• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Ayfer Olmak

“Dişleri ayrık olanlar şanslı olur.” derdi anneannesi. Yok, bu sene yaptıracak dişlerini kesin. İyi bir dişçi varmış, doğal yapıyormuş. Şansı da bahtı da kapanırsa kapansın.. Şans mı var zaten.

Eda Al


Kadri Öztopçu’nun Aykut’una selam olsun…


Göğün çamurlu ellerini okşayınca ay ışığı, otobüsün buğulu camına yüzü yansıdı; adı Ayfer. Bir süredir önüne eğilmekten ağrımış başını kaldırıp tozlu koltuğa dayadı. Göz altındaki mor halkaları belirginleşti. Ağzını hafifçe araladığında dişlerindeki ayrık koyulaştı. Yıllarca kendini gülümsemekten alıkoyduğu o iki ön dişinin arasındaki boşluk. Halbuki “Dişleri ayrık olanlar şanslı olur.” derdi anneannesi. Yok, bu sene yaptıracak dişlerini kesin. İyi bir dişçi varmış, doğal yapıyormuş. Şansı da bahtı da kapanırsa kapansın.. Şans mı var zaten.


İsli sarı ışığı altında elindeki deftere bir şeyler karaladı. Yok olmuyor yazamıyor. Yan koltukta meraklı gözlerle ona bakan kadından gözlerini kaçırıyor. O da bir şeyleri terk etmiş belli. Kocasını, çocuğunu, işini... Yalnız bir kadın ancak bunları terkedebilirmiş gibi. Konuşup sorsa bir öykü çıkar mı, yok başkasının derdini dinleyecek halde değil. Kadının geniş kalçaları kendi koltuğundan taşıyor. Biraz daha cama yanaşıyor Ayfer. Kadın, gazeteyi iki yana açmış. Bir sayfa arayla cinayet, magazin, savaş ve futbol haberleri… Ayfer, moralini bozmamak için bir süredir haber izlemeyi, gazete okumayı bıraktı. Kadının koltuk altlarında ekşi limon kokusu… Havalandırmayı açmak için kollarını kaldırıyor Ayfer, kaldırdığında kendi bluzunun koltukaltlarında oluşan dairesel izlerden habersiz. Otobüsün içi bayıltıcı sıcak. Elindeki kalemle ensesine yapışan saçlarını topluyor. Çok da sıkıştı, mola vermiyor mu bu otobüs hiç... Yandaki kadın gazeteyi katlayıp koydu. Şimdi çantasından bir paket cips çıkarıyor, yarısı havayla dolu. Paketin kenarına bir diş atıp açıyor. Bir de kutu meyve suyu. Bir tanesini Ayfer'e uzatıyor. Kutu meyve suyu içmez Ayfer, yeşil detox suyu içiyor, aç karnına her sabah yogadan önce, ama çok susadı biraz da şekeri mi düştü ne, yine de geri çeviriyor. Otururken saldığı göbeğini içine çekiyor. Kadın, Ayfer'in göz temasını yakalamışken, “İzmir’e mi gidiyorsunuz?” diye soruyor. Annesinin ölümünden sonra bir daha adım atmadı İzmir'e. İzmir'e gitmese ne işi var İzmir otobüsünde. Körfez yine iyot ve yosun kokusuna karışan dışkı kokuyordur. Balıkların renkleri tuhaftır, koyu gridir dalgalar… “Evet, İzmir'e” diyor Ayfer, kadının ağzını açmasına fırsat vermeden başını çevirerek. Çevirmese, “Neden gidiyorsunuz?” diye soracak. Aylardır toparlayamadığı kitabının son bölümünü bitirmeye gidiyorum mu deseydi... Bitecek mi kitap...”Ne yazıyorsunuz?” diye sorsa dişlerinin arasından cips parçalarını püskürte püskürte... Ne yazıyor gerçekten... Öykü.. Hıh, basılmayacak öyküler. Muhtemelen yayınevlerince “Benzer içerikte bir kitabın baskı çalışmasındayız”, “Kitabınız yayınevimiz için yetersiz bulundu” notları ile olsa yine iyi, geri dönüş bile alamayacağı öyküler. Para verip yazarlık atölyelerine de katıldı o kadar. Artık yazamıyor da… Yine de bir hikaye çıkar mı şu yolculuktan... Küçümseyen bir bakışla süzüyor arka koltukları. Kendisi gibi hava muhalefeti sebebiyle uçak iptal edilince otobüsle gelenlerden herhalde şu beyaz gömlekli adam... Huzursuz gibi, belli canı sıkılmış… Hafif hafif öksürenler, yağlı başları yan koltuktakilerin omzuna düşenler… Bir bebeğin emzirme sesi otobüsün tüm dünyeviliğinden uzak.. cuk cuk cuk... Ağzı süt kokan küçük bir bebek. Kızı Ceren'in bebekliği gibi pembe, beyaz.. Ayfer'in memesini kabul etmeyen, meme her verildiğinde cıyaklamasına dayanamadığı için mamayla beslenen Ceren.. Bebeğin annesiyle gözgöze geliyorlar, gülümsüyor.. Kadının yanı boş kalkıp oraya geçse, bir selam verse, adım Ayfer - Ne tatlı bebek, benim de bir kızım var… Yazarım… Ha, yok o Ayfer ben değilim… Kitabım… Hiç basılmadı... Yan koltuktaki kadının horlamasıyla irkiliyor. Ne çabuk uyudu. O, hiç uyumaz yolculuklarda. Uyursa tedirgin olur. Aynı koku, kadının bu sefer gıdılı boynundan yayılıyor. Limon çiçeği kolonyasıyla karışık ucuz parfüm kokusu. Yirmi yıllık evlilikten sonra tek celsede ayrıldığı Murat’ın limon kokulu tıraş losyonu gibi.. Midesi bulanıyor. Çantasından çıkardığı yasemin kolonyasını önce avuçlarına sonra boynuna sürüyor. O an muavin fısıltıyla “Baktım uyumamışsınız, köpüklü bir kahve getirdim size. Özel fincanda..” diyerek fincanı uzatıyor. Tahta göğüslerini mi süzüyor o. Ceren'in bile kabul etmediği göğüslerini. Halbuki kuzeni Sevda'nın öyle mi dolgun, diri... Hem de üç çocuğa rağmen... Yüzünde sinsi bir gülümsemeyle fincanı uzatan muavinin elleri yapış yapış... Reddetmek istiyor ama kahve kokusunun cazibesiyle fincana uzanıyor. Ah bir de sigara olsa. Keşke otobüse binmeden bir tane daha içseydim diye kendi kendine söyleniyor. Bir de pis diye girmediği otogardaki tuvalete girseydi keşke. Kasıklarını sıkıştıran baskıya rağmen, fincandan taşan köpüklü kahveyi çiğner gibi yudumluyor. Beklediği ağız dolusu teşekkürü alamayan muavin yerine geçiyor. Şuna bak nasıl da kuyruğunu kıstırıp gitti. Ne bekliyordu acaba, bir kahve verdi diye. Biraz sonra yine el ediyor muavine.. Muavin muhabbete çağrıldığından emin yüzünde çapkın bir telaş.. Ayfer fincanı uzatıyor, muavin fincanın yarısının içilmediğine bozuk. “Bir ihtiyaç molası verseydik.” Muavin, “Biraz daha var sabredin, bağyan” diyor. Ayfer, elini iki bacağının arasında koyup, “Çok sıkıştım da”. Garson verdiği kahveden pişman. Kalın kaşlarını çatarak, “Tamam, kaptana söyleyeyim ama biraz daha sabredin.” Sabredin derken kocaman kadınsın bakışı. Göğüslerin tahta olsa da kocaman kadınsın. Muavin koridorda yalpalayarak şöförün yanına gidiyor, kulağına doğru eğiliyor. Ayıp bir şey söyler gibi fısıldıyor. Ayfer, “Kaç yaşında?” dediğini duyuyor şoförün. Çişi gelenin çocuk olduğunu sandı. “Elli falan abi, bağyan.. ”Eee tutsun o zaman”. Tutsun o zaman... Elli mi.. Ayfer cama yansıyan yüzüne bakıyor. Geçen hafta boyattı daha saçlarını. Sahi elli mi görünüyor.. Ah sen beni yirmi yıl önce görecektin.. Botoks zamanı geçti ondandır.. Alnında yatay uzayan çizgiler, yolun çizgilerine karışıyor.


Ayfer, alnını serin cama dayıyor. Dişlerini sıkıyor, çok sıkıştı.. Kendi silüetinden dağların artık silikleşen karlı eteklerine gözleri kayıyor. Karı, usul usul yağarken düşlüyor. Tüm günahları örten bir halı gibi yeryüzüne serilişini. Annesinin cansız bedenini örten beyazlığı. İzmir’e lapa lapa kar yağarken. İzmir'e kar yağar mı? Yağmıştı işte o kış. Doksanbir kışı. Başını gökyüzüne kaldırıp karı dişlediği o gece. Emin dişlerinin arasındaki kar tanelerinden. Ferinin söndüğü çocuk gözleri, uzun kıvırcık saçları nemli... Karın taşıdığı taze kan kokusu, annesinin beyaz el bileklerinde… Ayfer'in dünyasında açılan kocaman bir boşluk... Tıpkı ön dişlerinin arasındaki gibi... Bu sene kesin yaptıracak dişlerini... Şansı batsın... Kitabını da bitirecek… Birbirine yaklaştırıp sıkıştırdığı dizlerini aralıyor. Bacak arasından oturduğu kadife koltuğa yayılan sıcaklık… Kasıklarında derin bir rahatlama... Muavin “On beş dakikalık ihtiyaç molası” diye bağırırken, yan koltuktaki kadın koşarak otobüsten iniyor.