• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Düğmeler

“Ölünün kıyafetlerini evde tutmak uğursuzluk getirir kızım, ondan kurtulmak lazım”

Zeynep Çavdar Öznur


Madam Eleni sabah kalktığında ilk iş ölen kocasının kıyafetlerini atmaya karar vermişti. Buna ilk karar verişi değildi şüphesiz ama artık uygulamaya koyma vaktinin geldiğini hissediyordu. Dolabın kocasına ait tarafın kapağını açtı. Rutubetle karışık kesif bir koku geldi burnuna, yüzünü buruşturdu. Titreyen ellerini gömleklerin üzerinde gezdirirken bunu yapmaya henüz hazır olmadığını hissetti, ellerini çekti ve dolabın kapağını kapattı. Tam vazgeçmiş salona gidip günlük işlerini yapmaya hazırlanırken annesinin sözleri kulaklarında çınladı. “Ölünün kıyafetlerini evde tutmak uğursuzluk getirir kızım, ondan kurtulmak lazım” demişti babasının ardından. İkisi birden ağlayarak kıyafetleri çıkarmışlardı dolaptan. Annesi düğmeleri tek tek sökmüştü gömleklerden, ceketlerden, paltolardan. Anlam vermemişti o gün yaptığına. Çeşit çeşit düğme cam bir kavanoza girip salonun ortasındaki şöminenin yanındaki rafa konmuştu. Gelip geçtikçe bir zamanlar babasına ait kıyafetlere ait düğmeleri görüyordu. O düğmelere dokunmaları yasaktı. Ne azaldı ne arttı düğme sayısı, annesi ölene kadar sakladı onu babasından kalan tek değerli emanet oymuşçasına. O günler aklına gelince gözyaşlarını tutamadı, bir zamanlar annesinin yaptığı gibi yapacaktı o da. Yatak odasına geri döndü. Kocasının kıyafetleri dolaptan çıkararak yatağın üstüne yığdı. Elindeki makasla bütün düğmeleri söktü itinayla. Bolca gözyaşı eşlik etti, anılar çıktı saklandığı çekmecelerden.

“Bok vardı Arthur gitmek için bu kadar acele edecek. Doğru ama senin hep acelen vardı. Evlenmemiz için bekleyememiştin senin yüzünden kışın ortasında evlenmiştik, yağan kardan konukların çoğu düğüne gelememişti. Sense çocuk gibi şendin, yağan karın ortasında bana kartopu atmakla meşguldün.” Gözlerindeki yaşları sildi. O gün giydiği paltoyu saklamıştı kocası, eskimiş, kaşe kumaşın bazı yerleri zamana yenik düşüp eprimişti ama o atılmasını istememişti. Düğmelerinin biri kopuk diğeri ise kopmak üzereydi. Ceplerini yokladı. Bir tanesinde ikiye katlanmış eski bir fotoğraf çıktı. Açtı, düğün günlerinden kalan bir fotoğraf, arkasında ise "seni ömürüm sonuna kadar seveceğim, kocan" yazan bir not. Kırk yıl öncesinde zaman durmuş, elleri kenetlenmiş, Arthur’un takım elbisesinin üzerine giydiği palto, yüzünde hiç değişmeyen aynı hınzır gülüş. Ne kadar da güzellerdi. Bir elinde fotoğraf, bir elinde paltonun düğmesi gözyaşları içinde kocasını ne kadar özlediğini sayıkladı. Düğmeleri topladı tıpkı bir zamanlar annesinin yaptığı gibi hepsini cam bir kavanoza koydu, bir tanesi hariç. O güne ait paltonun düğmesi elindeydi. Kıyafetleri poşete koydu. Çok yorulmuştu, biraz dinlenmek için yatağa uzandığında baş ucunda düğme kavanozu, avucunun içinde ise paltonun düğmesi vardı.


Sabah uyandığında avucunun içinde hala Arthur’un düğmesi vardı. Onun sıcaklığını hissetmek sanki yanındaymışçasına huzurlu uyumak iyi gelmişti. Ama yataktan kalkmak istemiyordu onu bekleyen o günü ve diğerlerini nasıl dolduracağını hiç bilmiyordu. Önünde uzun, kocaman boş günler vardı tıpkı içindeki hiç kapanmayacak o boşluk gibi. “Hadi kalk tembel yatıp durma.” Kocasının neşeli sesini duydu kulaklarında. Boş durmayı hiç sevmeyen bu adam mutlaka gün içinde yapacak bir iş bulurdu. Emekli olunca da gönüllü olarak çeşitli derneklerin mağazalarında çalışmaya başlamıştı. Oraya gönderilen kıyafetleri, ayakkabıları, eşyaları düzenliyor, gelen müşterilerle sohbet edip mutlaka eve ellerinin boş dönmemesini sağlıyordu. En iyi bildiği işti sonuçta insanları güldürmek, neşelendirmek. Bunları düşünürken bir yandan da acaba ben de mi onun gibi gönüllü çalışsam düşünceleri geçmeye başlamıştı bile. “Hadi ne duruyorsun? Hep böyle yatamazsın küçük hanım.” Kocasının muzip gülüşü kulaklarındaydı yine. Arthur’un eşyalarını aldı, onları verip vermek istemediğinden emin değildi. “Eşyaları verdin diye beni unutmayacaksın. Anılarımız sende saklı.” Evden çıkmadan evlilik fotoğraflarına son kez baktı ve gözyaşlarını silerek sokağa çıktı ve kocasının gönüllü olarak çalıştığı mağazaya yöneldi.


İpek yeni taşınmıştı bu ülkeye, bu güneş görmeyen şehre. Alışmaya çalışıyordu henüz. Emeklemeyi yeni öğrenen bebek gibi her bilgiyi baştan öğrenmesi gerekiyordu. Yorgundu, üzerine karabasan gibi çöken bir evliliği bitirmiş yaraları sarmak için tüm hayatını geride bırakıp kaçmıştı. Küçük bir ev tutmuş, evin bir odasını yapacağı resimler için atölyeye çevirmişti. Birkaç parça haricinde eşya almamıştı ilk günlerde. İkinci el güzel bir koltuk almak istiyordu, istediği parçayı hiçbir yerde bulamayınca bir de ikinci el satan dükkanları gezmeye karar vermişti. Dükkânın içine girdiğinde eski eşyalara ait o kekremsi koku çarptı burnuna. Eski kokuyordu tarif etmesi zordu. Sanki onca anı eşyaların üstüne sinmiş ve her bir anı silinse de çıkmayacak bir koku bırakmıştı üstlerinde. Tereddütle ilk adımını attı dükkâna. Eski kıyafetler, bardaklar, kitaplar, mobilyalar, resimler ne ararsan vardı burda. Kıyafetlerin arasında ellerini gezdirdi. Bu eşyaların bir zamanlar kime ait olduğunu, onların nasıl insanlar olabileceğini düşündü. Fincanlar, çay takımları, kupalar sıralanmıştı. Biblolara baktı. Küçük bir melek kanatlarını açmış yüzünde hüzünlü bir gülümsemeyle ona bakıyordu. Bibloyu eve götürecekti. Çalışma masası buldu, rengi hoşuna gitmemişti ama boyanırsa çok güzel olabilirdi. Birkaç değişik desenlerde tabak ve çalışma odasında yorulduğunda oturabilmesi için berjer aldı. Koltuğa oturmuş etrafına bakarken yanındaki sehpada duran cam kavanozun içindeki düğmeleri gördü. Kilometrelerce ötedeki annesini hatırlattı bu düğmeler ona. Yüzüne yavaşça gülümseme yayılırken eski anılara dalarken buldu kendini. Annesinin de tıpkı buna benzer bir düğme kavanozu vardı, eskiyen kıyafetleri atmadan önce düğmelerini ayırır, toplardı. Küçük bir kızken o kavanozu dağıtmak, içinden renkli düğmeleri ayıklamayı çok severdi. Düğmelere şekerci dükkanının vitrinine bakan çocuk edasıyla bakarken yanına yaklaşan beyaz saçlı, gözlerindeki hüznü saklamayan, oldukça güzel ve zarif bir kadın yaklaştı.


“Merhaba” dedi gülerek. “Ben Eleni, yardıma ihtiyacınız var mı?” Gülümsemesi bu kadar güzel ve içten olan başka hiç kimseyi görmemişti İpek bugüne kadar. “Merhaba” diye karşılık verdi. Annesinin de aynı böyle bir düğme kavanozu olduğundan bahsetti, çocukken onu ne kadar sevdiğinden, arada bir annesinden izin aldığında kavanozu dağıttığından ve zemine dağılan renkli düğmelerle nasıl hayranlıkla oynadığından. Sonra nedense birden evliliğini anlatmaya başlarken buldu kendini. Annesinin evliliklerine nasıl karşı çıktığını, o günden sonra hiç görüşmediklerini ama ne yaparsa yapsın mutlu olmadığını bahsetti, sonunda boşanmışlardı, o da buraya gelmişti. Kilometrelerce uzakta yapayalnızdı. Birden ağlamaya başladı. Gözyaşlarını saklamaya, durdurmaya çalışsa da kadının ona uzana elinin sıcaklığı vazgeçirdi onu. Hıçkırıklara boğulmuştu. Eleni onun yanında, elini tutarak sakinleşene kadar bekledi. Kendisinin aynı buna benzer bir kavanozu olduğunu ve içinde çok sevdiği ama yakın zamanda kaybettiği kocasına ait eski düğmeleri koyduğunu anlattı. “Ona bakmak bana güç veriyor, koltukta oturmuş bir işle meşgulken sanki Arthur’da benimle birlikteymiş gibi hissediyorum.”


Düğme kavanozunu uzattı. “Al bunu, özlediğin ama kaybettiğin tüm insanların bu kavanozun içinde olduklarını ve sana güç verdiklerini düşün. Dağıtmak istediğin zaman da istediğin gibi dağıt, oyna, neşelen. Hayat çok kısa.”


İpek Eleni’ye teşekkür ederek elinde kavanozla çıkarken kendini şimdiden daha iyi hissetmeye başlamıştı bile. Arthur ise genç kadının gidişini buğulu gözlerle izleyen Eleni’nin kulağına “iyi iş çıkardın aşkım” diye fısıldıyordu.