• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Bir Veda, Bir Kavuşma

“Sanatı zevkin için yapacaksın, aileni geçindirmek için değil,”

Peyman Ünalsın Gökhan


Aynada biriken buharın banyo kapısının açılmasıyla birlikte hızla dağılması gibi geçti cenazenin üzerinden yirmi dört saat. Cami avlusuna sığmayan kalabalık bir grup gelmişti Muhsin Bey’i son yolculuğuna uğurlamaya. Merhum, adı gibi iyiliklere ihsan olan kişiliğiyle pek sevilirdi çevresinde. Etrafında dört dönen onca alımlı bayana dikkatini çekerek baş göz etmeye çalışan yakınları çaba sarf etseler de ikna edemediler evlenmeye. Başında fötr şapkası, elinde gazetesiyle mahalleye adımını atar atmaz perdelerin arkasında peyda olan siluetler, Muhsin Bey apartmanının kapısından içeri girene kadar gözleriyle takip ederlerdi. Bir gün mahalle eşrafına sesini yükselttiği, uygunsuz hareketler sergilediği görülmedi. Kendini göstermek için bin bir bahane ile yoluna çıkan bekâr hanımefendiler, fötr şapkasını eliyle kaldırıp, başını hafifçe yana eğerek yaptığı bir selamlama ve birkaç kibar sözcükle yanıt buldular. Muhsin Bey’in etrafına ördüğü görünmez zırhı aşmaya hiçbir cilveli söz, hiçbir cüretli bakış muktedir olamadı.


Muhsin Bey’in resme olan merakı, uzun yıllardır saymanlık yaptığı devlet dairesindeki görevinden, bir usulsüzlüğün altına imzasını atmasını istedikleri gün var gücüyle sarıldığı bir uğraşa, sonrasında da mesleğe dönüştü. Yeteneğini, henüz beş yaşındayken dedesi Salih Bey keşfetmiş, evde resim dersleriyle de gelişmesine ön ayak olmuştu. “Sanatı zevkin için yapacaksın, aileni geçindirmek için değil,” diyen babası akademiyle arasına bariyer örünce maliyeye girmiş, sonrasında da devlet dairelerinin tozlu dosyaları arasında ömrünü çürütmeye başlamıştı. Al takke ver külah usturupsuz işlerin görüldüğü ve ta en başından beri kendini ait hissetmediği daireden ayrılıp tam zamanlı ressamlığa geçtiği gün küsen babası erken yaşta yakalandığı zatürreden ciğerlerini kurtaramayıp öldüğünde, Muhsin Bey içine ukde ayrılıkların ilkini tatmıştı. Hayat onu, ümit veren vaatlerin dile getirildiği sıcak kucaklaşmaların yapılamadığı vedalarla sınamıştı.


Yirmi dört saat önce Cemre, mahzun bakışlarıyla yüreğine hep şefkat eken dayısının cenazesinde onun eksikliğine nasıl alışacağını sorgularken, şimdi onun yatağının üzerine oturmuş elindeki minik anahtarın açacağı çekmecede kendisini bekleyen sürprizi düşünüyordu. Dün akşam anne ve babası Cemre’yi karşılarına alıp dayısının bıraktığı anahtarı ve mektubu eline verirken, çocukları tarafından huzur evine terk edilen yaşlı insanların gözlerinde beliren hüzünlü ıslaklığı görmüştü Cemre. O bakışları çözememişti ama yatıştırmak için ikisini de kollarıyla sarmış ve onları çok sevdiğini söylemişti. Cemre mektupta yazdığı üzere, anahtarla dayısının çalışma masasındaki çekmeceyi açtı, hemen üstte duran lacivert ciltli defteri aldı. Acele etmeden elini kapağında gezdirdi. Çalışma masasının siyah deri kaplı döner sandalyesine oturup okumaya başladı. Okudukça şaşkınlığı da kalp atışlarının ritmi de artıyordu. Sandalyeyi bacaklarıyla arkaya doğru itti, ayağa kalktı. Oda presle sıkıştırılıyor gibi daraldı, daraldı. Cemre duvarlar arasında boğulduğunu hissediyordu. Neden şimdi? Neden? Dayısı bunu daha önce de söyleyebilirdi. Bunca yıl gerçeği saklamışlardı. Dayısı olarak kalsaydı kalbinde. Halasıyla eniştesine sarıldığında, anne, baba diye onları kucakladığında içinde bir hüzün, kıskançlık, pişmanlık duymadıysa, şimdi bu itirafı yapmaya gerek var mıydı? Odanın içinde delirmiş gibi volta attı. Sırtından aşağı soğuk terler akıyordu. Yeniden masaya oturdu. Okumaya devam etti. Her sayfada çocukluğunun, genç kızlığının anıları arasına savruluyor, dayısının defterde anlattığı bazı hatıralarla ilgili o anki duygularını hatırlayabildiği kadarıyla çözümlemeye çalışıyordu. Her cümlede yeniden doğuyordu. Yeniden emekliyor, yürüyor, konuşmayı, okumayı, yüzmeyi öğreniyordu. Aklı yolunu yitirmiş bir meczup gibi yaptığı her eylemde, anne ve babası sandığı halası ile eniştesi ya da dayısı sandığı babası ve hiç tanımadığı, tamamen yabancı bir kadın, Bahar, annesi, yanında oluyordu. Bahar’ın ince bedenini, ensesinde toplanmış kumral saçlarını görüyordu ama yüzünün olması gereken yerde salt beyazlık vardı. Yüzü nasıldı sahi? Yuvarlak hatlı bir çehre miydi ya da elmacık kemikleri çıkık mıydı? Dudakları, tavırlarına biraz asabiyet katacak kadar ince miydi? Ya burnu, yüzüne sert bir ifade katacak kadar kemikli mi? En önemlisi gözleri nasıldı? İsten kararmaya yüz tutmuş çeliğe mi benziyordu? İçinde menevişlerin yüzdüğü mavi denizlere mi? Onu gerçekten merak ediyordu.


Okumaya ara verdi. Dayısının… Ne garip! Dayısı, bir gecede babası olmuştu. Babasının içki dolabından kendine bir kadeh konyak aldı. Canı, içmediği halde, ciğerlerine sert bir sigaranın dumanını çekmek istedi. Salonda, kuruluktan çatlamış bronz bir ten gibi, döşemesi yer yer yarılmış deri koltuğa oturdu. Babası bu koltukta ona masallar okurdu. Yan yana oturup çizgi film izlerlerdi. Şimdi anlıyordu neden dayısı ile bu kadar yakın olduklarını. Dayısı resim yaparken onun önüne de bir kâğıt ve sulu boyalar koyar, ara ara yaptığı resmi kontrol eder, zaman zaman da yeni teknikler öğretirdi. Çalışma odasında ona da küçük bir alan ayırmıştı. Resimle ilgili tüm malzemeleri orada duruyordu. Annesiyle babası malzemeleri kendi evine getirmesi konusunda ısrar etmiyorlardı. Dayısı ile… Yani babası ile ortak bir zevkleri olsun ve bunu birlikte gerçekleştirsinler istemişlerdi. Kafası çok karışmıştı. Başını ellerinin arasına aldı. Ağladı. Ağladı. Ağlamaktan yüzü, gözü, burnu şişmişti. Nefes almakta zorlanıyordu. Banyoya gidip yüzüne soğuk su çarptı. Aynadaki aksine ilişti gözü. Daha önce hiç dikkatini çekmemişti ama burnu aynı babasına benziyordu. Babası sandığı eniştesine zerre kadar benzemediğini şimdi fark ediyordu. Bunca yıl, babasının annesine duyduğu büyük aşktan dolayı huyları da dâhil olmak üzere tamamen annesine benzediğini düşünmüştü. Tekrar çalışma odasına dönüp günlüğü okumaya devam etti. Satırlar arasında duruyor, okuduklarını sindirmeye çalışıyordu. Babası, hayatında ilk kez gittiği bir genelevde tanımıştı annesi Bahar’ı. Bir gece anlatmıştı yaralı çocuk kalbinin içine attığı sırlarını. Babası kuruyan bir çınar gibi gözlerinin önünde eriyip gitmişti, amcası kardeşimin emanetidir dememiş, annesine göz dikmiş, kuzenleri de daha çocuk sayıldığı yaşlarda orasını burasını mıncıklayıp hayatı Bahar’a zindan etmişlerdi. On sekiz yaşını görür görmez annesinin de yardımıyla evden ayrılmıştı. Kaderi hiç süslü yazılmamıştı, acılarla örülmüştü her günü. Onu tanıdığım yerde olmaya lâyık değildi diyordu babası. Bir çukurdan çekip çıkartmak üzere elini uzatmış, ne var ki Bahar kabul etmemiş. “Benim evim burası,” demiş. Cemre defterde kaldığı yeri kaybetmemek için parmağını sayfanın arasına sıkıştırıp defteri göğsüne dayadı. Bir an için kendini Bahar’ın yerine koymak istedi. O evden kurtarmaya çalışan biri varken, üstelik de Muhsin Bey gibi biri, neden kabul etmemiş olabilirdi ki? Babasının onu sevdiği kadar, Bahar babasını sevmemiş olabilirdi. O evde olmayı seviyor olabilirdi. Veya babasını o kadar çok seviyordu ki, ait olduğu bu evin omuzlarına yükleyeceği sıkıntılarda boğulmasını istememişti. Belki de babası, Cemre’nin, annesinin bir genelev kadını olduğunu öğrendiğinde bunu kaldırabilecek bir yaşa gelmesini beklemişti. Cemre’nin asıl merak ettiği, yollarını, babasının Bahar’a benimle gel dediği gece ayırdılarsa, kendisi ne zaman ve nasıl, halası ve eniştesiyle yaşamaya başlamıştı? Defteri açıp okumaya devam etti.


Şehir yepyeni bir günün bilinmezliğini selamlarken Cemre önünde, içinde pek çoğu sararmış çocukluk fotoğraflarının, bir çift bebeklik ayakkabısının ve dayısının o çok sevdiği ama epeydir çalışmayan kahverengi deri kayışlı saatinin olduğu bir kutu ile yatağın üzerinde oturuyordu. Uykusuz ve bol gözyaşlı gecenin izlerini silmek için duşun altına girdi. Başından aşağı akan ılık suyla beraber günlüğün yaprakları birer birer yeniden açılıyor ve babasının yazdıkları duş başlığından dökülen su hızında gözünün önünden akıp geçiyordu. Kendini daha iyi hissediyordu şimdi. Duştan çıktı, üzerine bornozunu geçirdi ve koyu bir kahve yapmak üzere mutfağa gitti. Hayatın, insanlar uyurken arkalarından iş çeviren muzır çocuğa benzediğini düşündü. Beklenmedik zamanda, hayal bile edilemeyecek gelişmeleri getirip önümüze atıveriyordu. Bir sabah uyanmıştı ve kendisinin ait olduğuna inandığı çekirdek ailesinin, aslında büyük ailesinin bir parçası olduğunu öğrenmişti. Dayısı, gerçek babasıydı. Annesi eski bir fahişeydi ve onu halası ile eniştesine evlatlık vermişti. Tüm bu bağlantıların kurulmasında yardımcı olmuş, dayısının, günlüğün son sayfalarında adını ve adresini verdiği genelev sahibi Madam Alyoşa’yı bulmalıydı. Hızlıca hazırlandı ve evden çıktı. Kalbi sanki kolunun altına sıkıştırdığı kutuda atıyordu. Madam Alyoşa’nın evinin önünde taksiden indi. Tarlabaşı’nın dar sokaklarından birinde, önünde üç beş çocuğun yakan top oynadığı bakımsız bir apartmandan içeri girdi. Apartmanın kendine has bir ünü var mıydı, bilmiyordu ama çok da umursamıyordu. Önemli olan apartmana ününü kazandıran Madam Alyoşa’nın onu annesine kavuşturacak olmasıydı. Eli titreyerek kapıyı çaldı. İçerden dinç adımlarla terliklerini zemin taşında konuşturan birinin kapıya yaklaştığını işitti. Gözetleme deliğinden geleni tahlil etme süresinden sonra kilitte dönen anahtarın sesiyle kapı açıldı. Siyah diz altında biten etek, beyaz gömlek ve siyah hırka giymiş gençten bir kadın karşıladı Cemre’yi. Cemre kendini tanıttı ve Madam Alyoşa’yı görmek istediğini söyledi. Kadın bir saniye deyip kapıyı yüzüne kapattı. Başını, bulunduğu katı sağdan sola süzecek kadar döndürdüğü sürede kapı yeniden açıldı. “Madam sizi bekliyor,” dedi ve koridorda yürüyerek arka odalardan birine girdi.


Madam pirinç karyolada oturuyordu. Başının tepesinde topuz toplanmış beyaz saçları, burnunun üzerinde duran yuvarlak çerçeveli gözlükleriyle bir genelev patroniçesinden çok emekli öğretmene benziyordu. Elindeki gazeteyi kucağına bırakıp gözlüklerinin üzerinden Cemre’ye dikti gözlerini. Tuhaf bir ilk karşılaşmaydı. Madam Alyoşa eline doğmuş bebeği karşısında genç bir kadın olarak buluyordu. Dudağının üzerindeki beni ile yıllar önce kapısını çalan çelimsiz, savunmasız taşra kızına benziyordu tıpa tıp. Cemre Madam’a babasının vefat ettiğini ve bıraktığı günlükte, annesine ulaşmak için kendisinin yardım edebileceğini yazdığını söyledi. Madam;

“Saatlerce oturup seni dinlemek isterdim. Ama vakit kaybetmeden anneni görmelisin,” diyerek annesinin adresini verdi. Buraya yakındı. Sizi yine görmeye geleceğim diyerek evden çıktı Cemre. O da Madam’ı dinlemek istiyordu. Annesi hakkında daha çok şey öğrenmeyi arzuluyordu. Muhsin Bey ile görüşmediği yıllarda neler yaptığını, arada sırada da olsa kendisini düşünüp düşünmediğini merak ediyordu.

Madam’ın verdiği Galata’daki adrese geldiğinde Cemre’nin kalbi durdu duracak gibi doğal ritminden kopmuş kendi bildiğince atıyordu. Eski apartmanın yüksek ahşap kapısı aralıktı. Birinci kata çıktı. Zili çaldı. Evin içinde bir kuşun ötüşünü duydu. Bir süre sessizliği dinledi. İçerden kapıya yaklaşan ayak sesleri gelmeyince tekrar bastı zile. Kuş bir kere daha evin sahibini kapıya çağırdı. Bu sefer içerden sürüklenerek gelen ayak seslerini işitti. Elindeki kutuyu paspasın üzerine bıraktı ve yakalanma korkusu ile koşar adım zemin kata indi. Merdiven altında bekledi. Kapının açılıp, gerilen bir zincirin izin verdiği limitte kaldığını işitti. Sonra kapı kapandı ve derinden gelen zincirin sesinden sonra yeniden açıldığını duydu. Kalbi delicesine çarpıyordu. Annesi birkaç basamak yukardaydı. Yıllarca süren ayrılıktan sonra aniden geçmişten çıkıp gelmek annesini alt üst edebilirdi. Bugün kutunun içindekilerle onu geçmişe götürecek, çağrışımlarda bulunacak, yarın da babasının yaptığı portresiyle geri gelecekti. Üst katta, kapıda şaşkınlıkla kutuyu eline alan kadını, portre sayesinde az çok tanıyordu. Kapının kapandığını duyar duymaz apartmandan çıktı.

Halasını ve eniştesini arayıp geceyi yine babasının evinde geçireceğini, ilk fırsatta da gelip kendilerini göreceğini ve onları sevdiğini söyledi. Telefonu kapatırken halası ağlıyordu.

Bu gece uyumak ve annesiyle dinç bir şekilde karşılaşmak istiyordu. Uyku ilacı alıp bu eve geldiğinde yattığı kendi yatağı yerine dayısınınkine uzandı. Yarının heyecanıyla dopdoluydu. Karşılaşma ânını hayal ederken uyuyakaldı.

Akşamüstü elinde yine bir kutu ile Galata’daki eski apartmanın önündeydi. İçinde babasının küçük bir tuvale yaptığı portresi, portreyi yaparken kullandığı ve yıllarca aynı şekilde muhafaza ettiği kurumuş yağlı boya tüpleri, kılları dökülmüş fırçalar vardı. Apartmanın cephesinde gezdirdi gözlerini ve yüksek ahşap kapıyı itip içeri girdi. Yine aynı kuşu elçi atadı annesine geldiğini haber vermek için. Bu sefer kuşun ötüşünü tamamlamasını beklemeden koridorda yükseldi ayak sesleri. Kapı açıldı. Yirmi sene sonraki Cemre duruyordu karşısında. Bahar’ın gözlerinde heyecan, kavuşma sevinci okunuyordu. Birbirlerine o kadar benziyorlardı ki, Cemre kendisiyle ilgili pek de detay vermemiş olmasına rağmen Bahar tereddüt etmeden onu içeri davet etti. Dün bıraktığı kutu masanın üzerinde duruyordu. Yeni getirdiğini de yanına koydu. Bahar kutuyu açtı. İçinden çıkan portresine baktı. Sağ alt köşesinde Muhsin Bey’in, yıllar önce cılız bedeninde dolaşan sıcacık, güven veren elleriyle attığı imzası vardı. Kızıyla yan yana eski yüzlü koltuğa oturdular. Kutudan çıkan fotoğraflara baktılar. Hepsi ile ilgili söylenecek birkaç kelamı vardı Cemre’nin. Babasının saatini aldı eline.

“Biliyor musun, bu saatin adı Bahar. Beş altı yaşlarındaydım ve dayım sandığım babama neden bu saate Bahar dediğini sordum. ‘Güzel bir bahar günü aldığım için ona Bahar adını verdim. Evimizin önündeki kiraz ağaçları pembe çiçeklere bulanmıştı. Doğa mutluydu, ben mutluydum,’ diye yanıtlamıştı beni. Ama bıraktığı günlüğünde saati seninle tanıştığı gün aldığından senin adınla hitap ettiğini yazmış.”

Bahar saati eline aldı. Muhsin Bey’in çam kozalağı ile karışık tütün kokusunu çekti içine. Babasının ölümüne kadar geçirdiği çocukluk yıllarından sonra ilk defa mutluluğun uçarı kanatlarını hissetti kalbinde.

Cemre uzun saatler sonrasında eve döndüğünde bir kaybın derin hüznünü ve bir kavuşmanın tarifsiz sevincini yaşıyordu. O gece rüyasında anne ve babasını el ele beyaz uzun bir tünele girerken gördü.