• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Efradını Cami Ağyarını Mani

"Herkese yaşadıkları günün hesabını sorarken benim omuzlarıma gelecek günlerimin sorumluluğunu yükler. Ben ise cevabımın oluşturacağı tepkiden korkuyorum. Bu yüzden şimdilik hiçbir şey bilmiyorum."

Armağan Can

"O gün bugündür, acemi bir ip cambazı gibi hep hayattaki dengesini aramakla meşguldü." Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Her şey Ağustos ayının on sekizinde saatin günü değiştirmeye iyice yaklaştığı dakikalarda gerçekleşti. Yaptıklarıyla zaten günümü yeterince zorlaştıranlar bir de geceme mum diktiler. Bir dilek dile ve üfle, dediler. Tek dileğimin günün bitmesi olduğunu bildikleri halde beni daha da çaresiz bir karanlıkta bıraktılar.


Evde tam altı kişi yaşıyoruz. Annem, anneannem, babam, babaannem, ablam ve ben. Babam günün çoğunu dışarıda geçirir. İş, iş sonrası arkadaşlarıyla kahvehanede oyun, sohbet ile günü doldurur. Geri kalan kısacık zamanı da uykuya verir. Annem, her şeyi yetirmeyi başaran bir büyücü gibidir. Evin tüm kalabalığına yer yetirir, herkese zaman yetirir, tek maaşın girdiği eve parayı yetirir, günü, neşeyi, birliği her şeyi yetirir, bitirir ve biriktirir. Öyle olmasa bu kumaşları nasıl alacak, nerede, hangi zamanda bu güzel kıyafetleri dikecek, bizleri donatacak. Ablam, ince narin yapısıyla devamlı hasta olan, hassas kalbi ile herkese kapılan, duygusal, nazlı bir kızdır. Bir manifaturacıda çalışır. Hiç para aldığını görmedik. Arada annemin çok sevdiği kumaşlar, düğmeler, ipler getirir. Zaten üç gün işe giderse üç gün evde hasta yatar. Dükkânın sahibi bizim ahretliklerin arkadaşıdır. Babaannem ve anneannem birbirlerine “Ahretlik” diye seslenirler. Anneannem bu kelimeyi söylerken ilk heceden sonra neredeyse koca bir ünlem büyüklüğünde iç çeker “Ah!retlik.” Babaannem ise cilveli üç hece ile kelimeyi şakıtır “Ah-ret-lik.” Bir konu hariç çok iyi anlaşırlar.


Aslında evde herkesin anlaşamadığı tek konu benim ileride hangi mesleği olacağımdır. Ben Menekşe. Saçlarımı mor renge boyatsam ve büyükçe bir saksının içine otursam tam anlamıyla bir menekşe. Yüzümde doğuştan gelen bir hastalıktan kaynaklı ton farkları vardır. Gözlerimin ve ağzımın çevresi beyazdır. Böyle olunca aslında normal renkte olan burnum sanki biraz sarı gibi kalır. Kulaklarım kepçe, gözlerim yukarıya doğru biraz çekiktir. Bir şeye şaşırsam ve ağzımı biraz açsam yüzüm benden uçup gidecek gibi olur. Saçlarımı hiç toplamam. Omzumun hizasında dümdüz kesilmiştir. Sesim ise çok güzeldir. Evdeysem veya şarkı söylerken yüzüm görünmüyorsa ses tellerim akordu yapılmış bir enstrüman gibi kusursuz bir ses verir. Kendim için şarkı söylemediğim zamanlarda ahretliklerin istedikleri türküleri sırayla söylerim. Anneannem dertli türküleri sever. Ah çeke çeke dinler. Babaannem ise daha eğlenceli türküler sever. “Kalk Ah-ret-lik oynayalım” der. Annem ve ablam alkışlarla ritim tutarken bu iki dost halının üstünde yavaş hareketlerle dönerler. Akşam yemek sonrası ev sessizleşir. Dualar, dikiş makinesinin sesine; ablamın heyecanla okuduğu aşk romanının hızla çevrilen sayfasının sesi, benim test çözerken kalemimin çıkarttığı sürtünme sesine eşlik eder. Babamın kahvehaneden geliş saati yatsı namazı sonrasıdır ve herkes onu bekler. Ceplerinde kaç yaşında olursak olalım iki kızı için şeker, sakız veya kuruyemiş taşıyan, sıralaması değişmeden hep aynı soruları soran bir adamdır. “Anacım nasılsın, ya sen anne? Hanım ne yaptın bugün? Kızım işe gittin mi? Menekşe ne olmaya karar verdin?” Soruların arasındaki uçurum yıllardır. Herkese yaşadıkları günün hesabını sorarken benim omuzlarıma gelecek günlerimin sorumluluğunu yükler. Ben ise cevabımın oluşturacağı tepkiden korkuyorum. Bu yüzden şimdilik hiçbir şey bilmiyorum. Zaten tüm ev halkı benim yerime her şeyi biliyor. Doktor oluyorum. Beyaz önlüğüm ile şifa dağıtıyorum. Ama hep önce ağrıyan bacakları, romatizmaları iyileştiriyor, yükselen tansiyonları düzenliyorum. Öğretmen oluyorum. Hemen bizim sokaktaki sarı badanalı okula atanıyorum. Küçüklerle gün içinde yaşadıklarımı her gün evdekilere uzun uzun anlatıyorum. Mühendis oluyorum. Kafamda beyaz baret ile inşaatta dolaşıyor, ustabaşılarının omzunu sıvazlayıp, yaptıkları işten dolayı onları tebrik ediyorum. Modacı oluyorum. Hep en olmadık renkleri birbiriyle uyumlu kılıyor, kocaman düğmelerin olduğu elbiseler dikiyor bir de bu elbiseleri ablamın sırtında tüm dünyaya tanıtıyorum. Ben herkesin isteklerinin bileşkesi oluyorum.


Benim hayallerimi ise Turizm Animasyon bölümü süslüyor. Edebiyat öğretmenimiz gittiği tatili anlatırken laf arasında bahsetmişti. Teneffüste bitmeyen sorularımla temel birkaç şey öğrenmiştim. Animatörler yaptıkları makyajlarla yüzlerini görünmez kılıyorlar, şarkılar, türküler söylüyorlar, gülüyorlar ve çok güldürüyorlardı; ritim, dans, el sanatları öğreniyorlardı. Ben bu yaşıma kadar zaten bu eğitimi almıştım. Benim ben olabilmem için gerekli olan her şey bu meslekteydi. Ağustos ayının on sekizi üniversite tercihlerinin son günüydü. Sınavdan aldığım puan ahretliklerin doktor, öğretmen hayallerine, babamın mühendis, anne ve ablamın modacı hayallerine yetiyordu. Tercihlerin yapılacağı dokuz gün babam iş çıkışı evdeydi. Herkes kendi listesini yaptı. Kimse bana sormadı. Tercih süresi biterken evdeki heyecan ve gerilim çok yüksekti. Oysaki ben ilk gün tercihlerimi yapmıştım. Sürenin bitmesine saatler varken yaptığım listeyi bulan annem, salonda yüksek sesle okuyan ablam, yüzü kararan babam ve aynı diz dövmeyle ahlayan ahretlikler bana bakarken, bazı durumlarda kimseyi güldüremeyeceğimi öğrendim. Mumu üfledim. Sahnenin ışıkları söndü. Birden tavanda bir ip belirdi. Pembe elbisemle ben göründüm. Ellerimde ekru renkte eldivenler vardı. Yüzümde kocaman bir gülümseme ile küçük bir baş selamı verdim. Bir hamle ile ipe ulaşacağım basamağa çıktım. Karşımdaki kalabalığı göremiyordum. Sadece o an vardı. Kuracağım ve koruyacağım dengeye odaklanmıştım. Yersiz bir söz, bir iç çekiş, bir ses tüm dikkatimi dağıtabilir, beni yerle bir edebilirdi. Kalabalık nefesini tutmuştu. Bu ana uzun uzun hazırlanmıştım. Saçlarımı kullandığım birçok tel tokayla topuz yapmıştım. Saatlerce süren bir makyajla güzelleşmiştim. Şimdi bir menekşeden çok müge çiçeğine benziyordum. Dokunsalar dağılacak, çok narin ve hassastım. Uzaktan müziğin sesi duyulmaya başladı. Kalabalık beklemenin verdiği sabırsızlıkla küçük sesler çıkarıyordu ki müzik yükseldi. Ben eşsiz sesimle müziğe eşlik ederken basamak ayağımın altından kaydı. İp boynuma dolandı…