”

“İçmeye devam ediyorsun bu duruma rağmen, öyle mi?” diyorum, hayretle.

“Sen de içiyorsun!” diye çıkışıyor elâ gözlerini kocaman açarak. Sonra geldiği gibi ansızın kayboluyor öfkesi. Uzun bir nefes çekiyor sigaradan, meydan okur gibi kafasını geriye yatırıp dumanı savuruyor havaya. 

“Keyif benim köy benim, kime ne?” 

Sohbeti devam ettirmezsem gider umuduyla susuyorum. Gözüm karşıdaki esmer güzeli kıza kayıyor. Görüşmesi bitmiş. Dalgalı siyah saçlarını dizlerine dökmüş, ağlıyor. 

“Na’ bu kedi var ya, bu da hasta garibim. Geçen gün veterinere götürdüm tam beş milyon lira fatura çıkardılar. Senet imzaladım mecbur n’apıyım?” 

Beş bin liram olsa önce Emel’le aramı düzeltirdim. Gitmek istediği restorana götürürdüm, barışırdık. Kadın sigaralı eliyle kalabalığın ötesinden birini işaret ediyor.

“Şu adamı görüyor musun? Bileğinde siyah poşet olan hani?” Gösterdiği yöne bakıyorum. “Gri montlu, kırçıllı kirli sakallı olan. Kollarını iki yana açmış nasıl da titretiyor! Rolünde ustalaştı yıllar içinde.” 

Akıp giden insan selinden iki öğrenciyi seçmiş, telaş içinde konuşan adamı görüyorum. Bileğine astığı ağır poşet, teatral kol hareketleriyle zıplıyor. 

“Yalancının tekidir. -Hastanede yatan kızımı Ankara’ya sevk etmişler, yol param da yok, yardımcı olur musun evladım? - Giriş cümlesidir. O an uzaklaşmazsan yandın. Ne yapar eder, seni kandırır.” Sigarasını yere atıp uzun uzun ezdi. Gözlerini kısıp büyük bir sır verir gibi “Yalancının tekidir.” dedi tekrar. Adam katmerli yalancıydı demek. “Poşetin içinde su dolu kavanoz vardır. Sözüm ona ısırgan suyu sipariş etmiş doktorlar kızının tedavisi için. Peh!” 

Uzayan monolog canımı sıkmaya başladı ki teyze ayaklandı. Uyuklayan kedi can havliyle yere atladı. Kadın kediyi valizin üstüne koydu, veda etmeye gerek duymadan valizini çekeleyerek, öğrencilere yöneldi. Kısa olanın kulağına bir şey fısıldayıp hızlıca devam etti. Öğrenciler de adamı dinlemeyi bırakıp oradan ayrıldılar. Gösterisi yarım kalan adam gözlerini bana dikti. Şansını bende deneyecek herhalde. Emel görünürde yok. Adam yaylanarak gelip önümde durdu.

 “O kadına paranı kaptırmadın ya?” dedi.

(Müsameresine böyle mi başlıyordu?)

“Sizi konuşurken gördüm, çok usta dolandırıcıdır.” diye sürdürdü.

(Yok, tiyatronun bir parçası değil. Post-modern bir tiyatro değilse tabii.) “Sigara verdim sadece.”

“İyi, ucuz kurtulmuşsun” dedi, teyzenin gittiği yöne doğru bakarken. “O ne düzenbazdır, sen bilmezsin. Söylediği on sözün dokuzu yalandır.” Dudaklarının kenarı sağa kaydı, yarım gülümsedi. Kırçıllı sakalları gamzesinde birikti. 

“Neden yapıyorsun bunu, üç kuruşla geçinmeye çalışan öğrencileri istismar ediyorsun?”. Bir anda taraf oluverdim.

“O kadın beynini yıkamış senin. Yol sordum, tarif ettiler bana, o kadar.” Göz çukuruna kaçmış küçük, yeşil gözlerinde bir kıvılcım yanıp söndü.

“Poşette ne var?” diye sordum, yıkanmış beynime kanıt arar gibi.

“Ne olacak su var! Su taşımak da suç değil ya!” diye çıkıştı alışkın bir savunmayla. Teyzeyle tek ortak yönleri bir anda belirip kaybolan öfkeleri olmasa gerek. Bitirim delikanlılara has bir tavırla ağırlığını bir bacağından alıp diğer yanına verdi. Yer yer rengi solmuş siyah deri ceketin bir omzu kalktı, diğeri indi.

“Bi’ sigara versene.” Titremesi mucizevi şekilde geçen eliyle uzattığım paketten kalanları aldı. Birer tane kulağının arkasına sıkıştırdı. 

“Bu mevsim havasına da hiç güven olmuyor, güneş gitti mi üşütüyor.” diyerek uzaklaştı üçüncüyü tüttürerek. 

Boş paketi buruşturup yere atıyorum. Montumun yakasını dikleştirip ayağa kalkıyorum. Mendil satan çocuktan bir tane alıyorum. Rengârenk karınca misali insanları geçerek esmer kızın yanına oturuyorum, bir mendil uzatıyorum.

Yorumlar


bottom of page