top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Çay Süzeği

"Evet, seni zayıflatacağım. Sonra da bir koca bulacağım sana. Gözümün önünde babamın maaşını yiyip durmanı izlerken kalpten gideceğim yoksa."

P. T. Barva


- Biri benim canımı alsın. Maydonozun bağı beş lira olmuş. Hazır gelmişken İrfan ablanın canını da alsın. Bedava hem.

- Sus! Duyan olacak!

- Duysunlar. Su ver bir bardak.

- Gir içeri önce. Kapı eşiğinde dikilip bela okuyacağına…

- Of! Şöyle giriş kat bir eve taşınamamış anamlar. Beş kat tırmanıyorum.

- Gelme abla o zaman.

- Kocan bu yüzden boşadı seni. Dilin çatallı.

- …

- Kereviz aldım sana da. Tut şu poşetleri.

- Koy tezgâha. Seninkiler dursun kapının önünde. Geç otur, çayı yeni demledim.

- Su ver önce, su.

Mutfak masasının sandalyesini çekip oturdu. Esma, suratı asık, ablasına su verdi. Tezgâha bardakları koydu, çay süzeğini aramaya başladı. Nurten suyu kafasına diklerken onu izledi. Bıkkınlıkla gözlerini devirdi.

- Süzeksiz ver, içerim. Aranıp durma Allah aşkına. Tansiyonum çıkıyor.

- Bir yere koydum ama nereye?

Bardakları doldurdu. Beceriksizliğinin nişânesi küspeler çayın üzerinde üç beş toplaştı. Esma yüzünü ekşitti.

- Bir yere koydum ama…

- Salaksın.

- …

- İrfan abla beyazları yıkamış. Şekeri uzat.

- Eee?

- Bembeyaz gelin gibi asmış çarşafları balkona. Çay kaşığı da versene yahu! Elimle mi karıştırayım?

- …

- Kerevizi dolaba koy. Çok sıcak evin. Tabii, parasını sen vermiyorsun ya! Cayır cayır yak kaloriferi.

- …

- Şu İrfan karısı mahalleye taşındığından beri huzurum yok. Poğaça yaptı geçen, komşular beş gün anlattı. Tabii sen anlamazsın bunları. Becerdiğin tek şey ölmüş babamın maaşına konmak.

Esma çayından aldığı yudumu zorla yuttu, bardağı masaya bıraktı. Kalp atışları hızlandıysa da oralı olmadı. Sonra sırıttı. İrfan’ın ablasını neden çıldırttığını biliyordu. Nurten tüm mahalleliyi tanırdı, evinde büyük sofralar kurar, “Yedirip içirmek kadının şanındandır” derdi. Şimdi tahtının ayakları sallanıyordu.

- İrfan’ın keki, İrfan’ın böreği, İrfan’ın camlarının temizliği! Geberse de kurtulsam. Ne gülüyorsun! Arsız. Öğlen olacak neredeyse, yemek koymadın mı daha? Tabii, dışarıdan söylersin. Hazır maaşı yiyorsun nasılsa. Of! Daraldım!

Nurten kalktı, pencerenin yanına gidip camı araladı. Bluzunun önünü tombul parmaklarıyla tuttu, silkeleyerek ferahlamaya çalıştı.

- Kıs şu kombiyi. Daha kış gelmedi bile.

- Sen menopozdasın diye sıcak basıyor abla, kaçtır söylüyorum.

- Ne menopozu be!

Camdan eğildi, mahalleyi kolaçan etti. En azından İrfan’ın evi buradan görünmüyor diye sevindi. Lodos estiğinin sabahı kir pas içindeydi herkesin kapı bacası. İrfan’ın camları yine pırıl pırıldı. Sinirle mırıldandı.

- Hasta ruhlu kadın sabaha karşı kalkıp sildi kesin. Niye benim aklıma gelmedi ki?

- Ne dedin abla?

- Tembelsin dedim. Ne bu camın hâli? Pasaklısın, tembelsin, şişkosun. Kocan çekmedi tabii. Kim çeker ki seni? Babamın evine, maaşına da kondun. Oturduğun yerden kalkmadın bak yüz kilo oldun.

Esma’ya baktı, tezgâhı işaret etti.

- Kereviz getirdim, iki gün onu yiyeceksin. Seni düşündüğümden değil ha! Benden başka kimsen yok, bir inme inecek sana yarın öbür gün, bokunu temizlemek bana düşecek.

Esma bu kayış gibi uzayan lâfları ezbere biliyordu. Yirmi iki yıl boyunca kocasından duyduklarından farksızdılar. Evlendiğinde on sekiz yoktu. Narin, ince yapılıydı. Fakat mutsuzluk, en tehlikeli karbonhidrattı. Ablası hızını kesmeden devam ediyordu. Esma kan akışını şakaklarında hissetmeye başladı.

- İrfan neyse, sen onun tam tersisin. Of! Bak ben bile onu örnek verdim! Biri benim canımı alsın. Eli değmişken İrfan’ınkini de alsın.

Konuştukça ateş basıyordu. Vücudu hararetten boynuna doğru kızardı, o da camı ardına kadar açıp sokağa doğru ulu orta konuşmaya devam etti.

“Sırtı mı, yüzü mü daha çekilmez?” diye düşündü Esma. Şu İrfan denen kadın gelene kadar söylenmeleri azalmaya başlamıştı aslında. Kulakları uğultu doldu. Ensesinden başına yayılan ağrı ona tansiyonunun çıktığını müjdeliyordu.

Nurten ara vermeden konuştu, konuştu, sonra sustu. Hep böyle olurdu, safra atar gibi hakâretlerini, nefretini kustuktan sonra içi soğur, susardı. Esma oturduğu yerde, gözleri ablasına kenetli fısıldadı.

- Şimdi gülmeye başlayacak.

- Esma!

Kıkırdadı.

- Mahallenin orospu ağacı yapraklarını dökmüş!

Dönüp baktı, güldü,

- Senin şu kapının önündeki var ya! Her sonbahar ilk çıplak kalan o, bayılıyor soyunmaya. İlkbaharda da ilk o giyinmiyor, biliyorum, çınarlardan bile sonra yaprağa duruyor. Elinde olsa hiç giyinmez. Orospu işte!

Yeniden camdan aşağı bakmaya başladı.

- Oh, azıcık ferahladım. Hiç feyz almıyorsun şu ağaçtan. Az zayıfla, soyun, süslen! Yeni koca bulursun belki. Elbet Allah bir ahmak daha yaratmıştır sana eş olsun diye. Umudu kesmemek lâzım.

Esma gözlerinin yandığını hissetti. Vücudunda günlük hayatında hissetmediği bir güç, bir enerji vardı. Kaslarında kısa kısa seyirmeler, atmalar oluyordu. Bir de garip bir his, mutluluk mu ne? Sanki beyni ondan gizli bir iş çeviriyordu da ona henüz haber vermemişti.

- Evet, seni zayıflatacağım. Sonra da bir koca bulacağım sana. Gözümün önünde babamın ma