• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Azime Topal’ın Aziz Hatırasına

Huysuzluklarımdan bezmişti yıllardır fakat bu geceyi de atlatırsak bir daha üzmeyecektim onu. Onun haberi olmadan söz veriyordum kendi kendime.


Neslihan Demir

Eğilmiş yaşlı bedenimin katlarını açıp, oklava yutmuşçasına dimdik durdum süslü binanın önünde. Bütün kuvvetimle sıktığım için buruşmuş davetiye bir elimde, boğazımda düğümlenip bacaklarımda çırpınan gururun yükünü taşıyan bastonum diğer elimdeydi. Evden çıkıp buraya kadar gelebilmemi arkamda durmuş bana hayretle bakan kızıma borçluydum. O, bütün bunların benim için ne anlama geldiğini bilmiyor. Hususiyetle evime kadar ulaştırılmış davetiyeye, bu gecenin anlam ve öneminin bendeki tezahürüne, dünyada unutulduğumu zannederek Azrail’le dalaştığım gelgitlerimden bir yaşam pınarına dönüşmeme, dizginlerinden kurtulmuş ruhumun, yaşlı bedenimi buralara kadar nasıl koşturduğuna bir anlam veremese de bana destek oluyordu.

Kapıdaki görevlilerin yönlendirdiği uzun koridoru türlü çeşit hastalığım, mesela kalça kemiğimde platin, dizlerimde kireçlenme yokmuş gibi adımlarken kızımın, “Anne yavaş! Acele etme bu kadar.” diyerek asıldığı kolumu kurtarmanın derdindeydim. Huysuzluklarımdan bezmişti yıllardır fakat bu geceyi de atlatırsak bir daha üzmeyecektim onu. Onun haberi olmadan söz veriyordum kendi kendime. Loş salonun kapısındaki görevli kadın, kibarca eğilip kulağıma bir şeyler söyledi. Salonda, inceden yayılan güzel bir müzik ve fısıltıların birlikten kuvvet doğuran gümbürtüsü vardı. Ne dediğini anlamadım. Zaten kulaklarım az duyuyordu şimdi hepten sağır olmuştum. Elimdeki davetiyeyi kapan kızım, görevli kadınla konuştuktan sonra ilerlemeye başladık. Ön sıralarda pek tanımadığım ama hallerinden organizasyonun ev sahipleri olduğu belli olan birileri oturuyordu. Hemen arkasında ise kırk yıl öncesinden şimdiye sızmayı başaran, vaktiyle yazdıklarına hayran olduğum edebiyat kodamanı, onun da yanında seksenine merdiven dayamasına rağmen mihrabı yerinde tutmayı başarmış bir başka kadın yazar vardı. Hepimizin yeni yeni palazlandığı yıllarda nice postalar atmıştık birbirimize. Yeni kitap tebrikleri, yayımlanan öykülerimiz için eleştiriler, takdirler. Ben onları tanımıştım fakat onlar beni tanımadı. Bir zamanlar yazdıklarımız üzerine birbirimizle yaptığımız beyin fırtınaları hiç yaşanmamış gibi, geçip gittim önlerinden.

Görevli kadının ve kızımın işaret ettiği koltuğa yerleştim. Oturmamla ellerimin gittikçe soğuduğunu, bacaklarımın titrediğini hissettim. Nice sonra ışıklar daha da karardı. Fısıltıların sesi kısıldı ve sahnenin tam ortasındaki kürsüde kocaman yuvarlak bir ışık patladı. Çıtı pıtı biraz da kıkırdak bir kız parmağının ucuyla mikrofona vurdu. Pıt! Pıt!

Şimdi iç gıcıklayan mikrofon sesine bu kızın konuşması eklenmişti. Bu sefer dediklerini duyabiliyordum ama söyledikleri Türkçe miydi emin değildim. Dil evirilmiş biz yaşlanmıştık. On dakika kadar süren konuşmasında bazı isimlere teşekkür etmiş, birtakım bilgiler vermişti. Elindeki küçük kumanda marifetiyle arkasında duran dev ekran açılıverdiğinde ise ben daha ne olduğunu anlayamadan coşkulu bir alkış kopmuştu.

“Azime Topal’ın Aziz Hatırasına…”

Kocaman fotoğrafına bakakaldım. Tüm güzelliğiyle, hiç ölmemiş gibi kanlı canlı karşımdaydı. Geldikleri için mesafeli teşekkürlerini sunduğu herkesten beni ayırmış, kalabalığın içinde beni bulmuş, hasretle kucaklıyor gibiydi. Oysa hiç sarılmamıştık biz. Sahnede yer değiştiren konuşmacılardan, söylenen şarkılardan, okunan şiirlerden fotoğraf haricinde her şeyden çoktan kopup gitmiş, akıp giden zamandan çıkmıştım. Fotoğrafının içinde bir yere tutunmaya çalışıyordum.

“Annem, edebiyatla olan bağını hiç koparmamış, bu meslekte kadın olmanın tüm zorluklarına rağmen yolu, inançla yürümeye devam etmiş ve geride onlarca edebi eser bırakmıştır. Bundan böyle annemin adı ile her yıl düzenlenmesini amaçladığımız bu edebiyat yarışması, edebiyata aşkla bağlı nice gençlerin önünü açsın, yolunda ışık olsun istiyoruz. Bu gecenin düzenlenmesinde desteklerini esirgemeyen dostlarımıza ve tüm katılımcılara çok teşekkürler. Hepiniz hoş geldiniz.” sözleriyle kendimi fotoğraftan kopardığımda gördüğüm adam, bir zamanlar istikbaline dualar ettiğimiz oğluydu. Analık perişanlığı işte, oğlunu özledikçe bana da fotoğrafını yollardı. Onu üniversite mezuniyetinden sonra görmedim. Bu çocuklar belli bir yaştan sonra senin istediğin kadraja bir türlü girmiyor. Nerede eski bir hatıra var ona tutunarak devam ediyorsun yola. Demek koca adam oldun ha! Hay maşallah. Nasıl da benziyorsun annene. Seni görüyor ve ne kadar gurur duyuyordur. Tıpkı benim gibi, benden öte. Ne mutlu…

Ona söylemek istediğim halde yaslayacak sağlam bir duvar bulamadığım hislerim, aklımın ardiyeye dönmüş odalarında yankılanıyordu. Sen büyürken oldu tüm bunlar yavrum. Yemek kokusu, çamaşır suyu, hayat gailesi ile birlikte türlü çeşitli elem keder sinmiş ruhunu kaynar kazana attı annen. Etleri lime lime olup kemiğinden sıyrılana kadar pişirdi ruhunu. Köpüğünü aldı, yağını süzdü kendinin. Sonra yeni bir doğuma yattı. Her sancısında kanla revanla doğurdu. Kimini boğdu attı, kimine nefesini üfledi. Ben seni de, o kitapların kalp atışlarını da iyi bilirim. Annen, uzak bir yolun ucundaki yoldaşımdı benim. Hep birbirimize doğru yürüyen ama varamayan iki dosttuk. Telefon ucundan, kaybolan mektuplardan sıyrıldık geldik. Birbirimizi hiç görmedik, göremedik. Belki de görmek istemedik kim bilir. “Keşke yakın olsaydık.” demiştim de, “Ne önemi var, kalbimiz bir olsun” demişti. O gün imzaladık sessiz anlaşmamızı. Böylesinin daha büyülü olduğuna inanarak.

“Anne! İyi misin?” diyen kızıma döndüğümde gözlerimden akan ince yaşları elimle silmeye çalışıyordum. Bana bir şeyler diyordu ama anlamıyordum. Sonunda anons edilen adımı fark etmiştim. Tüm salon bana bakıyordu. Şaşkınlığımı nereye koyacağımı bilemezken Azime’nin can oğlu yanımda bitiverdi.

“Teyzeciğim, kürsüye gelebilir misiniz? Birincilik ödülünü siz takdim edin istiyoruz. Lütfen!”

Bakakaldım. Koca adamın nazarımdaki gençlik yüzüne uzandı parmaklarım. Yanağına dokundum usulca. Konuşacak, cevap verecek, onay verecek hiçbir muhakemeye yetkin değildim. Ölüm katılığına ermeye yüz tutmuş bedenimi oğlumuzun kollarına asarak kalktım yerimden. Alkışlar kopuyordu. Bunlar benim için olamazdı, olmamalıydı. Heyecan, gurur ve hemşireme özlemimden, onun vakitsiz gidişinden duyduğum iç ezen öfkemden nereye bastım bilmem, kendimi kürsüde buldum. Uçtum herhalde hiç bilmiyorum. Gençten bir kız karşımda saygıyla ödülünü almayı bekliyordu. Hostes, elinde tuttuğu ödülü solumdan bana doğru uzattı. Bir yükseltinin üstünde şahlanmış, uçları beyaz köpüklü masmavi bir dalga, cama üflenmiş, şekillenmişti. Su gibi, deniz gibi, sen gibi, kırılgan, güçlü, şeffaf, ketum, yutan, sürükleyen…

Ödüle ne kadar baktım, onu elimde ne kadar tuttum bilmiyorum. Karşımda erimekte olan kızcağıza gözüm değince, aydım. Ona takdim edecektim ödülü. Hak etmiştir yavrucak ama onu alıp eve götürmeyi ben de çok istedim. Uzattım gönülsüzce. Ödülü alıp, nazikçe elime uzandı. Öptürmedim elbette iki elimle buza kesmiş ellerini tuttum. Sonra can oğul, koluma girdi. Beni kürsüden indirirken yine alkış kıyametti ama bu kez yeni öykücü hanım kızın birinciliği kutlanıyordu.

Son basamaktan adımımı atmıştım ki, can oğul bana bir zarf uzattı. “Teyzeciğim, bu annemden.”

Kızım olanca şaşkınlığıyla beni karşılayıp elimden tuttu. Koridora doğru yürümeye başladık. Başımı Parkinson’a tutulmuş gibi sallıyor bir yandan da ağlıyordum. Misafir koltuklarından birine iliştim. Zarfı açtım.

Hemşire,

Bu, öldükten sonra sana ulaşmasını vasiyet ettiğim bir mektup. Malum nice mektubumuz postada kayboldu kaldı. Bu kez emin bir yere, oğluma emanet ediyorum.

Dostluğunu, desteğini ömrümce hissettim. Mutluluğumu da kederimi de bir kardeş gibi paylaştın benimle. Uzaklarda görünüp yanı başımda duran eldin sen. Riyasız, çıkarsız, alabildiğine mavi bir dostluğun mimarıydın. Bana hep inandın. Hediye ettiğin her şey için teşekkür ederim.

Sevgilerimle.

Azime.

Küçük kuşlardık havalandık gökyüzüne.

Aşk vurdu, kanat kırıldı, gök yarıldı.

Düştük.

Üstümüze yağmur, ayağımıza bir lokma simit değdi.

Sonrasında yürüdük hepsi bu.”

Kafamı kaldırdığım anda koridorun sonunda gördüm onu. Kuğu gibiydi. İnce, uzun, biçimli bacaklarının birini diğerinin önüne getirip şapkasını çıkarır gibi eğildi. Dizlerine kadar inen beyaz ceketi, topuz yaptığı gür kumral saçları, dişlerini inci gibi serdiği gülümsemesiyle, iki omzunu mesken etmiş kıvanç melekleriyle, en çok da ışıl ışıl gözlerindeki gururla bana bakıyordu. Capcanlıydı.

“Elbette canlı olacaksın, hâlâ seni konuşuyoruz burada.” diye bağırarak, ona doğru koştum. Ellerimi savura savura kâh kahkaha atıyor, kâh ona sataşıyordum. Bastonumu, ağzı bir karış açık kalmış kızımı ve bu kırk yıllık geceyi, geride bırakırken, kalbim son tik taklarını atıyordu.