top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Yoldan geçen öyküler

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 5 saat önce
  • 4 dakikada okunur

Aysun Korkmaz, Nurgök Özkale’nin Başka Bir Günün Sabahında adlı kitabı üzerine yazdı: "Gündelik ayrıntılar üzerinden ilerlerken alt metinde hem şefkatli hem de kararlı duruş var; kentsel dönüşüme, toplumsal körlüğe, sevgisizliğe, şiddete, tahakküme, unutmaya karşı ısrarlı bir vicdana sahip öyküler."



Nurgök Özkale’nin Başka Bir Günün Sabahında adlı kitabındaki öykülerin en güçlü yanı serbest dolaylı anlatımın canlılığı ve an’ı büyütüp donduran bir öykü evreni yaratması. Bu evren, sesi duyulan, kokusu hissedilen, “söylenmeyene” alan açan genişlikte. Yazar odaklandığı çatışmayı açık ederek değil, başka kişi ya da olaydaki etkileri üzerinden aktarıyor. Karakterler, davranışları üzerinden görünür kılınıyor. 

Olaylar, “her şeyi bilen” dış sesle değil, anlatıcının sesiyle karakterin iç sesini kaynaştıran birinci veya üçüncü kişi üzerinden gösterilmekte. Okur, hem dış gözlemin mesafesini hem de karakterin içsel çatışmasını aynı anda deneyimleyen perspektifle okuma şansı buluyor.

Farklı varyasyonlarla kurgulanmış olay örgüleri aracılığıyla yazarın hayata karşı tavrını görmekteyiz. Yazar, “küçük” görünen şeylerdeki adaletsizliği açığa çıkarıyor. Gündelik ayrıntılar üzerinden ilerlerken alt metinde hem şefkatli hem de kararlı duruş var; kentsel dönüşüme, toplumsal körlüğe, sevgisizliğe, şiddete, tahakküme, unutmaya karşı ısrarlı bir vicdana sahip öyküler. 

Mekân yazarın meselesini aktarmak istediği taşıyıcı rolde. Kentin koşturmacasında, evin mutfağında, sahil kasabasında, lunaparkta, kuaförde, dolmuşta, hastane odasındaki öykü kişileri; dama vuran ışığın, türlü ya da çürük turşu kokusunun, lavabo musluğunun ucunda büyüyen su damlasının uyandırdığı çağrışımla aydınlanma yaşıyor. Öykü temaları atmosferle etkinleştirilmiş. Betimlemeler, anlatılan doğa parçasının ne olduğuyla birlikte; karakterin onu nasıl gördüğüyle, ne hissettiğiyle sezdirildiği için okuyucunun beş duyusu harekete geçiyor.

Ana temalar; yerinden edilme, güvensizlik, aidiyet, dışlanma, vicdan, insan sevgisi, toplumsal şiddet, dönüşen şehir, unutulana karşı duruş, savaşın yıkıcılığı, ilişkilerdeki özensizlik, şiddetin normalleşmesi ve ötekine bakış gibi izlekler etrafında örülmekte. Öykü adlarıysa merak uyandırıcı türden.

Karakterler kanlı canlı kişiler; “beklenmeyen incelik”lerle yaşamının dönüşmesini uman küçük insanlar. Komşularından selam alamayan yeni kiracı, öğrencisi tarafından değersizleştirilen öğretmen, kuaför çırağının azarladığı çocuk, çocuğunu çaresizce bırakmak zorunda kalan anne, içten içe suçluluk duyan komutan, mısır püskülü saçlarıyla kök salan sarmaşık gibi geniş çerçevede karakterler merkeze alınmış. Bir kadın, kuaföre “işinizi sevmiyorsunuz” diyerek ezber bozuyor, sokak öykücüsü “Okumak Değiştirmektir Dünyayı” mottosuyla öğretmene kapı aralıyor. Ötesi’ndeki anne bağrına bastığı bez bebeği, başka mülteci çocuğuna hediye ederek onun yüzünü güldürüyor. Bitişiğimizdeki Meryem’de anlatıcı yol göstererek yolunu, umut aşılayarak umudunu buluyor.

Özkale’nin öykülerinde ışık, onun fotoğrafçı bakışını yansıtan işlevsellikte. Gündelik yaşamda insanların içinde olduğu kırılma anlarına odaklanan lensi; o an’ı genişletip derinleştiriyor ve karakter bambaşka bir netlikle yüzleşiyor. Ela Gözleri Manalı öyküsünün sonunda sokak lambasına savrulan asma kabağının gözleri lamba ışığına dönüşerek vefasızlığı yansıtıyor. Uzun Bir Gece’de terkedilmiş evdeki askerle komutanın sabaha kadar boğuştukları gerçek, bulutların ardına çekilen ay ışığıyla sahneleniyor. Bayram Gününde’de şenlik alanının parlak ışıkları, çocuk gözünde neşe’nin tehdide dönüşmesiyle kararıyor. İlk Yaz Sabahı, Masa ve Karyola’da ışık sabırlı ve umutlu. Ellerim Bak Boş Kaldı’da bekleme salonunun ışığı, isyanı pekiştiriyor. En Güzel Uçan Muharri öyküsünde çocuğun dil sürçmesindeki sevimlilik perdelerden süzülen güneşle sabitleniyor, aynı ışık okurun zihninde de kalıcılaşıyor. Aydınlık/karanlık zıtlığıyla örülen sahneler, fotoğrafik bir “chiaroscuro” etkisi yaratıyor.

Özkale’nin öykülerinde fiziksel zaman çoğunlukla şimdiki anın canlılığıyla doğrusal yönde ilerliyor. Psikolojik zamansa anlık geri dönüşlerle geçmişi şimdiye sızdırıyor.  Anlatım yumuşacık bir geçişle bilinç akışına dönüyor, geçişlerdeki zaman kırılması doğal akışa sahip. Olay örgüsünde zaman ve mekân birlikte ilerliyor. Ellerim Bak Boş Kaldı öyküsünde demir parmaklığa tüneyen serçenin dolanması, masaya konması ve uçup gitmesiyle etkileşim içindeki karakter, bu aşamalar üzerinden hayal kırıklığıyla yüzleşiyor. Zaman, anlam kurma aracına dönüşüyor.

Öykülerdeki yalın, kıvrak ve akıcı dil; “şıkır şıkır, cik cik, tak taka tak, ne güzel ne güzel, hapşuu, kütür kütür, sersem sepelek” gibi yansıma sözcükleri ve pekiştirmelerle melodik bir tını oluşturmuş. Zorlu konuları bile yumuşatan ironi var çoğu yerde. Yazar bağırmıyor, hak arayışını usul usul kuruyor. Koku, ses, lezzet ve dokularla duyuları yönetiyor. Etkisi devam etse de yumuşak inişe sahip öykü sonları. Diyaloglar işlevsel ve söylenmeyeni de içinde taşıyan nitelikte. Kısa ve eksiltili cümlelerle öykü kişilerinin yaşadığı yüzleşme etkin kılınıyor. 

Kitaptaki iki öyküde hayat gailesiyle yazmaktan kaçınmış ve bu yükü taşıyamayacak durumda olan iki karakter var. Erteledikçe hiç var olmadıklarını, var olamayacaklarını görmüşler. İkisinin yolu “öykü”de kesişiyor. Yol, onları Sait Faik’e, Oğuz Atay’ın Demiryolu Hikayecilerindeki gibi bir evrene götürüyor. Kılıksız Bir Esin Perisi’nde tanesi 50 liradan “Yoldan Geçen Öyküler” satan bir kadın, kendine yabancılaşmış öğretmen karakterinin nihayet yazmak için masaya oturmasına vesile oluyor. Öğretmen masaya oturunca ayaklarının altında ferah rüzgarlar esecek. Aynı esin perisi, Kayıp Öyküye Ağıt öyküsünde, otobüs yolculuğu yapan öğrenciye de değneğini dokundurmuş. İç bunaltısından kurtulamayan öğrenci çantasından Sait Faik’in “Kış Akşamı, Maşa ve Sandalye” öyküsünü çıkarır, ancak onu okuyarak bulunduğu ortama katlanabilir. Her iki karakter sözcüklerin gücünde, başka bir deyişle rüzgârında kendini buluyor. Özkale ise kendisine kalbini vermis olan Sait Faik’e vefasını umut dolu bir öyküyle dile getirmektedir. İlkyaz Sabahı, Masa ve Karyola öyküsü, hüzünlü olsa da benzer esintiyle okuyucuya ferahlık verir. 

Yazar; perde, guguklu saat, dondurma, bigudi, asma kabak, çöp bidonu gibi nesneler kullanarak öykülerine canlı detaylar katmış. Ufak Tefek Şeyler öyküsünde kimyasal değmemesi gereken döküm tencere kültürel kodların çarpıştığı kırılgan sınır rolünde. Fırdöndü öyküsünde rüzgârla dönen ot topları bir tanıklık işareti. Uzun Bir Gece’ de savaşın izleri kırık çerçeveye yerleştirilen fotoğrafla hafıza görevi görüyor. Çerağan Vakti’nde kuaför sahnesindeki “aynada yüzleşmeyi yansıtıcı görev üstlenmiş.  İlk Yaz Sabahı, Masa ve Karyola öyküsünde hapishane hücresindeki bütün sınırları kaldıran nesne; duvardaki çatlaktan sızan ufacık bir kertenkele. “Lokmacık karnı körük gibi inip kalkan” elöpen direnişin simgesine dönüşüyor.

Kitaptaki öykülerde hüzün küçük bir jestle, bakışla, imgeyle dengeleniyor. Hüzün ile umut, çatışarak değil, birbirini tamamlayan diyalektik içinde anlam kazanmış. Yazarın tavrı, karanlığı göstermekten çekinmeyen ama onu tek başına bırakmayan dengede. 

Başka Bir Günün Sabahında’ki öyküler, okurun bakışını dalları çiçekle donanmış ağaç kokusuna, rengarenk tomurcuklara, geceyle gündüzü, dolayısıyla aydınlık ve karanlığı barındıran portakal temsiline ya da bez bebekle taşınan umuda yönlendiriyor.


BAŞKA BİR GÜNÜN SABAHINDA

Nurgök Özkale

Sözcükler, 2025

Tür: Öykü

240 s.

Yorumlar


bottom of page