• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Ay Dede’nin Emanet Dükkanı

Yumuşacık minderleri üstünden koparılıp alınmış, ehlikeyfin biri yaz boyu üstünde uyumuş ama bir teşekkür etmeden defolup gitmiş gibiyim. Soğuğum, demirim, yalnızım ama üstümde sallanan yok. Mutluyum!


Özge Gökbulut Bayer


İnsan yalnızlaşıp, ekseriyetle kendisiyle konuşmaya başlayınca kafasında öyle nahoş olaylar oluyor ki anlatamam. Böyle zamanlarda beynimin başköşesinde hep iki düşünce oturuyor. Onlar öyle filmlerdeki gibi biri iyi, biri kötü düşünceler değil. Biri kötü, diğeri ondan daha kötü. Sarhoş, ayakları çıplak, birinin elinde balta, birinin elinde sopa, öyle çağdışı öyle mağara insanı ki bu yaratıklar nereye koysam kime versem ya da hangi tozlu kitabın sayfalarına geri göndersem bilemiyorum. Merve ”Nereye gidersen git o kafa da seninle gelecek“ demişti. Bavula birkaç eşya alıp kimliğimi, kartlarımı ve artık önemli olmayan mesleki unvanıma ait her şeyi masaya koyarken bunun gerçek olabilme ihtimalini hiç düşünmedim. Arabaya binip bu eve gelene kadar cama yağan her yağmur tanesiyle birlikte tüm yaşananlardan uzaklaştım. Kışın, yazlık yerlerin terk edilmiş hali beni hep heyecanlandırmıştır. Herkesin kumlu şemsiyelerini, güneşte erimiş sandalyelerini içeri alıp, balkondaki demir salıncağın sadece minderlerini söküp, kendisini bıraktıkları o fotoğraf karesi zihnimde öyle bir yerde ki bu sıcaklığı bana mutfağında çorba kaynayan hiçbir mutlu aile tablosu veremez. Çünkü ben, kendimi o demir salıncak gibi hissediyorum. Yumuşacık minderleri üstünden koparılıp alınmış, ehlikeyfin biri yaz boyu üstünde uyumuş ama bir teşekkür etmeden defolup gitmiş gibiyim. Soğuğum, demirim, yalnızım ama üstümde sallanan yok. Mutluyum! Demirime yağmur yağmayacak bir yerdeyim ama aynı zamanda onu hissedip izleyebiliyorum. İşte tam olarak aradığım hayattayım.


Merve’nin dediğinin doğruluğunu kanıtlaması yaklaşık iki günümü aldı. Kafamdaki savaş sanki tarih kitaplarındaki “Dünyanın En Uzun Savaşı“ başlığı altındaki olaymış da ben de izliyor gibiyim. Buraya bu iki çağdışı yaratığı doğa, ağaçlar, çiçekler, böcekler, dalga sesi terapisi ve bilumum şaman öğretileri ile birlikte özgürlüklerine kavuşturmaya geldim. Aslında ikisi de canımdan bir parça, az değil yirmi senedir benimleler. İçkiyi sever, gece uyumaz, olur olmadık yerlerde arıza çıkartırlar. İmkanları olduğu müddet mağara duvarlarına, yani beynime çiviyle resim kazırlar. Bu hengame içinde ben yaşamaya çalışırken onlar bir gün ateşi buldu. Önce dumanları gördüm, dumanın buğusuyla gözlerim görmez oldu, vücudum alev alev yanmaya başladı. Onlardan arıtılmış ufacık normal beynimle birazcık olsun mantıklı düşünüp hemen yola koyuldum. Eve girince, nedensizce beyaz çarşafla örtülmüş tüm koltukları düzelttim. Çarşafları dertop edip öylesine bir kenara koyuverdim. Yatak buz gibi, odanın köşesindeki plaj çantası için için kan ağlıyor. İlk gün boş ve kedili sokaklarda saatlerce yürüdüm. Balkonlarda bir sürü arkadaşa denk geldim. Kimisi küflenmeye yüz tutmuş, kimisi hala neşeli gibi, bazısı da kendi kendine sallanıyor, deli mi ne anlamadım! Günlerce yağmurun sesinin çatıda çıkardığı sesi dinledim. Şehirde böyle bir imkanım yokmuş, onu anladım. Kargaların kavgası, aç kedilerin birer pantere dönüşme süreci, tüm oluklara dolan kuru yaprakları temizleme çilemle tam bir yaban oluverdim. Kafamdaki mağara adamları kimi zaman uyudu, kimi zaman resim yaptı, ama asla gitmediler.


İki sokak ötemde açık olan tek bakkaldan alışveriş yapıyorum. Bakkal sanki yazları uzun metrajlı bir filmin baş aktörüymüş de şimdi kabuğuna çekilmiş bir ünlü havalarında. Bir şey alırken hırsızlık yapar gibi çekinip, parasını verirken de “Kusura bakma abi sana layık değil ama…“ demek geliyor içimden. Bazen de kafamdan biri “Ne oğlum bu havalar! Parasıyla değil mi? İstediğimi alırım“ diyor. Ben ise onu sakinleştirmek için önce gözlerimi kısıp, sonra sabit bir şekilde yazar kasaya bakarak, içimden ona kadar sayıp susturuyorum.


Merhabalaştığım canlı insanlar da yok değil tabi. Hüseyin Amca mesela her sabah yürüyüşünü yapar, bahçesini temizler ve sık sık kahve içer. Belli, bu adamın kafası tertemiz. İçeride kimse yok. Olanı atmış, yollamış.


Ben ise öyle miyim? Zamanında kafamdaki meyus adamlardan kurtulmak için terapiste bile başlamıştım. Ben, terapistlere fayda ummak için değil de terapistin en ufak bir açığını bulup sonraki seansa gelmemek için bahane arayanlardanım. Bana öyle yavaş yavaş konuşarak, zamanla içimdekileri benden soğutacak bir yöntem lazım değil. Benim devrim yapmam lazım. Asıp kesmeliyim, efendilerin façasını bir gecede almalıyım. Kadına türlü bahaneler bularak terapilere devam etmeyeceğimi Merve’ye üçüncü seanstan sonra söyledim. Onu ikna etmeye hiç uğraşmadım, çünkü benimkiler o sırada çoktan ateşi bulmuşlardı. Her yanım yanıyor, kulaklarımdan dumanlar çıkıyordu. Merve’ye her şeyimi bırakıp gideceğimi söylediğimde içimdeki kötülüklerden arta kalan ufacık vicdan kırıntısıyla ona bir söz vermiş bulundum; tertemiz bir ben olarak dönmek! Bunun nasıl olacağına dair içimde en ufak bir fikir yok. İlk haftalarda uzun uzun ağaçlara baktım, klasik müzikte o ince dalların nasıl da hiç şaşmadan uyumlu bir şekilde hareket ettiklerini inceledim. Bahçeye gelen köpeğe mutfakta kurumuş ne varsa verdim. Her gün geleceği saati hesaplayıp artan yemekleri ayarladım. Bu davranışım vicdanımın içimdekileri yendiği düşüncesini aklıma getiriyor olsa bile durum çok uzun sürmedi. Çok yıldızlı bir akşam, ağaçların bir opera sanatçısı olduğuna kesin kanaat getirdiğim hafif esen rüzgarda Hüseyin Amca’yı naralar atıp, yalpalayarak ve belki de biraz ağlayarak sokağın köşesine giderken gördüm. Hemen yardım etmeliydim, çünkü temiz insanlar bunu yapardı. Merve bunu yapardı mesela. Tüm bunları düşünürken maalesef mağaradan çıkamadım. O nedenle sesim yankılı ve biraz da uğultulu “Banane oğlum, ne halt yerse yesin, gebersin!“ diyiverdim. Adam ağladı, bağırdı, canhıraş, ben ise perdenin arkasında annemin yıllarca yaptığını yaptım. Olanı biteni izleyip gidip bir keyif kahvesi koydum.


Gece kötü düşünceler sokaklarda, evlerde, bardaklarda ve yataklarda gezerken sabah inlerine girerler. Sabahın ilk karga sesiyle buz gibi nevresimim, taşınırken atılacakmış ama “Dur, bizim bir ev var, götürürüz” yatağım ve ben uyandık. Bu saatler, iyilik meleklerinin damarlarımda gezindiği, benimkilerinse demek ki yorucu bir avdan dönüp uyuduğu saatler. Hüseyin Amca’ya ayıp ettim diye düşündüm. Annem “Yarın bize bir şey olsa ölümüz kokar oğlum, komşularla iyi geçinmek lazım“ derdi. Hiç bir yemeği ziyan etmediği gibi ölüsünün de kokup, bozulmasın istemezdi.


Annemin tek bir sözünü bile hayatım boyunca dinlemedim. Biraz değişmeye başladığım şu günlerde ilk defa dinlemeye karar verdim. Ölüm kokmasın diye gidip Hüseyin Amca’ya bakmak ve iyi bir insan gibi halini hatırını sormak niyetiyle evden çıktım. Bahçe kapısına gelene kadar “İyice hanım evladı oldun şimdi git de komşuculuk oyna“ dediler. Yine gözlerimi kısıp, belli noktaya bakıp, içimden ona kadar sayarken Merve’yi düşündüm. Hüseyin Amca’nın bahçe kapısına vardığımda yerdeki yapraklardan bugün bahçeyi süpürmediğini anladım. Demek ki cidden hasta adam ya da hala ayılamadı ya da öldü, koktu içerde. Bahçe kapısını açmamla sanki kedileri bir yerden dökmüşler gibi her biri ayaklarıma dolaştı.


Kapıyı uzun süre çaldım. Değişik formlarda yumrukladım. Daha da ileri gidip zile uzun uzun bastım. Bizim aktör bakkala gitmiş olabilir diye düşünüp yürümeye başladım. Şimdi o adamın havasını da hiç çekecek halde değilim ama bir makarna alıp çıkarım diye düşündüm. Çocukken hep bir bakkal olmak istememden midir acaba? Uzun eğitim hayatımdan sonra bile şu mertebeye hiç erişemedim. Bakkal kasasındaki gururlu oturan adam gibi hiçbir müdür masasında oturamadım. Ne şirkete kazandırdığım para, ne yeni müşteri, hiç biri beni bu olgunluğa vardıramadı. Bakkala ulaştığımda içeride kimse yoktu. Aheste bir insan olarak Hüseyin Amca’yı en son gece gördüğüm sokak köşesine gitmeye karar verdim. Öyle hızlı yürüdüm ki ayakkabım sokak tabanını hissetti. Boş sokaklarda yürümenin en güzel yanı kendi ayak sesini duymak sanırım. Ayaklarımı öyle çok dinledim ki… Böyle bir yerde yaşayan bir insanın ayak seslerinden insan tahlili yapabileceğine inanır oldum. İçimdeki iyilik perileri beni terk etmeden o malum köşeye vardım. Hava soğuk ve rüzgarlı. Şapkamı bir çocuk gibi kaşlarıma kadar çektim. Adam ortalarda yok. Tam diğer sokağa doğru yürüyecektim ki bir evin bahçe kapısının üstünde kocaman bir tabela gördüm. Önce, tabela görmeyeli haftalar oldu diye düşündüm. Ne ilginç şey şu içe çekilmek, yaban olmak, bir tabelaya bile heyecanla bakıyor insan. Tabelada “Ay Dede’nin Emanet Dükkanı“ yazıyordu. Yanında lacivert bir gökyüzünde kocaman bir ay resmiyle birlikte. İyice kafayı yiyorum diye düşündüm. Ulan böyle dükkan mı olur? Hem neyi emanet edeceksin? İyiliği fazla kaçırınca annemin laneti mi buldu beni? Tabela karşımda tüm ihtişamıyla, kocaman duruyordu. Bahçede ağaçları ve yazın ekilmiş domateslerden kalan bostanlarıyla normal bir yaşam. Koşarak eve dönüp uzun süre kötü ve ondan daha kötü şeyler düşünüp kendime ve normal halime gelmeye çalıştım. Bu durumun bana çok iyi geldiğini Merve duysa fazlasıyla üzüleceğini bilsem de bunu yaptım. Gizli bir şeyler yapmanın insanda verdiği müthiş adrenalin duygusuyla bu dükkana gece tam da ay çıkmışken bir daha gitme kararı aldım. Soğuğun adam kestiği o gecede ve ondan sonraki hiçbir gecede ne dükkanda birini ne de Hüseyin Amca’yı bir daha gördüm.


Birkaç gün ağaçların dansı, sahil yürüyüşü ve ayaklarımın sesleriyle ilgilenmedim. Bakkala bile pek gitmez oldum. Her akşam tam da ay çıkınca yola koyulup o köşeye usulca vardım. Tabelanın karşısında soğuktan titreyerek bekledim. Bir gece dükkanın, yani bu normal görünümlü evin ışıklarının yandığını gördüm. İçeri girip kapı tıklatma düşüncesini ise Hüseyin Amca’dan sonra zaten bırakmıştım. Şimdi bu Ay dede dedikleri kişi hemdem biri midir? Geceleri çalışır ise gündüzleri ne yapar? Bağırsam, uğuldasam, şu köşede durup içimdekilere uysam çıkıp gelir mi içeriden? Gecelerce bu soruların cevaplarını düşündüm.


Her akşam o sokakta donarak beklemeye sanki yıllardır yapıyormuşum gibi alıştım. Bu nöbetlerden sonra eve döndüğümde yatağımdaki kışa küsmüş yorgan bile davetkar gelmeye başladı. Böyle kaç gün geçirdim bilmem. Bir gün Merve’nin bir mesajıyla uyandım. ”Kafandakileri hallettin mi? Seni özledim.“ Takvimleri ve saatleri unuttuğum bu zamanda telefonumdaki bu mesaj bana gökten gelen bir mucize gibi geldi. Sahi ne yaptım ben o işi? Hallettim mi? İçimdekiler savaş baltalarını gömdüler mi acaba?


Mesaja cevap vermeye kendimi zorunlu hissettiğim ve asla cevap vermediğim beşinci günün gece yarısı, yine annem misali perdeden dışarı sinsice bakarken, Hüseyin Amca’nın sokağın köşesine doğru yürüdüğünü gördüm. Uzun süredir ne kalbim ne de hücrelerim böyle coşkulu olmamıştı. Bir gün Avm’den sırf ofisteki herkeste o markadan bir parça var diye aldığım montumu giydim. Şapkamı yine kaşlarıma kadar çektim. Ayakkabılarımı salonun ortasında bıraktığımı hatırlayıp içeri yöneldim. Birini giydim tam öbürünü giyecektim ki benimkiler uyandı sanırım. “Ulan ne boş insansın sen be! Film mi çekiyorsun oğlum git yat.“ “Filmi bırak hiçbir baltaya sap olamaz bu, ölür gider burada arkasından bir duası okunursa ne ala” Önce botu çıkardım. Montu çıkartmaya yeltendim ki annemin değil ama ilkokul öğretmenimin içime ektiği o vicdan ve iyi niyet alevlendi. Türkçe kitabından kıssadan hisse hikayeler okuduğumuz günlerdeki ben sanki kulağıma fısıldadı. ”Söz verdin sen. Öğretmenin tam da senin gözlerinin içine bakarak ne demişti? Unutma!”


“Çıkın oğlum içerden, gelin karşıma şurada sizi alaşağı edeyim çıkkk oğlum çıkkk” diye ıssız sokaklarda bağıran bir yaratığa ne ara dönüştüm anlamadım. Yola nasıl çıktım, o köşeye nasıl vardım hatırlamıyorum. Ayak seslerim de hiç olmadı sanki, uçtum mu ben?

Şimdi tam karşımda o; Ay Dede’nin Emanet Dükkanı.

Anlıyorum her şeyi

İçeri giriyorum

Kapıyı çalıyorum

Takır takır ayak sesleri

Göz göze geliyoruz

Sanırım dükkan sahibi bu

Gözlerimden kelimeler süzülüyor…