top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

Öykü: Arafta

"Yaşamında küçük eğlence merkezleri bile olmadığını fark etti. Hava iyice kararıp geceye dönmüştü, dışarda yağmurdan ve soğuktan kaçışan insanları izlemekten başka eğlencesi yoktu."


Sezen Doğan


Arabanın camlarına küçük yağmur taneleri düşüyordu. Arada bir silecekleri çalıştırıp yer açmak hoşuna gidiyordu. Yeni yıkatmıştı, yağmurun yağacağına aldırmadan. Uzun kış gecelerinin sonunda, buz gibi olmuş kalplerin çözülmesi anlamındaydı bahar yağmurları. Böyle bir tablo yapması gerektiğini düşündü.


Buğulu bir camın arkası gibi bir fonun üzerine, eriyen karların etkisiyle büyümüş azgın bir dereyi kondurabilirdi mesela tablonun orta yerine. Renkleri ele alınca çözülürdü her şey nasılsa. Düşündüğü başka, tuvale vurduğu bambaşka çıkıyordu her seferinde. Her neyse şimdi resim düşünmek istemiyordu.


Eşini ve çocuklarını kayınvalidesine bırakmıştı. Bu gece evde yalnızdı. Evlendiklerinden beri eşinin ve kayınvalidesinin şefkatli baskıları altında yaşamıştı. Şimdi böyle küçük bir zaman parçası yakalamış olması tuhaf bir boşluk duygusu yaratıyordu içinde. Amaçsızca araç kullanarak tıngır mıngır gidişi trafiğin matematiksel düzenini bozuyordu. Atölyeye gidip çalışmak hiç içinden gelmiyordu. Yaşamında küçük eğlence merkezleri bile olmadığını fark etti. Hava iyice kararıp geceye dönmüştü, dışarda yağmurdan ve soğuktan kaçışan insanları izlemekten başka eğlencesi yoktu.


Cadde lambalarının çok cılız olduğu bir noktada karaltı gördü. Bir kadındı. Arabasına doğru, belli belirsiz bir biçimde kararsızca elini kaldırmıştı. Bu bölgede bu saatlerde hayat kadınlarının müşteri aradıklarını çok duymuştu arkadaşlarından. Ama daha hiç karşılaşmamıştı bu tür kadınlarla. Tüm bunları aklından geçirirken istemsizce ayağı frene basmıştı bile. Islak zeminde araba kayarak dururken hâlâ içindeki sorgulama devam ediyordu doğru bir şey miydi yaptığı? Ama kadın arabanın kapısını açmak için zorlamaya başlamıştı bile. Dikiz aynasındaki eşi ve çocuklarının gülümseyen yüzüne bakmadan, uzanıp içerden kapıyı açtı. Kadın tuhaf bir karaltı olarak içeri süzüldü.

-Şu aşağıya kadar götürebilir misiniz beni? dedi.


Kadının üzerinde geniş vişne çürüğü Bodrum elbisesi vardı. Açık renk bir yelek giymişti. Saçları iki yana örülmüştü. Kalkık burnu yüzüne soylu bir görünüm veriyordu. Bu soylu görüntüsü belki de hiç makyajı olmamasındandı. Hiç de çekici bir durumu yoktu kadının. Ressamın içinde en küçük bir duygu, yabancı bir vücudun hissettireceği, aldatmanın ve günahın yaratacağı nahoş bir istek yoktu. Çıldırtıcı parfüm kokusuna boğulmamıştı arabanın içi. Ama almıştı artık arabaya kadını.

-Aşağıya nereye kadar? Dedi kısık, yutkunur bir sesle. Küçük bir suskunluk oldu. Kadın durmadan yola, uzaklara bakıyor gibiydi.

-Benim evim şurada, yakında biliyor musunuz? Dedi birden kadın. Davetkâr bir yan vardı bu seste.

-Öyle mi? diyebildi içindeki duygu karmaşasını bastırmaya çalışarak.

-İsterseniz gelebilirsiniz? Size çay yaparım.

Böyle durumlarda aptalca bir iradesizlik sergilerdi. Tuhaf bir durumun olduğunu bildiği, sezinlediği halde tek kelime bile söyleyemiyordu ya da içinde gençliğinden geriye artık tohumları kalmış macera duygusunun etkisiyle konuşuyordu.

-Olur, dedi, kısık bir sesle. Sen yolu tarif et bana.

-Sevinirim, dedi kadın, sevecen, gece yaşamına alışmış, kalınlaşmaya yakın bir ses tonuyla.

-Şurada, bakkalın önünde durabilir misin? dedi. Yarım kilo beyaz peynir biraz kaşar alabilir misin?

Bir şeyler aldırmaya başlamıştı bu ne demek oluyordu? Acaba rakı da var mıydı? Beyaz peynir aldırdığına göre kesin vardı. Kontak anahtarını da alarak bakkala doğru yöneldi. Araba kullanmayı öğreten babasının ilk ve en önemli öğüdüydü bu, ne olursa olsun kontak anahtarını arabada bırakmamak. Yağmur iyice şiddetlenmişti, elinde peynir paketiyle arabaya geri dönerken içindeki huzursuzluğun git gide büyüdüğünü hissediyordu. Arabaya doğru ilerlerken, kadının onu izleyen bakışları vücuduna batıyordu, anlamsızca sürüklendiği bir girdaptı ve çıkamıyordu sanki…


Kadın caddenin arka tarafındaki ara sokağa girmelerini söylemişti. Sokaklar gittikçe karmaşıklaşıyordu içindeki hislerle orantılı şekilde. Gecekonduların arasına girmişlerdi, küçük bahçelerin, tek katlı derme çatma evlerin arasından ilerliyor “ne işim var benim burada” düşüncesi daha da büyüyordu içinde… Daha önce hiç görmediği toprak bir yola girmişlerdi. Kadın gittikçe gerilen ve soğuyan bir sesle nerdeyse emrederek yolu tarif etmeye devam ediyordu.

-Ben resim yapıyorum, dedi kadın, birdenbire sesi yumuşamıştı. Size göstermek isterim. Beğenirseniz satın almak ister misiniz?

Tahtadan çitlerle örülmüş bir evin yanından ilerliyorken, şaşkınlıktan olsa gerek aniden frene bastı. Şaşırmıştı, demek kadın meslektaşıydı. Uzun süredir benliğine egemen olan pişmanlık duygusu artık iyiden iyiye utanmaya dönmüştü. Ah neler geçmişti aklından, dönmeliyim evet doğru olan da bu diye düşünürken kadının sesiyle irkildi.

-Geldik, dedi. Kiremit damlı, bahçeli bir evin önünde durdular.

Elinde peynir paketiyle, evin önünde bekliyordu. Rezalet bir durumdu bu ve kendinden utanıyordu. Peynir suyu kese kağıdını aşıp elini ıslatmıştı. Evde eşine yardım etmek için mutfağa adımını bile atmadığını anımsadı. Kadın önde, kendisi arkada eve girdiler. Bu tek katlı gecekondu evinin kapısı açılınca küf, rutubet, havasızlık ve tanıyamadığı birçok koku yüzüne çarptı. Küçük bir holün sonundaki odaya geldiklerinde kadın, kenara konmuş eski bir kanepeye neredeyse iterek oturttu onu. Zayıf çıplak bir ampul altında kanepeye otururken o dayanılmaz koku başını döndürüyordu. Kaçabilir miydi?


Yorgunluktan, bezginlikten, pişmanlıktan ve utançtan başını ellerinin arasına alıp tam bir teslimiyetle olacakları beklemeye başladı. Kadın mutfağa doğru gitti. Peyniri kese kağıdından çıkarmaya başladı.

-Karşı oda neresi? diye sordu mutfaktaki kadına

-Yatak odası, dedi kadın.

Kalkıp içeriye göz atmayı düşündü. Yarı aralık odanın kapısını açtı. Açmasıyla kapaması bir oldu. İçerde, sanki onlarca yanan ateş parlıyordu. Küçücük noktalar halindeki bu ateş noktaları hareket ediyorlardı sanki ya da öyle gelmişti ressama… Kadın mutfakta peynirleri dilimlemeye devam ederken sessizce yerine oturdu.


Birden elinde tabakla hızla mutfaktan çıkıp yatak odasına girdi kadın. Işığı yaktı. Perdeleri sıkıca kapalı oda oldukça genişti. Yatağın üzerinden dört adet – belki daha fazla- iri yarı kedi birden fırlayarak kadının ayakları dibinde toplandılar. Tabakta kendilerine konan peyniri hızlıca tüketip adamın yanına geldiler. İçlerinden biri kanepeye zıplayıp omuzu hizasında bir yerde duruyordu, nefesini hissedebiliyordu başını çevirse belki yüzüne tırnaklarını geçirecekti kedi. Kadın odanın bir yerlerinde görünmez olmuştu. Biraz sonra kedileri çağıran sesi duyuldu. Hepsi talimli gibi sırayla odaya doluştular yine.


Kadın elinde A4 ebadında birkaç resim kâğıdı ile gelip yanına oturdu. Ressam, kadının üzerine sinmiş dayanılmaz kokuyu daha yakından duydu. Elindeki resimleri gösteriyordu. Belki de yıllar önce yapılmış eski, kötü pastel resimlerdi bunlar. Çerçevesinde resimle ilgisi olmayan lekeler vardı. Ressam durumu anlamaya başlamıştı. İçini bir baygınlık duygusu kaplamıştı. Artık kadının sesini duymuyor elinde durmadan değiştirdiği her kâğıtta aynı şeyleri görmeye devam ediyordu.

-Nasıl buıdun resimleri? dedi birden kadın.

Ressam, kendini ressam sanan bir deli ile karşı karşıya olduğunu anlamıştı.

-Güzel, dedi, ressam.

-Teşekkürler. Satın almak ister misin? dedi kadın.

İşte bu olmazdı, bu kadarı fazlaydı. Her şeyin bir sınırı vardı ve resmin de bir onuru… Bu paçavralara para verilemezdi. Bütün bu lanet dakikalar içinde ilk kez kendine geldiğini, bir şeylere karşı koyabilme gücü olduğunu hissetti.

-Hayır, dedi. Kalın ve sert sesiyle. İmkânı yok alamam.

Kadın, birdenbire kendisinden umulmayacak çeviklikte bir hareketle bir karış daha yanaştı adama.

-Bak, dedi. Şu güzel değil mi? Almaya değmez mi sizce?

-Hayır, dedi ressam, başını iki yana sallayarak.

Elindeki resim kâğıtlarını karıştırıp duruyordu kadın. Sesi gittikçe sertleşiyordu.

-Demek beğenmediniz? Demek satın alınabilecek gibi değil resimlerim?

Birden keskin bir acı duydu ayağında ressam. Kedilerden biri ayağına yanaşmış ve çorabının üzerinden ayağını ısırmıştı. Başka bir kedi dizinin üzerine çıkmış, gözlerini gözlerine dikmiş sinirli sinirli kuyruğunu sallıyordu. Kulağının dibindeki de oldukça ağırdı ve omuzundaydı.

-Hayır, dedi. Sorun o değil ben satın almak istemiyorum.

-Özellikle almak istemiyorsunuz, demek, dedi kadın.

-Özellikle değil ama almıyorum işte, dedi yine ressam.

Dizlerinin üzerindeki kedi milim şaşmayan tırmığı yanağına gönderdi ressamın. Omzundaki kedi birden kulak memesine yapıştı. Artık çığlık attı ressam. Eliyle yanağına dokunurken parmaklarındaki kanı gördü.

-Almalısınız, dedi kadın. Sesinin tonunda tehdit vardı.

Üzerindeki kedileri bertaraf etmeye çalıştı her birini bir yana savurdu ama nafile, hepsi tekrar aynı yerlerine dönüyordu.

-Tamam alıyorum, dedi. Kanlı elleriyle cüzdanını çıkardı. Bakmadan eline gelen ilk parayı çekip kadına verdi.

-Resmime bu kadar mı değer biçiyorsunuz? Ayıp ayıp, diye söyleniyordu kadın.

Bu cümleleri saldırı emri olarak alan kadının kucağındaki kedi diğer yanağına bir pençe savurdu.

Ressam iki parmağı ile cüzdanındaki bütün parayı çekti aldı. Kadına uzattı. Kadın parayı almadan önce cüzdanın içinde bir şey kaldı mı diye kontrol etti, sonra ressamın elindeki parayı alışkın bir hızla alıp yeleğinin cebine soktu. Resmin birini uzattı istemeye istemeye.

Ressam kendini bir an önce dışarı atmak istiyordu. Soygunun böylesini ilk kez görüyordu. Kapıdan çıkarken hep uzakta duran kedi, acı bir miyavlama ile sırtına zıpladı ve elbisesinden tırnaklarını geçirmeyi başardı.


Yağmurun şiddetine aldırmadan dışarıya attı kendini, arabaya bindiğinde kapıları içerden kilitledi ve lanet olası çukurlara aldırmadan eşi, kayınvalidesi ve çocukların yanına ulaşmak için tam anlamıyla gazı kökledi. Arkasına dönüp baksa o dehşet evin kapısında kadını ve azman kedileri göreceği aklına geldikçe biraz daha dokunuyordu gaz pedalına. Gömleği, yanakları ve kulağının kan içinde olduğu aklına gelince panikle durdu yol kenarında. Önce kulağını yokladı, üstüme başına bakındı, yanağını sildi elinin tersiyle…

Kan yoktu.

Tertemizdi!

Commentaires


bottom of page