• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Elim Kolum Yanıyor

"Derin kuyulara düşer, peşimdeki bıçaklı katilden kaçardım; bazen üzerimdeki adamı iter bazen de kendi ölümüme ağlardım."

Esra Kahya

Tüm vücuduma yapışıp kalan bir kâbusun ağırlığıyla uyandım. Yataktan kalkar kalkmaz perdeyi açtım. Gök doldu odaya, biraz sakinledim. Ellerim hâlâ sıcaktı ve saçlarım yanık kokuyordu sanki. Münevver halamı anımsadım, kötü bir rüya gördüğünde pek telaşlanır, can havliyle bağırırdı “Gülten, banyodaki tası suyla doldurup bahçeye koş,” diye. Halamın sesindeki korku ve heyecan bana da bulaşırdı, tası kaptığım gibi bahçeye atardım kendimi. Erik ağacının dibinde bir elini yüreğine koyar, diğer eliyle de mırıldandığı duaları dudaklarından alıp etrafa dağıtırdı. Göremediği ve manasını bile bilmediği Arapça harfleri “Hu,” sedasıyla eriğin yaprakları arasından tüm dünyaya üflediği vakit herkesi ve her şeyi kötülüklerden koruduğunu sanırdı.

Geceliğinin eteklerini iç donunun kenarına sıkıştırıp romatizma ve varisten mütevellit bacaklarını güçlükle büker ve kafasını toprağa olabildiğince yaklaştırıp “Yavaş yavaş dök bakalım suyu,” derdi. Onu böyle görünce elimdeki banyo tasından efsunlu sular akıyor zannederdim. Halam gecesini karalayan kâbusu suya harfiyen anlatırdı, ben de duyabilmek için eğilirdim. O anlattıkça sahneler canlanırdı gözümde. Derin kuyulara düşer, peşimdeki bıçaklı katilden kaçardım; bazen üzerimdeki adamı iter bazen de kendi ölümüme ağlardım. Halamın rüyaları beni heyecanlandırdığı kadar korkuturdu da. Annem sürekli tekrarlanan bu durumdan bıkmış olacak ki “Geceleri okumadan mı yatıyorsun Allah aşkına? Ne bu böyle her gece karabasanlar? Git de Fındık Hoca’ya okut kendini, bana pek iyi geldi,” diye çıkıştı. Halam bir umudun peşi sıra hocanın evini ince yol belledi, muskalarla yattı kalktı. Ama o melun kabuslar halamı bir türlü bırakmadı.

“Kötü rüya görünce suya anlatacaksın. Su onları alıp gidecek toprağa. Topraktan denizlere, denizlerden bulutlara… Kaybolup gidecek tüm gördüklerin ve rahatlayacaksın,” derdi bana. Aklıma yatmazdı, bulutlara giderse yağmur olup tüm dünyanın üzerine yağma ihtimali vardı. İşte bu ihtimal yüzünden ilk çocukluğum hep korku içinde geçti. Geceleri yorganı kafama kadar çekiyordum ki bulutlar halamın kabuslarını benim üzerime yağdırmasın. Yorganın altında nefessiz kaldıkça da uyku hummaları içinde dalamadığım uykularda boğuluyordum. Büyüdükçe daha da şiddetlenen bu kabuslardan onları suya anlatarak kurtulmayı da denedim ama olmadı. Hatta işler daha da kötüye gitti. Kabuslu suyu döktüğümüz erik ağacının meyvelerinden yiyemez oldum, her gece uyumadan önce anneme “Benimle yat,” diye ağlayıp sızlanmaya başladım. Annem hep senin yüzünden, diye halama kızdıkça halam bu musibetin büyüden başka şey olmadığına annemi ikna etti. Annem ve halamın ardı sıra Fındık Hoca’nın rutubet ve gül suyu kokulu evinde buldum kendimi. Bilmediğim ve anlamadığım bir lisanda tekrarlanan sözler kulağımdan içime doğru akarken karşımda biteviye sallanan adı Fındık kendi zebella bir adam ve suratıma üflenen ekşi nefes kokusuyla bir saat kaldığım o evden çıktığımda daha da artan korkularım içimi kemirirken keçi kılına sarılmış muska da boynumu deli gibi kaşındırıyordu. Ölmüş bir hayvanın derisini gerdanımda taşıyordum ve çok pis kokuyordu. Yol boyu ağladım, ağladım…

İnsan alışandır. İyi ya da kötü her şeye alışır insan. Ben de Fındık Hoca’nın efsunlu muskasına pek çabuk alıştım. Öyle ki banyoda bile boynumdan çıkarmadığım, beni gerçek ve rüya tüm kötülüklerden koruyan muskaya uhrevi anlamlar yükledim. Biraz yoğunlaşabilsem alemlerin kapısını bana açacaktı sanki muska, gidip gelecektim diğer tarafa.

Bazı zamanlar sofrada yemeğe kaşık çalmayı bırakıp sağ elimle muskamı tutar; gözlerim kapalı dudaklarım yarı aralık bir şeyler mırıldanırdım. Annem bu hallerime sinir olur “Bana bak, boynundaki tuttuğum gibi koparırım. Bırak şu ecinnili hareketleri,” diye elime koluma vururdu.

Olacak bu ya, ben erenler diyarına karışamadan muskam kayboluverdi. Okulda mı düşürdüm yoksa yolda mı bilmiyordum. Birkaç gün telaş içinde muska aradığımı hatta tüm mahalleyi ayağa kaldırdığımı anımsıyorum. Halam daha da yaşlanmış ve kâbusları seyrelmiş bir bilge edasıyla aramanın faydasız olduğunu çünkü bunun bir kayboluş değil, terk ediş olduğunu söyledi. Muska artık bedenimden gitmek istemişti, ben büyümüştüm ve iyileşmiştim. Bazen duymak istediğimiz cümleleri zikredenlere sorgulamadan inanırız ya, işte öyle bir açlıkla inandım halama. Başka da çarem yoktu aslında. Ne hikmetse muskanın yokluğunda kötü rüyalarım daha da azaldı, uykularım derinleşti fakat bu sefer de lanet bir kehanet yapıştı düşlerime. Çok sık kâbus görmüyordum, düşlerim eskisi gibi ağır ve kaygı verici değildi ama daha beter bir şey oldu, gördüğüm kabuslar gerçekleşmeye başladı. Rüyamda hırsızlar tarafından kovalandım, ertesi gün karşı komşumuzun evi soyuldu. Başka bir gece toprağın altında nefessiz kaldım, Müberra halamın küçük oğlu enkaz altında kaldı. Sağ elimin koptuğunu gördüm, iş arkadaşım elini babasının bilmem ne makinesine kaptırdı… gibi bir sürü elim ve ürkütücü hadise.

Kabuslarla baş etmenin, onların gerçeğe dönüşmesinden daha kolay olduğunu anladım. Muskamın peşine düşmek geldi aklıma. Bütün bunlardan bihaber olan anneme Fındık Hoca’yı sordum. Pişmanlık dolu bire sesle “Neydi o günler. Halanın aklına uyup da hacı hoca gezmeler, büyü bozdurmak için döktüğüm paralar, el kadar çocuğun şifasını muskada aramalar. Ah yavrum bende de hiç akıl yokmuş. Şimdiki aklım olsa… Hem nereden geldi aklına rahmetli,” deyince medet kapıları yüzüme kapanıverdi, Fındık Hoca ölmüştü.

İlaçlardan destek almamı önerdi Zehra, onu da denedim ama bir pelte gibi dolaşmak da bana göre değildi. Sonra bu gerçek yokmuş gibi davranmaya alıştım. Kâbus ertelerimde gökyüzüne bakıp bulutlarla konuşmayı, defet şu laneti demeyi adet edindim. Halamın suya anlatıp da bulutlara gönderdiği kâbusları ben hiç oyalanmadan direkt bulutlara anlatmayı daha aklı selim bulmuştum.

O sabah da ellerim cayır cayır yanarken ve saçlarımdan genzime dolan is kokusu midemi kaldırırken yapmak istediğim tek şey olacak olan her neyse olup bitene kadar uyumak ve kötü bir şey duymamaktı. Zihnim mi daha yorgun kalbim mi mukayesesinden Zehra’nın telefonu ile sıyrıldım. Bir insan nasıl bu kadar hayat dolu olabilirdi ki? On gün önce nikahtan dönmüş, aldığı yeni eşyaları bit pazarında satmış da zerre üzüntü duymamıştı. “Şeytan görsün yüzünü,” dediği eş namzedi U. nikah salonunun kapısında oturmuş “Ben şimdi ne diyeceğim millete,” derken Zehra “Onu bana küfrederken düşünecektin,” diyerek gelinliğinin eteklerini topladığı gibi taksiye atlayıp gitmişti. Tabi ben de peşinden, doğruca annesinin evine.

Dede yadigarı iki katlı ahşap evlerine ne vakit gitsem içim gıdıklanır, tüm organlarım kahkaha atmak isterdi. Çocukluğumun yaşanmamış ve mutlu günlerini anımsatan bir şeyler vardı bu evde. Önce keskin ahşap kokusunun bana dedemin atölyesini anımsattığını sandım ya da Zehra’nın annesi Şerife teyzenin hurafelere düşkünlüğü ile halam arasında ilinti kurdum. Ama yok, değildi. Evin girişindeki merdivenlerde başlayan sevincim geyikli duvar halılarının içinden geçer, tüm ormanın coşkusunu da alıp sundurmaya kadar giderdi. Ben de onun peşinden…

Benim her gidişimde Şerife teyze pişi mayalar, çaydanlığın altını hiç beklemeden açardı. Mutfakta bir perde ile kapatılmış küçük ocakta kokusu tüm kasabaya yayılan pişiler kızartırdı. Tarifini sorunca da “Hüneri benden bilme ah yavrum, marifet odun ateşinde,” der ve bilmem kaç yüzyıllık ocağına methiyeler düzüp çocukluğundan girdiği ilk gecesinden çıktığı anılar düzerdi bize.

Zehra’nın nikahtan vaz geçtiği günün ertesinde Şerife teyze ağlamaktan şişmiş gözlerle uzun uzun nasihatler verdi ikimize. Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla kavlinden ettiği lafları Zehra’dan çok ben dinledim. Çünkü Zehra hoyrattı, o istemediği sürece kimse ona bir şey yaptıramazdı. Annesi istiyordu ki Zehra U. İle barışsın, eşyalar mevzu bahis değil yenileri alınsın. Zehra’nın bir koruyanı kollayanı, başını sokacak bir yuvası olsun. Üstünü kapattım zannettiği tüm cümlelerin altında ayan beyan görünen buydu. Yarın bir gün ölüp giderse gözü arkada kalmasın…

Bütün bunları çok kez konuştum Zehra ile ama Nuh dedi peygamber çıkmadı ağzından. “Çok istiyorsa annem evlensin,” dedi. Sustum. En yakın arkadaşım da olsa hayat onundu ve tek kullanımlıktı. “Tamam U. İle barışmayacaksan barışma da şu yolculuk işini ertele bari,” dedim. “Gel yarın bir şeyler yiyelim, orada ütülersin kafamı,” dedi. “Tamam,” dedim, “Yarın öğlen Matruşka’da.”

İşte o günün sabahı Zehra telefonda ben çıkıyorum, çok oyalanma dediğinde ben erik dalının dibine sinmiş çocukluğum kadar aciz bir halde “Geliyorum,” diyebildim. Dolapta gözüme çarpan ilk elbiseyi sırtıma geçirdiğim gibi ardımda bulutlardan umulan medetler ve “hayrolsun inşallahlar” bırakarak Matruşka’ya doğru evden çıktım.

Matruşka izbe bir restorandır, bir kere gidenin ayağı bağlanır oraya. Nedim Usta’nın karışık ızgarasından bir tadan da başka lezzetlere kapatıverir doymak bilmez nefsini. Dost sıcağı ile karşıladı beni Usta, “Seninki aşağıda,” dedi. “Bilmez miyim, hep erkencidir ve kim bilir kaçıncı sigarasını içiyordur,” dedim gülüştük. Merdivenlerden inerken bekletenlere has bir utangaçlık vardı üzerimde ama Zehra’nın umurunda değildi benim geç kalmışlığım. Mekânın kedisini kucağına almış çiçek dalından elbisesi ile bir bahçe gibi görünmüştü gözüme; bir kediye yuva olmuş bir bahçe.

Ağzına doldurduğu dumanı bir nefeste suratıma salıverdi. O “Neler neler anlatacağım sana ve duyduklarından sonra sen de benimle gelmek isteyeceksin. Ama önce karnım doymalı. Sana da oluyor mu, buraya gelince tok bile olsam tüm dükkânı yemek istiyorum,” derken gözüm masadaki kağıtlara takıldı. Sorusunu duymazdan gelip kağıtları sordum, belli ki bir iş çeviriyordu yine. Omzunu silkti, birkaç tutam saç gözlerinin önüne düştü. İçindeki şeytan gülümsedi, gördüm. “Biraz meraklan bakalım,” diyerek Dilaver’e el etti.

“İki karışık ve her telden meze, şöyle koca bir tabak da patlıcan kızartması hem de bol yoğurtlu,” dedi Dilaver. Yüzyıllardır buraya geliyormuşuz da hep aynı şeyi istiyormuşuz gibi. Sahiden de öyleydi. Masadaki küllüğü boşalttı, hafızasına ve dikkatine ettiğimiz övgülerle kabaran koltuklarını da alıp başımızdan gitti. Zehra sigarasını tertemiz küllükte söndürdü. Burnuma birden o koku geldi. Gece düşlerimde genzime dolan ve beni boğan duman yine doldu içime. “Ay,” dedi Zehra irkildi. Şu mereti içmek çok zevkli de söndürürken hep elim kolum yanıyor.

“Elim kolum yanıyor,” dedi beynimde bir ses. Dün gece rüyamda duyduğum o ses. Benim sesim değildi. Zehra’nın sesi de değildi ama tanıdık bir sesti. Elim çantama gitti istemsizce, annemi arayıp sesini duymak istedim o an. Annemin sesi miydi rüyamdaki? Çantamın içinde canhıraş bir halde telefonumu ararken iki şey aynı anda oldu.

Zehra’nın telefonu çaldı ve ben elim kolum yanıyor, diye avaz avaz bağıran sesin kime ait olduğunu buldum. Kafamı kaldırıp ekrandaki yabancı numaranın kim olduğunu “Hayırdır inşallah,” ile sorgulayan Zehra’ya baktım. Her şey çok kısa sürdü. Zehra telefonu açtı, bir çığlık koyuverdi.

Sonrasını söylemese de biliyordum. Ne vakit gitsem beni gıdıklayan o ev yanıyordu ve Şerife teyze duyulmayan çığlıklar atıyordu.

- Elim kolum yanıyor…

Yandı. Eli kolu değil sadece. Varı yoğu, canı kanı yandı… Zehra bir süre bizde kaldı. Annesinin cenazesini kaldıran her evlat kadar dağılmıştı, tuz buzdu, yok kadardı ama vardı işte. Birlikte ağladık, birlikte uyuyamadık. “Bütün bu olanları düşümde gördüm,” demeye dilim varmadı. Vicdanım beni hiç rahat bırakmadı. Ben o kâbusu görmesem Şerife teyze o gün ocağı yakmak için mazotlu bez kullanmayacak, o bez bir anda parlayıp da tüm evi tutuşturmayacaktı sanki. Ben gördüm diye tutuştu işte hepimizin hayatı. En çok da Zehra’yı yaktı.

O, elinde bir valizle trene binerken onu son defa gördüğümü söyleyen lanet iç sesime “kapat çeneni,” desem de yıllar sonra gördüğüm bir kabusla o sesin haklı çıktığını anlayacaktım. O saçma sonbahar gününde Zehra’yı yorgun, yarım ve kırık bir halde bilinmeze uğurlarken el sallayamadım. Başını cama yaslamış, gözleri nemli arkadaşıma uzun uzun baktım. Uzun seneler yetecek kadar baktım… Sonra bir gece, onca zorlamaya rağmen onun yüzünü zihnimde şekillendiremediğim bir gece rüya gördüm.

Rüyamda hiç bilmediğim bir ülkedeydim. Ortasından yeşille mavi arası bir ırmak geçiyordu. Ben boş gözlerle etrafa bakarken elimdeki paketi göğsüme bastırmış, hızlı adımlarla bir yere gidiyordum. Bir apartman kapısının önünde durdum. Titreyen ellerimle anahtarı yuvasına sokup açtım, merdivenlerden aşağı indim, indim… Başımın döndüğünü anımsıyorum ve indikçe azalan havayı. Nefes alamaz bir halde eski, boyasız bir kapının önünde durdum. Kapıyı itip açtım. Tek göz bir odaydı, her yeri dağıtmıştım. Yatağın üzerindeki kıyafetleri, boş konserve kutularını küçük, histerik bir çığlıkla yere fırlattım ve paketi açtım. Üç kutu ilaç çıktı içinden, hayret hasta mıydım?

Zangır zangır titriyordum. Su evet su bulmalıydım. Plastik bir şişenin dibindeki üç beş damla işimi görürdü. Onu aldım, küf ve idrar kokulu yatağa oturup üç kutu ilacı avucuma boşalttım. Bir avuç ilacı ağzıma doldurup şişeyi kafama diktiğimde tüm dünya dinginleşmişti sanki. Yatak yumuşacıktı, karşımda geyikli duvar halıları vardı. Gözlerim iyice ağırlaşıyordu, tatlı tatlı gülümsemeye başladım. Bir geyik halıdan çıkıp etrafımda zıplamaya başladı, onun peşi sıra diğer geyikler de geldi ve pasaklı odam bir orman oluverdi. Sonra pişi koktu her yer, mis gibiydi. Açlığımı hissettim bir anda. Tam kokunun nereden geldiğini anlamaya çalışıyordum ki az öteden kuş cıvıltısına benzer bir ses ilişti kulağıma. Şerife teyzeydi bu. Neşeyle sesleniyordu ben olmayan bana. Ya da ben sandığım bana. O bağırdıkça da sesi ormanda yankılanıyor, kulaklarımı aşıp içime içime doluyordu. Şerife teyze susmuyordu:

- Zehra uyan artık, bak pişiler sıcacık tutamıyorum bile, elim kolum yanıyor…