top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

Öykü: Ayı Samet ve Seyfo

"Ayı olmak bir çeşit özgürlüktür o duvarlar arasında."

Erdem Kıralı


Sırtımızda yapışkan bir yorgunluk, bilmediğimiz istasyonları geçiyoruz bir bir. Nerde ineceğiz hiçbir fikrim yok. Tek istediğim temiz bir otel odası ve sıcak bir banyo. Kaç kalıp sabun gider şu üstümdeki kiri ayıklamaya bilmiyorum ama Samet’in durumu çok daha vahim benden onu biliyorum. Ona demir zımparası lazım temizlenmesi için. Zımparalansa da kütükten kalasa dönse biraz.

Bizimle aynı kompartmanda kalan o tek gözlü ihtiyar ancak iki istasyon dayanabilmişti bize. Nasıl kokuyoruz arkadaş, yok böylesi, ölü sıçanlar dirilir o derece. Ekmek parasını yine indirmişiz usullü; usulsüz, kaçıyorduk kendini kahraman sanan bekçilerden. Gübre fabrikasına varmışız, kaçarken neresi diye mi bakcaz, girdik içeri. Saklanmak için daldık depodaki tavuk keçi boklarının içine. Diyeceksiniz, değer miydi bu denli iğrenç kokmaya, ya ne kokması kardeşim, ağzımdan burnumdan girdi o boklar, hatta yuttum bile, siz ne diyorsunuz? O hapishaneye tekrar girmemek için her boku yerim ben. Çünkü orda adama yedirdikleri bok değil. Biraz parlaksan, biraz da cılız, anladınız işte ne yiyeceğinizi. Köse değilim ama kabasakal da değilim. Kısa değilim ama ayı da değilim. Bu Samet ayısı gibi olmayı bir tek hapishane ortamında istersin. Ayı olmak bir çeşit özgürlüktür o duvarlar arasında. Cezanı nasıl çekeceğini sen seçersin ayı olursan; parlak olursan bitmez cezalıların sana kestiği cezalar, bitmez. Kucak kucak gezer, ceza alırsın.

“Hişt…Seyfooo!!!”

Benim ayıcığın sevgi sözleri bunlar işte. Seyfettin yerine Seyfo diye bana seslenmesi. Kankalıktan mı yoksa benim kucak cezalarımdan mı hiç bilmiyorum ama yine de sıcak geliyor kulağıma.

“Ulan Seyfo…Muşmula surat, aval aval ne bakıyon, hele ses versene. Nerde incez, o sepet ihtiyar kesin bizi ötmüştür, gelir şimdi biletçi falan.”

Bana muşmula surat diyen ayıya bak ya. Ulan Samet, seni ekip tek başına atlamak vardı bu trenden ama can borcum var işte sana. Gidemiyoz da ekemiyoz da mecbur suscaz. Neyse, o ibnelerin önünde dizinin üstüne çöküp susmaktan iyidir.

Ayı ama seviyor beni. Sonuçta yeri geldi ölümüne korudu beni içerde. Ne yalan söyleyeyim, ilkinde kendi haremine katmak için diye düşünmüştüm ama yok, meğer delikanlılığıma acımış ayı. Diycem delikanlılık mı kaldı bende ama neyse, o öyle istiyorsa öyle olsun.

“Aha Samet, bak bak. İşte orda Çinili hamam. Afyon’a geldik demektir. Buranın kaplıcaları var aga. Burada inelim, önce sıcacık bir hamama gideriz sonra sen nereye dersen, sıkıntı yok.”


Sümüğünü koluna silerek camdan benim baktığım yere doğru baktı. Gözlerini kıstı ama tam seçemedi neresi olduğunu, balgam çıkararak tükürdü yere.

“Sıçtırma lan hamamına şimdi. Sarraf var mı bu Afyon’da sen onu söyle. Bu bizdeki indiragandi İstanbul'a gitmemize yeter ama orda iş tutmamıza yetmez. Bize daha çok meşin lazım, daha çok.”

“İstanbul'da ne iş yapcaz?” dediğimizde hiçbir zaman tam bir cevap vermedi bu ayı Samet. Tamam memur olacak deyliz, biliyom. Yine kap kaç işleri olcak belli. Yav, en azından pavyonda dayılık yapsaydık? Nerde? Öyle temiz düzenli işimiz olamaz bizim abicim.

“Koca şehir, sarraf olmaz mı, vardır tabi. Hem düğün zamanı şimdi, doludur çarşı pazar. Valla hamama gitmeden inersek çarşıya sıçarız yine. Kokumuzdan enseleniriz bak söyliyim.”

Bana orospuya bakıyormuş gibi baktı. Sanki saçıma fön çekicem, dudağıma ruj sürücem. Hamam istiyorum diye kokoş karıymışım gibi bana baktı aşağılayarak.

“Ulan Seyfo, sen fazla yumoş oldun ha. Kaytan bıyıklarını alırım aşağı, ağır ol biraz.”

Koridorun ucunda bizim tek gözlü ihtiyarı gördük. Almış yanına o garip şapkalı herifi, elini kaldırmış ona bizi gösteriyor fıs fıs. Adam onu dinlerken kafasını sallıyordu aşağı yukarı.

“Demedim mi sana? Atacaktık camdan dışarı o ihtiyarı. Al, seni dinledik, saldık moruğu belayı da sardık başımıza. Hadi sen kapıya ilerle, ben gömeyim şu herifleri gelcem yanına, atlarız raylardan.”

Ya gelemezse yanıma, tek kalırsam. Ya yakalanırsam ya o lanet yere geri dönersem, kucak kucak sonra, dizlerim mosmor olur yine. Yosma olamam yeniden, Samet olmadan biterim ben. Korkularımı anlamış gibi kısarak gözlerini baktı. Burnuma kadar sokularak tısladı.

“Tırsma lan. Gitcez o çinili hamama. Atacam sana istediğin kadar kese. Hadi git kapıya bekle beni, atlamaya hazır ol ha.”

Kuyruğunu kıstırmış kancıklar gibi yürüdüm kapıya doğru. Aklımda Samet, giymiş peştemali, her yer köpük, lavanta sabunu avucumda, tenim pamuk gibi olmuş. “İstediğin kadar kese atcam sana” derken ne kast etti bizim ayıcık acaba?

댓글


bottom of page