• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Çiçekleri Kökten Sulayınız

"Bana kalsa sessiz kalmayı tercih edenler iç de çekmemeli, o da konuşmanın bir başka türlüsü."

Ece Eken


Çiçekleri sulamanın da bir yolu yordamı var. Öyle tepesinden suyu boca edersen sulamış değil boğmuş olursun, sen koca bir sürahi suyu tek seferde kafana dikip içebilir misin ki? Ama yapıyorlar işte, adı sulamak olsun, tabanı delikli bir saksı kullanıp, o güzelim çiçekleri köklerinden sulamak varken, sadece gözlerine ilişen kadar bir yeri ıslatmanın derdine düşüyorlar. Toprak da böyle hafif nemli nemli durunca iş bitti zannediyorlar. Yazık.


Geçenlerde Hasibe Hanım da çıkmış balkona, çiçeklerini suluyor öyle tepeden tepeden. Tutamadım kendimi seslendim “Mahvettin o güzelim çiçekleri!” diye. Yüzüme bile bakmadı, giriverdi içeri. Halbuki iki kadın şöyle bir çift laf edelim değil mi? Biliyorsa demek suçunu. Bir yağmura akıl sır erdiremiyorum. Yağmur iyi geliyor ya dışarıdaki çiçeklere, o da tepeden tepeden akıtıyor suyunu, o nasıl tutturuyor ayarını bilmem. Onu da bir çözsem şu Hasibe Hanım'a izah edeceğim ama işte çözemiyorum. Hasibe Hanım'ın çiçekleri de inadına boyuna uzuyor. Bana kalırsa daha fazla bu işkenceye maruz kalmamak için sulanmaya ihtiyaç duymadıklarını bağırırcasına büyüyor o çiçekler. Zulümden kurtulmak için yetişiyorlar bu kadar. Ben de bir çiçek alıp baksam ne hoş olur diye geçiriyorum bazen aklımdan ama benim evin konumu pek müsait değil. Çiçek bakmak için güneş gören bir evde oturmak gerek, Hasibe Hanımın evi gibi mesela. Onun balkonu hep güneşli, çiçeklere de bir tek o iyi geliyor muhtemelen yoksa Hasibe Hanım'ın pek ilgilendiği yok.


Bir orkidem vardı benim zamanında, böyle beş altı çiçekli, bembeyaz bir orkide. Hediye gelmişti bana öylece, bilmem kimden, kapımda belirivermişti. Bir gün baktım çiçekleri bir bir düşüyor. Mevsimine göre herhalde çiçeğin bu hareketi dedim, elleşmedim hiç. Haftalar, aylar geçti baktım bu hala çiçeksiz öylece duruyor. Anladım o vakit oyun oynadılar sanırım benimle, gerçek bir çiçek bile değildi belki de gönderdikleri. Beni çiçek bakamayan biri gibi göstermenin derdindeydiler. Kanmadım tabii, kanar mıyım hiç? Atıverdim çiçeği kimsecikler görmeden. Zaten evde çiçek bakmanın lüzumu yok. Ben balkonuma bir çıktım mı gözüm gönlüm açılıveriyor, neyse ki çiçek yetiştirilen diğer tüm evlerin balkonları pek güzel güneş alıyor.


Balkonunu manzara bellediğimi fark etse Hasibe Hanım amma da övünür kendiyle, halbuki onun döktüğü suyla bile alakası yok bu meselenin, varsa yoksa güneş. Güneşi de tepemize Hasibe Hanım dikmedi ya. Hiç hoşlanmam her türlü faydadan kendine pay çıkarandan. Diğer balkonların hiçbirinde tek bir orkide yok nedense, demek ki bakmıyorlar, bakabilecek olsalar koyarlardı balkonlarına ele güne hava atarlardı. Kimse şu orkide işine yanaşmadığına göre bakımı zor bir bitki bu. Bana o orkideyi her kim gönderdiyse kesin benimle alay etti, ya yolladığı çiçek, çiçek bile değildi ya da hususi orkide yolladı bana ki bakamayayım, elime yüzüme bulaştırayım. Düşünmeyeyim diyorum ama içime dert oluyor. Aylar geçti üzerinden, çöpe attığımı bir gören olmuşsa diye hala ödüm kopuyor. Haklıyım da korkmakta, geçen sabah bir baktım, kapımda yine çiçekli bir orkide. Biri bir önceki orkideyi atarken muhakkak görmüş olacak ki beni, dalgasını geçiyor. Çaktırmadan yan dairenin kapısına itekleyiverdim. Ertesi sabah aynı orkide yine kapımda. Almadım içeri, kapattım kapımı da hiç çıkmadım evden birkaç gün. Gider diye bekledim. Kapımı çalanlar, arayanlar oldu ama hiç açmadım. Biliyorum kapıdaki orkideden haberdar etmeye çalışıyorlar beni ama yemezler. Perdeleri de kapadım ki kimse görmesin evde olduğumu. Kaç gün geçti bilmem. Evdeki tüm suları içtim, bugünkü yemek de bitince kuru ekmeğe talim devam edeceğim. Gücüm kuvvetim yerinde yine de. Dayanabilirim sanki biraz daha ama az bir gün yüzü görebilseydim keşke. Perdeleri de çekince hepten karanlığa boğuldu bu ev.


Ya yaşımdan ya karanlıktan uykuya çekiliveriyorum vakitli vakitsiz. Rüyasız bir uyku çekebilsem yine iyi. Rüya dediysem de bildiğin kâbus. Her bir kapının ardında bu Hasibe Hanım dikiliveriyor tepemde. O tepemde büyüdükçe ben küçülüyorum, küçücük oluyorum, ezilecek kadar ufalıyorum, daha sonra Hasibe Hanım'ın terliğinin altında ufalanıyorum. Bir üflüyor, etrafa dağılıyorum. Hasibe Hanım'ın evinin içi bir dolu orkide. Uçuşan toz zerrecikleri halinde orkidelerin toprağına konuveriyorum. Konduğum topraklardan biten orkideler de çiçeksiz. Bir başka kâbusta ben gencim güzelim, kapının önünde duran orkideyi usulca almaya çalışıyorum yerden ancak sanırsın toprağı toprak değil de gülle. Kalkmıyor orkide bir türlü kapının önüne tünediği yerden. Doğrulup merdivenlerden aşağıya bakıyorum, kimsecikler yok. Evime alamadığım için oturuyorum orkidenin yanına, çiçekleri bir bir düşerken öylece bekliyorum, rüyamın saniyelerine aylar tekabül ediyor. Sonra yine geliyor bu Hasibe Hanım ve kalan son çiçekleri bir makasla kesiveriyor, bırakmıyor ki kendiliğinden düşsünler. O makas ki çiçeklere değdiği yerden saçlarıma dolanıveriyor, çiçeklerin beyazına saçlarımın karası karışıyor. Sıyırıyorum kendimi yataktan zor bela çıkıyorum odamdan. Odamdan ötesi aydınlık, o kapkara perdeler bir tek odamda çekili, ben kendimi sakınmamışım da birileri beni saklamış gibi o karanlık kuytuya. Adımlarım çekinik, sanki yıllardır uykudayım, bacaklarım yürümeye yabancı. Mutfaktan yemek kokusu geliyor. Kokunun çektiği yere yönelmeden önce salona bir bakış atıyorum, tül perdeyi güneşe filtre etmişler, orkideler perdenin ardında güneşin tadına varıyor. Mutfağa yürüyorum, kapının eşiğinde duruyorum, bir bakıyorum ocağın başında Hasibe Hanım. “Sen ne yapıyorsun burada Hasibe Hanım?” diye soruyorum, La havle çekercesine nefesini veriyor, varlığıma sessizliğiyle sitem ediyor, sessizliğini nefesiyle dolduruyor. Bana kalsa sessiz kalmayı tercih edenler iç de çekmemeli, o da konuşmanın bir başka türlüsü. “Hasibe Hanım!” diye sesleniyorum tekrar. Yüzüme bakmadan mırıldanıyor kendi kendine “Ana diyeceği yok bunun bana bu saatten sonra…” diye. Ne analık etmiş ki bu Hasibe Hanım bana diye düşünüyorum.

Ben anamı Hasibe edeli yıllar geçmiş, çiçeksiz bir orkidenin mahvına saçlarım kökünden gitmiş, balkondaki çiçekleri yavrusu belleyen Hasibe, analığını onlara yapmış da benim başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüş, temizliğime ancak öylece ikna olunmuş. Beslenip büyütülmemişim de saklanıp yerilmişim, varlığımın bulunan her boşluktan yuvarlanmasını uman gözler altında bir şekilde yetişmişim, gözlerimin ardında bir dünya yaratmışım, o dünyada bir çiçeksiz evi özgürlükten saymışım. Şimdi atsam elimi tülün ardında keyif çatan şu canım orkidelerden birine yine kıyameti koparır mı Hasibe Hanım diye düşünüyorum. Hasibe Hanımı tekrar ana etmedikçe bunu asla bilemeyeceğimi de biliyorum. “Ana!” diye sesleniyorum. Mutfakta musluk anında kapanıyor, su sesi kesiliyor, Hasibe’nin yıllardan beridir duymadığı bir çağrı bu. Koşar adım geliyor. Salon kapısına yaslanıp dikiliyor, ağırlığının bir kısmını o çok güvendiği kapıya dağıtıyor, eşyalara olan güveninden, sevgisinden bana kalanlar gözlerinde canlanır mı diye umuyorum ama o bana afallamış gözlerle bakıyor, bir yanı esip gürlemeye hazır. Analığına ortak etmiş öfkesini, onsuz bu yola çıkamıyor. Bilmiyor ki benim az önce uyandığım uyku yıllardır daldığıma hiç benzemiyor. Gözlerinin ta içine dikiyorum gözlerimi, elimde bir makas, dizlerimin üzerine çöküyorum, başlıyorum orkidelerin çiçeklerini bir bir kesmeye, o dakika basıyor çığlığı, ben kestikçe rahatlıyorum, kestikçe saçlarım uzuyor, kestikçe suya doyuyorum, doyduğum suların bir kısmı yaş olup akıyor gözlerimden, gerçeğime kavuşuyorum. Odama dönüyorum, perdeleri açıyorum, aynaya yaklaşıyorum ve kaldığım yerden hayata konuyorum, saçlarımla bir ilmek atıp tutunuyorum bir yerinden, evdeki tüm makasları çekmecemde saklıyorum.