top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

Öykü: Dikenli Battaniye

"Babalar nerededir gün boyu, silmez mi annenin akıttığı zehri, başını kaldırmasına yardım etmez mi nefes aldırmayan yün yastıklardan?"


Elif Ceren Pehlivan


Bir gece yerdeki seksekte yedi rakamının üstüne zehrin aktığını gördüler. Üç kız kardeş anneleriyle salonda yerde oturmuş büyük bir yapbozu bitirmeye çalışıyordu. Babalarının gelmediği o günden beri tam altı gündür bu yapbozun başındaydı dördü birden. Bitirebilirlerse döneceğine inanıyordu en küçük kız. O sırada evi lavabo giderinden gelen kokuya benzer bir koku doldurdu. Ortanca kız çocuğu, Temine, pencereye doğru yaklaştığında gökyüzünden siyah bir su damladığını gördü. Anne ve diğer kızlar yerlerinden hiç kıpırdamıyordu. “Benim gördüğümü siz de görüyor musunuz?” diye sordu. Gördüğünü onlar da görmüş ve yerlerinden kalkmamışlardı. Siyah suyun kokusu gittikçe sarıyordu evi, pencereyi açtı. “Kokuyu sadece ben mi alıyorum?” diye yeniden sordu. Anneyle abla kokudan rahatsız olup burunlarını kapatmıştı; yine de yapbozu yapmaya devam ediyorlardı. Temine, küçük kardeşi Taylan’ın, burnunu kapatmadığını fark etti. Kokuyu almıyor olabilir mi diye düşündü. Midesi ağzına geldi ve başını pencereden dışarı sarkıtıp bahçeye, güllerin üstüne kustu. Kusmanın sarsıntısıyla başı dönmeye başladı. Ablası, annesinin koltuğunun altına girmiş korkak bir şekilde oturuyordu. Su, hâlâ yedi rakamının üstüne damlıyordu. Sonra kafasını ağaca doğru kaldırmayı akıl etti. Gökyüzünden geldiğini düşündüğü bu su ağaçtaki devasa karaltıdan geliyordu. Dışarıda ağaçta bir şey olduğunu söyledi. Hiç oralı olmayan bir ifadeyle, yine de merak ederek, pencereye doğru yaklaştılar. “Yolunu kaybetmiş bir hayvandır,” dedi annesi. Temine, soğuğa aldırış etmeden terliklerini ayağına geçirip bahçeye fırladı. Çıktığı anda büyük bir korkuya kapıldı, pencereden baktığında böyle gözükmüyordu. Anne ve diğer kızlar pencerede üç heykel gibi yan yana duruyorlardı. Temine ağaca yaklaşarak “Merhaba,” dedi. Cevap gelmedi. Burnundan soluyan yarı çıplak büyükçe bir adamdı bu. Heykeller sağa doğru yattılar. Temine biraz daha yaklaştı. Gözleri koyu kızıl, seyrek kanatlarıyla korkudan mı, soğuktan mı, neden olduğunu anlayamadığı şekilde şiddetli bir şekilde titriyordu. Heykeller öne doğru eğilip dinlediler. “Hadi gel.” dedi. “Gel.” Renkli kanatlarını toplayarak ağaçtan aşağı doğru atladı adam. Atladığı yerde, siyah su birikintisi. Temine, “gel,” diyordu, adam onu takip ediyordu. Heykeller, geri geri gittiler.


Temine kanatlı adamı eve getirdi. Artık koku, evin içinde lağım borusu patlamış gibiydi. Kanatlıyı köşedeki ikili kanepeye oturttu. Anne ve kız kardeşleri de karşısındaki üçlü koltuğa dizildiler. Temine onların öyle meraksız film izler gibi oturduklarını görünce sırt çantasını hazırlayıp kanatlıyı onlarla beraber bırakıp gitmek istedi. Zira yedi rakamının üstüne zehrin aktığını görmüştü. O günün gecesi, böyle bir kanatlı adamla hararetli bir muhabbetle geçeceği yerde sükûnet içinde beklenen bir gece gibi geçti. Artık zifiri karanlık ortalığı sarınca, anne kendi ördüğü battaniyeyi kanatlı adamın üstüne örttü. Adam uyumuyordu, gözleri açık ve yere sabitlenmiş bir şekilde duruyordu. Battaniyeyi teninde hissedince gözlerini anneye çevirdi ve annenin gözlerinin içine doğru baktı. Anne gözlerini kaçırdı.


Battaniye, kanatlı adamı hiç rahatsız etmiyordu. Tam yedi ay boyunca evdeki ikili kanepede yattı. Arada bir kalkıp bacaklarını esnetti ve kesinlikle ağzına tek bir lokma koymadı. Gözlerini hiç kapatmamış ve her geçen gün gözleri pembeden kırmızıya, tam bir kan çanağına dönüşmüştü. Anne kendi taşlık yolunda ilmek ilmek ördüğü dikenli battaniyesini kanatlı adamın sırtına her örtüşünde bir diken eksiliyordu. Eksilen her dikende anne daha mutlu oluyor, sürekli eğik duran başı yerden gittikçe kalkıyordu. Yapbozun üstünü örtüp bir kenara koymuşlardı. Kanatlı adam her gece kendi kendine bir ninni söylüyordu. Taylan; ancak bu ninniyle uykuya dalar olmuştu. Ablaları gündüz vakitleri bahçeye çıkıp dans etmeye başladı. Temine’yse babası gittiğinde nasılsa hâlâ öyleydi.


Kış bitmişti. Battaniye tüm dikenlerinden arınmış halde yüklüğün içinde yerini aldı. Zehir aktığı yerde, sek sek oynadıkları bahçenin tam ortasında yedi rakamının olduğu betonda öylece duruyordu. En küçükleri Taylan başlıyordu saymaya, altıya gelince yediye basmadan sekize zıplıyordu. Abla her seferinde yediye basıyordu ve annesinin sıcak elinin, elini hiç bırakmayacağını biliyordu. Temine o günden sonra aylar boyu sek sek oynamış gibi yapıp çekildi kenara. Zira bir gece yedinin üstüne zehrin aktığını görmüştü. Çiçeklerin nasıl solduğunu, ağaçların yapraklarının buruşup savrulduğunu, akan suyun renginin değiştiğini de. Sonra nasıl eski haline gelmişti her şey anlayamıyordu.


Kanatlı adamın gideceği yoktu, kanatları yeniden çıkmaya başlamıştı. Vücudunun rengi günden güne yerine geliyordu. Yarı çıplak vücudunu örtmek içinse battaniyeyi kullanıyordu. Kanepeden kalkmadan yaşıyordu. Temine, bir sabah bu anlamsız geçen günlere dayanamadı ve sırt çantasını alıp bahçe kapısını aralayarak çıktı evden. Ama sonra koşarak eve geri döndü, kanatlı adamın kanadındaki en güzel, en renkli tüyü kopartıp yanına aldı ve babasını bulmak için yola koyuldu.

Comments


bottom of page