• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Duvardaki Ölü Gözler

"Kimse bilmiyor ama bu karanlık, bu mânâsız hayat, bacaklarını açmış içimde kıran kırana sevişiyor ve kendi kasvetini bulaştırıyor üzerime. Oraya gömülüyorum. O karanlık deliğe. Yapış yapış bir sıvı kaplıyor ruhumu."

Çemen Tozbey Elmacı

Babası bir telefonla evden fırlayıp çıktı. İşte o an, bambaşka korkunç bir fikir, selamete erişen bir yıldız gibi Salim’in karanlık zihninde parlayıverdi. Asım Bey gitmişti. Genç adamın artık duymaktan bıktığı, babasının ise içinden bir türlü çıkamadığı geçmişten dem vuruyordu yine duvardakilerden biri…

“Hayır! Ben Asım Bey değilim, sizi dinlemek istemiyorum. Sağ olun hanımefendi. Sağ olun beyefendi. Sen de sağ ol anne, seni dinlemekten hiç sıkılmam ama bugün değil, lütfen!”

Kulaklarını elleriyle kapatıp duvardaki fotoğraflara arkasını döndü Salim. “Bok kurtulursun sen bu duvardaki ölü gözlerden! Nerede sende o yürek Salim Efendi!”

Fotoğrafları tümden toplayıp çöpe atacaktı. Güç bela zapt etti kendini. Giyinip kuşandı, dalgalı savruk saçlarını özenle taradıktan sonra dairenin kapısını bir hışımla çekti. Tüyleri kabarmış bir kedi, Nur Apartmanı’nın kapısının önündeki boş mama kabının etrafında dönüyor ve miyavlıyordu. Ayağının ucuyla dokunsa sırnaşacaktı. Dokunmadı. Dün olsaydı bir koşu eve gidip yiyecek bir şeyler getirirdi kediye. Getirmedi. Açlığa da yalnızlığa da varsın alışsın. Hayvana hiç ilişmeden, paspasın etrafından dolanarak apartmandan çıktı.

Zalim kıştan çıkmış hınca hınç bir insan kalabalığı Nişantaşı sokaklarını doldurmuştu. İçine doğduğu bu sokak, bu mahalle, bu şehir Salim’e yabancıydı. Sevemiyordu Salim, bu deli gibi koşturan insanların birini bile sevemiyordu. Esnafın selam verişinde, içini ısıtabilecek bir içtenlik yoktu. Işıklı, renkli vitrinler gözlerini almıyordu. İçindeki karanlık çukur zaman aktıkça derinleşiyordu sanki. Salim kötü. Salim bir hiç. Durgun, kör ve sağır. Üstelik dün gece sabahı sabah etmişti yine. Öylece çıkmıştı evden. Aç biilaç, susuz, uykusuz. Şehrin tekmil karanlığını sırtlamıştı. Beli eğilmişti, yüzü yerdeydi.

Yürürken içindeki karanlık uzayıp bir gölge gibi düşüyordu arnavutkaldırımına. Gölgesi, çelimsiz bedeniyle boy ölçüşerek onu alt etmeye yer arıyordu sanki. Başka bir dünyadan gelmiş gibi upuzundu. Yüzü aydınlık bir beyazdı. İri, yeşil gözleri, babasının patlak gözlerine hiç benzemiyordu.

Meşin ceketinin ceplerini yokladı, aradığını bulamayınca pantolonun yan ceplerine davrandı. Yaşasın! Oradaydılar! Hiç ondan taraf olmasalar bile zarlarının olmadığı bir dünya düşünemiyordu. Sevinçle avucuna aldı onları, dudaklarına götürerek sesli bir öpücükle selamladı. Sonra tekrar cebine koydu. Kayıtsızca gülümserken kıvrık siyah kirpiklerini kırpıştırdı.

Delibozuk adımlarla yolları arşınladı. Aradığı fotoğraf stüdyosunu bulunca telaşla içeriye girip meramını anlattı.

“Fotoğrafları nerede kullanacaksınız?” diye sordu fotoğrafçı.

“Bir önemi yok. On iki adet büyük boy fotoğraf istiyorum. Dört metrelik bir duvara asılacak hepsi. Ona göre çerçeve yapmanız mümkün mü ?”

Paranın kokusunu alan fotoğrafçının gözleri yuvalarında döndü;

“Elbette. Çok güzel çerçeveler geldi. Fotoğrafları çekelim, az beklerseniz halledebilirim.”

İlk birkaç poz, herkesin çektireceği gibi sıradandı. Sonra fotoğrafçıyı durdurup, arkadaşına bir sürpriz yapacağını ve çılgın pozlarla onu şaşırtmak istediğini söyledi.

Fotoğrafçı ‘peki nasıl isterseniz?’ dercesine başını salladı. İlk fotoğrafta kocaman bir kahkaha oldu Salim. İkincisinde dehşet saçan bir canavar. Birinde Einstein gibi dilini çıkarırken öbüründe Dali gibi deli-dâhi bir poz verdi. Bir diğerindeyse en az Van Gogh kadar esrik, aşkla öpücük gönderdi. Böyle böyle tam on iki poz…

İşi bitince ellerinde birbirinden farklı on iki fotoğrafla çıktı. Fotoğrafçı onun ardından gözlerini kısıp düşünceli bir tavırla baktı. Başını iki yana sallayarak ‘Tuhaf bir genç adam!’ diye mırıldandı.

****

Zihninde koyulaşan karanlıktan evin yolunu kestiremedi Salim. Ne tarafa gideceğini bilmeden bir saat kadar dönendi durdu sokaklarda. Kan ağlayan bir yürek usul durur mu? İki elinde fotoğraflar yol boyu ağladı. Tabanları acıyordu. Elindekileri yere bırakıp bir duvarın dibine çöktü. Gözünün yaşıyla tatlanmış dudaklarını uzun uzun emdi.

Güzel bir kız gördüğünde eteğinin altına sızmaya çalıştığı o deli dolu, kayıtsız günler düştü aklına… Zeynep… İstiklal Caddesinin meşhur bonmarşe bebekleri gibi süslü püslü, kimseden aşağı kalmaz bir güzellik. Salim ise üniversitenin en civan delikanlısı o vakitler. Kalbinin kapıları henüz sürgülü değil. Tepeden tırnağa, sırılsıklam, zil zurna âşık, üstelik aşkından kül. Evlenmek niyetiyle gözünü karartıp babasının karşısına çıkardığı tek kız Zeynep. Asım Bey’in o boyun eğmez kibriyse âşıkların önünde yıkılmaz bir duvar...

Gençlerin evlenme arzusunu duyunca babasının patlattığı o uzun kahkaha ve ardından söyledikleri, Salim’in kulaklarından hiç gitmemişti: “Bizim oğlanla evlenmek istediğine bakılırsa, senin de akıl tahtanda var bi noksanlık…”

Babasıyla tanışmalarının ertesi günü ellerini sıkı sıkıya değil, her an gidecekmiş gibi parmağının ucuyla tutmuştu genç kız. Aralarında kalın boşluklar oluşmuştu. En nihayetinde bir sabah, ince topuklarını Salim’in yüreğine vura vura gitmişti. Zeynep’in gittiğine inanamamıştı önce. Aşk onun gönlüne artık Antarktika kadar uzaktı.

Doğduğu günden beri gördüğü bu en güzel düşü anımsayınca, “Ah Asım Bey ah…” diye iç geçirdi. Çöktüğü yerden kalktı. Yerdeki fotoğrafları görünce keyfi yerine gelir gibi oldu. Toparlanarak Nur Apartmanı’ndaki kasvetli evine döndü. Kapıdan girer girmez babasının duvarda boş bıraktığı yere kendi fotoğraflarını yerleştirdi. Asım Bey eve döndüğünde onları görünce suratının alacağı şekli hayal etti. Yıllar sonra ilk kez kahkahalarla güldü.

Sonra derin bir soluk alıp duvardaki fotoğrafları seyre koyuldu. Annesinin ona hasretle bakan ölü gözlerine tesadüf eder etmez böğüre böğüre içini boşalttı:

“Nasıl bir dünya burası anne? Nasıl bir dünya? Ne bir tek canlı, ne bir anlam, ne varılacak bir nokta ne de gidilecek bir yer. Yanında bir ömür huzurla yatabileceğim bir sevgili. Gölgesi güven veren bir baba. Başı okşanası bir çocuk. Uzakta da olsa var olduğunu bildiğim bir kardeş. Bu hayatı ben mi seçtim anne? O duvardan bakılınca öyle mi görünüyor? Ben doğduğumda kulağıma ismimle beraber üflenen hikâyeyi bilmiyorsun, kaderden bihabersin. Ah Emine Sultan. Kimse bilmiyor ama bu karanlık, bu mânâsız hayat, bacaklarını açmış içimde kıran kırana sevişiyor ve kendi kasvetini bulaştırıyor üzerime. Oraya gömülüyorum. O karanlık deliğe. Yapış yapış bir sıvı kaplıyor ruhumu. Senin rahminde henüz dünyaya gelmemiş cenin oluyorum ve yine doğuyorum. Senden ricam, lütfen beni bir daha doğurma anne!”

Aklı başına geldiğinde söylendi: “Nerede kaldı bu adam? Kaçırmasını hiç istemem doğrusu.” Duvardaki ölü gözlere pis pis sırıtarak odasına çekildi. Kapısını içerden sürgüledi. Hâlâ gündüzdü ama ev karanlıktı, kapkaranlık. Cıvıltılı sokakların sesi içeriye sızmıyordu. Garip bir sessizlik ele geçirmişti ışıksız odasını. Ayaklarını altına alıp yere çöktü. Aklındaki işin üstesinden gelmek için artık tek yapması gereken zarları atmaktı. Cebindeki zarları çıkarıp salladı. Nerede benim düşeşlerim? Zarlar önce havada, sonra döne döne yerde…

Uygun adım, marş ve dur! “Hep yek. Terk etti herkes beni tek tek…”

Gelen zarları şaşkın bakışlarla süzdü Salim. Niye şaşırdın ki? En azından hayattan daha adil, zarın kaç yüzü olduğunu biliyorsun, istediğin düşeşe ulaşman yalnızca otuz altıda bir ihtimal. Hadi kolaysa, hayatın kaç yüzü var onu hesapla.

Kafasındaki hesap, büyüdü de büyüdü. Derken Salim’i el birliğiyle yuttu. Geçmişin içine düşüp kaybolmamak için çırpındı durdu. İçinden çıkılamaz bir hâldeydi nafile geçmiş…

Üniversiteyi kazandığının altıncı yılı... Babası siyah parlak kumaştan yapılmış geniş kollu bir makamdı. Herkesin önünde eğildiği, hiç düğümü olmayan, düğmesiz bir cübbeydi. Hep temizdi, hep ütülü, hep sade.

“Eşeği bağlasam dört senede mezun olurdu ama sen olamadın,” demişti o gün Asım Bey. Oğlunun eksiklikleriyle kendini tamamlıyor, büyük çok büyük bir insan oluyordu sanki.

Büyük ya, çok büyük bir insan şu Asım Bey, dedi içinden Salim. Başka bir Asım Bey düşündü; şöyle küçük biri, yarım yamalak, pek kusurlu… Çok hoşuna gitti bu. Sevinçle bir kez daha hiç ondan taraf olmayan zarları salladı. Nerede benim düşeşlerim? Zarlar önce havada, sonra döne döne yerde…

Uygun adım, marş ve dur! “Dubara. Tüh bak baba! Oyun gidiyor bağıra bağıra…”

Ah be Asım Bey! Anlaşılan bugün pek iyi günümde değilim. Gerçi barbut bu, sağı solu belli olmaz. Kim her defasında istediği atışı tutturabilmiştir ki? Nasıl olsa istediğimi alana kadar hep bir başka yüzünü gösterecek zarlar… En güzeli elimdeki atışı hakkıyla yapmak olsa gerek.

Tıpkı hayat gibi ya dedi muzipçe gülerek Salim, o ana değin hayatın kaç yüzünü görmüş olduğunu hatırlamaya çalıştı. Gözünün önünde bölük pörçük bir resim belirdi.

Şehvetli diri kalkık memeli kadınlar. En iyi yaptıkları şey ortalıktan toz olmak diyerek burun kıvırdı hepsine. Dumana boğulmuş odalarda, yatağının kenarında, öylece bir başına uzanan çıplak yalnızlıklardı kadınlar; sulu göz, ağlak, zırıl zırıl. Pantolonun içinde atan bir nabız gibiydiler. Zeynep’ten sonra hiçbirini oradan alıp kalbine taşımamıştı. Tohumlarından birini bile bu kadınlara bırakmamaya ant içmişti. Döl dediğin şey, onunla bir kez daha doğmak değil de neydi?

Heyhat yeniden doğmayı isteyen kim! Sağ avucunu öperek zarları salladı yine. İçinden de geçirdi: Hadi oğlum bi düşeş! Zarlar önce havada, sonra döne döne yerde…

Uygun adım, marş ve dur!

Kısa bir sessizlik, sonra, “Şeş Cihar. Yine ne bağırıyorsun kafamın içinde car car…”

Düşünceler kafasının içinde dönüp dolaşırken etrafındaki hayat yutuyordu Salim’i. Kocaman bir ağzı olan bir canavardı hayat. İnsana diyeceği hiç bitmeyen, aynı sözleri dedikçe de dilinde tüy yerine korkunç sırlar biten bir canavar.

Zarları bir kez daha atmadan evvel şöyle bir gözden geçirdi hayatını. Çarpık ilişkiler, bir çorap söküğünden uzun ömrü olmayacak dostluklar... Dünyaya soğuk bir görüntü yükleyen otomobillerin motor hırıltıları. Sevişirken ölen ya da öldüren insanların inlemeleri. Şakşakçıların her devirde duyulan, ‘ya iktidar ya ölüm,’ nidaları. Kendilerine taraf olmayan tüm sesleri susturmuşlar. Emek ve zaman…. Kadınlar ve çocuklar… Hepsi, her şey peşkeş çekilirken zalime, ölüm gibi bir suskunluk hâkim olmuş hayata.

Daire kapısının kilidinde, tam üç kez dönen kalın anahtarın tatlı şangırtılarını duydu Salim.

“Hoş geldin baba. Tam zamanında! Bu büyük günde beni yalnız bırakmadığın için önünde eğiliyorum bak. Hiç kaçırılır mı böyle bir eğlence!” Sonra ölgün gözlerle elindeki zarlara baktı. Babası da oyundaydı işte! Hem de ilk kez Salim’in kurduğu oyunda!

Asım Bey toplayıp getirdiği yeni fotoğrafları, konsolun üzerine bıraktı. Ölen arkadaşından kalan ne varsa toplamış olmanın hazzıyla kalbi kuş gibi sevinçle çarpıyordu. Büyülenmişçesine baktı arkadaşının fotoğraflarına. Onları da koyacaktı şimdi duvardaki ölü gözlerin yanına, daha da sağaltacaktı ürkünç yalnızlığını. İçinde dönüp durduğu o koca boşlukta açılacaktı başka bir kapı. Saatlerdir dışarıdaydı. Susamıştı. Mutfağa gitti.

Hey gidi Asım Bey. Mahkeme salonlarında çınlayan davudi sesiyle, bir zamanların nam-ı diğer Serbaz Asım Bey’i. İfadesiz yüzüyle orta boylu bir adamdı. Tüm yaşamı boyunca başarısızlık nedir bilmemişti. Karısı Emine Hanım’ı kaybedince aklı bir hoş olmuş, içine kapanarak günlerce çıkmamıştı odasından. Çıkar çıkmaz da toplamıştı eşinin fotoğraflarını. Evin duvarlarını o fotoğraflarla bezemişti. Haftalarca boş boş bakmıştı karısının duvardaki ölü gözlerine. Sonra o gözlerde ne bulduysa artık, ölen başka insanların fotoğraflarına da musallat olmuştu. Tanıdık, tanımadık, bir sürü ölünün fotoğraflarını toplamıştı evde. Teşvikiye Camisi’ni suyolu yapıp cenazelerden çaldığı fotoğraflarla kaplamıştı evin duvarlarını. Ara sıra çaktırmadan atıyordu bazılarını Salim, dayanamıyordu bu kadar ölü göze. Koskoca Asım Bey, duvardaki boşlukları fark edince çocuk gibi ağlıyordu. Kim olsa acırdı, ama Salim babasının solmuş ıslak gözlerinden tuhaf bir keyif alıyordu.

Asım Bey suyunu içtikten sonra sevinçle atıldı fotoğrafları asmak için hazırladığı duvara. Sonra birden yüzü asıldı. Titrek sesiyle güç bela seslendi:

“Salim, oğlum! Bu duvara Engin Amca’nın fotoğraflarını koyacağımı biliyordun. Neden astın bunları deli çocuk, neden?” Salim’in tüm fotoğraflarını söylenerek tek tek topladı duvardan. Oflaya puflaya oğlunun odasının kapısına dayandı. Kapı kapalıydı. Eliyle bir iki vurdu. Açılmadı. Açmaya yeltendi. Kilitliydi.

“Salim, oğlum! Orada mısın? Açsana. Al şu fotoğraflarını Allah aşkına!”

“O duvarda bile mi yerim yok?”

“Hııı????”

“Bir de senin için atayım şu zarları ne dersin?”

Hadi gel be artık düşeş, yeter süründürdüğün. Zarlar önce havada, sonra döne döne yerde…

“Düşeş! Oh be!”

“Ah baba, bak senin şansına geldi! Tam on ikiden vuracağım sonunda!”

Önce Salimin kahkahası duyuldu. Sonra bir patlama sesiyle sarsıldı duvardaki ölü gözler, yeni misafirlerine yer açtılar usulca. Asım Bey’in artık çok fotoğrafı vardı. Birbirinden farklı tam on iki poz…

Ertesi gün tüm sesleri bastıran bir ses, “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diyerek yükseldiğinde Nur Apartmanı’nın önündeki kedi, boş mama kabına ısrarla vurarak ince ince miyavlıyordu.