• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Avlu

"İnşallah gözleri velfecri okuyan Koca Gülsüm, tez vakit çıkmaz ininden de daha fazla görürüm Ahmet’i"


Nihan Göğman


Soğuk hava, battaniyelerle tıkanan kapı altlarından ne yapıp edip sızmayı başaran bir yel gibi, bir oraya bir buraya döndürüp kaçırmaya çalıştığı yüzüne hiddetle çarparken, Ahmet’in nasıl olup da üşümediğine hayret etti. Bu nasıl işti böyle? Hem üşümüyordu hem de izlendiğinin farkında değildi Ahmet. Bir an aklından belki o da beni izliyordur ihtimali geçecek gibi oldu da elleriyle şu koca sivrileri kovar gibi kocaman bir hadi ordan çekiverdi boşluğa. Koca Gülsüm’ün sırma saçlı oğlu ona bakacak değildi ya. Koca alem-i beşer peşindeydi Ahmet’in. Kasabanın kızlarının kapısını aşındırdığı yetmezmiş gibi şimdi bir de komşu kasabalardan hatta ta beriki şehirlerden geliyorlardı. Koca Gülsüm de oğluna gelenleri düşünüp düşünüp, gecenin kör vaktine dek yanan ışıktan mütevellit ordu olan sivrilerle, bu akşamların her kör sabahında, meşakkatli bir çabayla kardığı dondurmayı, bitişik avlunun indirmesine baka baka yalayıp dururdu. Ah şu Ahmet olmasa... Ahmet’in alnına düşen kıvırcık saçları olmasa… o çatlak dudaklarından sarkan albenili gülüşü bu kadar cezbetmese onu… Bacaklarını aça aça yürürken belirginleşen kalça kaslarından ta başının tepesine kadar süzmesine engel olabilse gözlerini…işte o dondurma arabasını başına geçirirdi ya Koca Gülsüm’ün... Her neyse.

İki avluyu ayıran beyaz sıvalı ince duvara dayadığı ahşap taburede ireklenirken ‘’İnşallah gözleri velfecri okuyan Koca Gülsüm, tez vakit çıkmaz ininden de daha fazla görürüm Ahmet’i’’ diye hatmediyordu Recep. Bir eliyle yaslandığı duvarı tutmaya çalışıyor, diğer eliyle sönmeye yüz tutmuş uzun maltepesinden son bir nefes çekmek için uğraşıyordu. Bir taraftan da Ahmet’i gözetleme arzusuna- onu gece gündüz çıldırtan bu yitik güdüye- engel olamamanın hissettirdiği acizlikle, gerçekte mümkünatı olmayacak bu birleşmeyi ümit eden kalbine sürekli beleriyordu. Bir an ahşap taburenin üzerinde parmak uçlarından aldığı güçle kilitlenen ağzı, diğer avluda dondurma karan Ahmet’in suretinin yarattığı alıklıkla ‘’ah ulan ah’’ diye inlemesine engel olamadı. Ahmet’in başını, alnına düşen lüleleriyle birlikte bir hışım sesin geldiği tarafa döndürmesiyle de kendini yerde buluverdi Recep. Azıcık ezildiğini düşündüğü ayağını sürüye sürüye, aslan tarafından yenmekten korkan ceylan ürkekliğinde kaçıverdi içeriye. Acaba Ahmet görmüş müydü onu? Ya tabureden düşme sesine içerden Koca Gülsüm çıktıysa? Şu an hissettiği şey; geçen sene kasabaca fındık toplamaya niyetlendikleri bir gün kahvede yaşadığı olayı anımsattı. Onca insanın içinde Ahmet’i süzerken; Koca Gülsüm’ün ensesine koca bir şaplak indirip ‘’Ulan teke, kapat hele o ağzını’’ demesiyle, hissettiği afallamayla karışık korkuya benziyordu.


Üç beş saat evden adımını atamadı dışarı. Camdan bile bakamadı Recep. Akşamüzeri esintisinin taş avlunun tek ağacı olan iri zeytini sallamasıyla fark etti havanın çöktüğünü. Ufak bir kalıp beyaz peynir, üç beş dilim kavun, öğlen pişirdiği soğan yahnisiyle rakısını alıp çıktı avluya. Sallanan zeytine dalmışken geçmişi, anasının ölmeden önce ‘’hakkımı helal etmiyorum sana deyyus’’ değişini anımsadı. Uzun yıllar baş göz etmeye çalıştığı oğlunun, kırkına merdiven dayamasıyla ‘’Ana, ben kadın sevemiyorum’’ deyişindeki gerçeklikte yataklara düşmüştü Kırçıllı Halime.

Askerlik yaptığı Edremit’te, çıplak karı fotoğraflarına yumulan ahbaplarının onun tepkisizliğine şaşırıp da çarşı izninin olduğu bir gün, umumhaneye zorla sokmalarıyla başlamıştı her şey. Saçları sarıyla bakır arasında bir tonda seğirten balık etli kadın sentetik bir gülüşle sokmuştu onu odaya. On dakika geçmeden de odadan fişek gibi fırlayıp ‘’Ayol bu adam çürük bamya!’’ diye hırlayarak, yıllardır kendine bile söyleyemediği şeyi, onu bekleyen tüm ahbaplarının önünde söyleyivermişti işte. Bi vakit sonra ne kadar engellemeye çalıştıysa da umumhane meselesi kasabada duyulmuş, Recep’in adı Bamya Recep’e çıkmıştı. Kimseyi sevemedi Recep. Bamya Recep olmanın farklılığıyla, sokağa her çıktığında onu soyup soğana çeviren bakışlarla, çelik kurşunlar gibi yüreğini delip geçen cümlelerle, sevmek istese de sevemedi kimseyi. Şimdi de ta çocukluğunu bildiği Ahmet’in, sırım gibi bir delikanlıya dönüşüp de anasıyla yan avluya yerleşivermesi değiştirmişti her şeyi.

Yalnızlığının şaha kalkmış sessizliğinin içinde kaybolduğu, çok uzun zamanları vardı Recep’in. Bu uzun zamanların şahitliğini yapan insanlar tarafından ötekileştirildiği her an ölümsüzleşiyordu yalnızlığı. Umumhanede vuku bulan bu meymenetsiz olay sonrası, bölük komutanın onu yanına çağırıp da ‘’Duyduklarım doğru mudur Ahmet?’’ sorusuna ‘’Elimde değil ki komutanım, ben istemedim böyle olmayı’’ deyişindeki çığır aşan acizlik; sırtında beş öbek olmuş dikenlerin batarıyla eş zamanlıydı ya, hani bir o bilirdi yaşadığını.

Bir hafta kadar saklandığı yalnızlığından çıktığı ilk gün, avlunun ötesindeki yokuşta karşılaştı Ahmet’le. ‘’Recep abi iyi misin? Görünmüyorsun ne vakittir.’’ Sualiyle, Ahmet’çe fark edildiğini anlayıp içi kıpırdadı. ‘’İyiyim Ahmet, ya sen?’’ diye soruşundaki umudun kocaman açılmış bir çift gözle cevaplanması, yitirdiği her şeyi geri kazanmış gibi hissettirdi. İki erkek avlunun ötesindeki yokuşta ayak üstü bir süre lafladılar. Yokuşun başındaki koca çınar, rüzgarla dans eden haşmetli yeşilliğiyle onlara eşlik etti. Mermerlerinin kırılıp ta un ufak toprakla karıştığı otuz dokuz merdivenli yokuşun kenarında her gün aynı saatte karşılaştılar. Ahmet, anası Koca Gülsüm’ün her gün kendisine yamamaya çalıştığı kızların yarattığı bunalımdan, avluda kardığı dondurmanın yumuşak vanilyasıyla rahatladığını itiraf etti. Recep de anasının ölmesine elbet üzüldüğünü ancak o günden beri avlusuna çarpan ılık rüzgârın altında içtiği rakının onu özgürleştirdiğini söyledi. Yaşamlarını ayıran avlunun en yoğun hislerini birleştiren araç olduğunu birlikte keşfettiler.

Koca Gülsüm, sırma saçlı oğlunun her gün bu çürük bamyayla dolaştığını işitince, açtı ağzını yumdu gözünü. Koca kasabayı; Ahmet’in aklını çelmekle suçladığı, kasabanın huyunu suyunu değiştirdiğini idea ettiği, Recep’in başına üşüştürüverdi. Kasaba köpürdükçe köpürdü, kaynadıkça kaynadı. Gerek kahvede gerek pazarda aslı astarı olmayan bir sürü dedikodu çığ gibi büyüdü. Tüm iyi hisleri, masumiyeti, saf aşkı, güzelliğe dair ne varsa her bir şeyi bir bir önüne katarak çıkışı olmayan devasa bir sandığa kilitledi. Recep de Ahmet’te sokağa çıkamaz gün yüzü göremez oldular. Koca Gülsüm oğlunun o kart, çüküsüz Recep tarafından oyuna getirildiğini, babası gibi katıksız bir erkek olduğunu anlatmaya çalıştıysa da kasabalıya, oğlunun gelen onca tazeyi neden reddettiğini kimselere açıklayamadı.

Koca Gülsüm’ün Ahmet’iyle iki sandık eşyasını yükleyip te evden ayrıldığı bir gün, önce Recep’in evini yakıp yıktılar, sonrada otobüse binmek üzereyken yakaladıkları Ahmet’i kanamayan tek bir yeri kalmayıncaya dek hırpaladılar. Recep’in yanan bedeninden savrulan küllerle Ahmet’in uzuvlarından akan kan buluşup da tüm kasabayı sarsa da; çemberin dışındakiler çemberin içindekilerce pek tez vakitte unutuldular.