• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Bu kez Kafka’nın dönüşümü değil

"Sema tahrik olduğunda, gözleri olduğundan daha çekik gözükür. Dudakları, her ayrıntıyı tatmak için birbirinden ayrılır."

Furkan Kemer


"Bu görüş, Madam de Rénal’in gücüne gitti. Julien gelinceye kadar, kocasının nasıl bir adam olduğunu fark etmemişti."

Stendhal, Kırmızı ve Siyah


Değişen bir şey yoktu. Sema hâlâ çok güzeldi. Tutkum ve sevgim aynıydı. Sabah uyandığımda, onu ağzı hafif açık, saçları dağınık hâlde gördüğümde içten içe duyduğum gurur da aynıydı. Böyle bir kadının yanımda olması, bana büyük bir gurur veriyordu. Yanaklarının dudaklarıyla birleştiği yeri öptüm.

Dudakları kızıl ve pembeden mürekkep; yanakları yüzünün kenarlarında, yaratıcı bir sevinç gibi duruyor. Değişen bir şey yok. Evet. Kendimi bir şeylere inandırma seansları düzenlemekle meşgul zihnim. İşleri yetiştiremiyorum. Ofiste bir yabancıyım. Bir şeyler oluyor, bir şekilde ofise gitme zorunluluğum var. Ama yaşadığım bu içsel meşguliyet, her şeyi şeffaf, anlamsız ve çekilmez kılıyor.

Bugün erken uyandım. Haftanın son iş günü. Patrona Whatsapp üzerinden kallavi bir yalan uydurmam gerektiğini hissettim. Bir kahve içerek daha iyi yalan söyleyebilirdim.

Kahvenin demlenmesini beklerken, vücudumu saran kolları hissediyorum.

“Günaydın, güzel çocuk!”

Güzel çocuk. Evet. Sema bunu sık sık söyler. Duyduğumda iyi hissederim. Çıkmayan sakalıma tatlı bir sitem mi? İnce ve küçük burnuma bir nazire mi? Yine aklıma geldi. Bana hiç yakışıklı demedi. Şirin, tatlı, güzel, hoş, kibar…

“Günaydın, sevgilim,” diyerek yanıtladım. Sesim, biraz önce uyandığım için titriyordu, neredeyse heceleyerek konuşuyordum. Instagram’dan tanıştığım Murat, sabah uyandığımda ona ses göndermemi isterdi: “Uyandığında, sesin çok tatlı oluyor. Bana sık sık ses kaydı yolla.”

Murat da bana güzelsin derdi. Midemin biraz üzerinde, anlam vermekte zorlandığım bir uyuşukluk hissederdim.

Kahveden büyük bir yudum alıyorum. Parmaklarım, telefon ekranında telaşla dolanıyor.

Sema’nın annesi duş kabinini silerken düşmüş. Kabin üzerine düşmüş ve cam patlamış. Kesikler ve derin yaralar var. Bugün ofise gelemeyeceğimi üzülerek belirtiyorum.

Bence gayet inandırıcı. Pazartesiye kadar işe gitmeyecek olmanın heyecanıyla canlanıyorum. Sema’yı kucaklayıp tezgâhın üzerine kaldırıyorum. Dudaklarının ıslaklığı başımı döndürüyor. Onu kucaklayıp yatak odasına götürüyorum. Dakikalar önce burada, hareketsiz yatıyorduk. Şimdi, yatak oraya buraya savruluyor; yorgan ve çarşaf ayaklarımızın altından kayıp gidiyor.

Sema tahrik olduğunda, gözleri olduğundan daha çekik gözükür. Dudakları, her ayrıntıyı tatmak için birbirinden ayrılır.

Pijamasını sıyırıyorum. O da benim tişörtümü çıkarıyor. Hep yaptığı gibi, dudaklarımı ısırıyor, kılsız, beyaz gövdemi sarıyor elleriyle. Sema’nın bana sarılması, sahiplenmesi çok tahrik ediyor beni.

Pijamamı ve kırmızı transparan boxerımı çıkarıyor. Aralık dudakları, sertleşmemiş aletime yaklaştıkça panik oluyorum. Diliyle sarıyor, emiyor, yalıyor, ıslatıyor…

Sertleşmiyor.

Bana bakıyor. Sonra tekrar aşağıya iniyor bakışları. Büyükçe diliyle beni sertleştirmeye çalışıyor. Mahcubiyet duyuyorum. Yatırıyorum onu. Üzerine çıkıyorum. Kafamı bacaklarının arasına sabitliyorum. Titriyor, kıvranıyor, bacaklarıyla kafamı sıkıştırıyor. Sertleşmiyorum. Olmuyor.

Murat’a ses göndermek istiyorum, sesim titriyor; onun en sevdiği tonda.

Ama devam etmeliyim. Dilim, yerini parmaklarıma bırakıyor. Dairesel hareketlerle Sema’yı kıvrandırmaya devam ediyorum.

Aklıma Murat geliyor. Geçen hafta, Murat’la film izlerken; beni okşuyor, bitimsiz iltifatlar ediyordu. Cümleleri, dokunuşları, hayran bakışları… Murat’ın yanında olmak istiyorum.

Murat’ın yanındaymışım gibi yaparak, gözlerimi kapatıp odaklanmaya çalışıyorum. Sertleşmeye başladım. Sema’nın bu sertliği görmesi için doğruluyorum. Gözleri parlıyor. Gözleri kenarlara doğru genişliyor; dudaklarındaki aralık artıyor.

Dolgun, ölçülü bacaklarının bittiği yerler ıslanmış. Neredeyse parlıyor. Bacaklarını sonuna kadar açıyor. Kalçalarından kavrıyorum, yaklaşıyorum. Sertleşmesinden öyle memnunum ki, görsün istiyorum. Sergiliyorum. Erkekliğimi ispat etmek zorunda hissediyorum. Bak! Görüyor musun? Tam istediğin gibi!

İşe gitmeyecek olmanın yersiz mehabetiyle keyifleniyorum. Hızlanıyorum. Sema, tüm vücuduyla ritmime uyuyor. Nefeslerimiz, yatak odasının boşluğunda buluşuyorlar.

“İşte bu, güzel çocuk!” Sema, acı ve zevk arasında dolanırken, ben de onun içinde dolanıyorum.

Güzel çocuk. Bunu Murat’tan duymak isterdim şimdi. Altı yıldır evli olduğum kadının üzerinde, başka birini düşünüyorum.

Bağırışları, hareketleri artıyor. Dudakları bir daha hiç kapanmayacak gibi. Ne zamandır bu kadar ateşli sevişmiyorduk. O da bu eksikliği hissediyor.

“Bebeğimiz olsun,” diyor nefes nefese, “sakın çıkarma.”


Uyanıyorum. Karanlığın yuttuğu görme yetim, beni geceye ikna ediyor. Yatağın yanında, yerde duran abajura eğiliyorum.

Sema yanımda. Sağ omzunu görüyorum; ardından biraz aşağıya kayıyor bakışlarım. Onun köprücük kemiği, güzelliğin aktığı bir nehir yatağına benziyor. Sema’yı çok seviyorum. Ondan ayrılmam imkânsız; kendi varlığımdan feragat etmek istemiyorum. İçimdeki doğuştan gelen boşluğu dolduran bu kadını asla bırakmam. Sema’yı koklayarak öpüyorum. Salona geçiyorum. Pencerenin hemen yanındaki koltuğa siniyorum. Sigara yakıyorum. İlk duman, en net düşünce, keskin bir gece. Sema’ya ihanet etmemek için çırpınıyorken, Murat’a daha çok yaklaşıyorum.

Murat’ı düşünüyorum… Onu arzuluyorum. Ruhumda, karanlıkta kalmış bir şeyler var. Eminim. Her zaman hissederdim bunu. Kendi içimde, kendime körleştiğim için hiçbir zaman ortaya çıkma fırsatı bulmayan bir şeydi bu.

Murat’ın sıcaklığını duyuyorum. El bileklerim uyuşuyor. Gülümsüyorum.

Sema’nın hiçbir şeyden haberi yok. Arzumun onu terk ettiğini bilmiyor. Üzülüyorum. İçimdeki bu ahlak dürtüsü, beni en derin ahlaksızlıklara sürüklüyor. Bilmesin. Bilmesine gerek yok. Ona olan sevgim, arzu doğurmuyor.

Zihnim, Sema’yla geçirdiğim yıllar ve Murat’la geçirdiğim birkaç gece arasında gidip geliyor. Arzumun bu nankörlüğü beni korkutuyor.

Penceredeki karanlık paramparça oluyor, ben aynı koltuktayım. Düşünüyorum. Sigara içiyorum.

Sema beni uyandırıyor. Göz çukurlarımı ovuyorum.


Murat’ın kedisi hastalanmış. Çok seviyor onu, biliyorsun. Veterinere götüreceğiz. Biraz geç geleceğim.

“Sema’ya geç geleceğini yazdın mı?” diyor Murat. Dudaklarımla yanaklarımın birleştiği yeri öpüyor. Dilinin ucu, dudaklarının arasından dudaklarıma değiyor. Vücudumun her zerresi ayaklanıyor.

“Yazdım,” diyorum. Biradan büyük bir yudum alıyorum. “On bir gibi giderim.”

Murat gülümsüyor. Önümdeki mermer sehpayı kaldırıyor, şişen kol kasları, ortaya çıkan damarlar… Biram da sehpayla beraber uzaklaşıyor.

Yaklaşıyor. O yaklaştıkça yüzüm alev alıyor. Tişörtümü çıkarıyor. Gövdemi kavrıyor, parmakları uzun ve güçlü. Beni her an kendine çekiyor.

Başka hiçbir şey yapmadı. Başından beri, sadece dokundu. Kendimi onun güçlü bedenine teslim etmek istiyorum.

Boynuna sarılıp çekiyorum onu. Sarıyorum. Kirli sakalı dudaklarımı dövüyor. Daha çok öpüyorum. Sakalsız, temiz yüzüme batıyor sakalı.

Beni kaldırıp yatağına götürüyor. Üzerime çıkıyor.

Bebeğimiz olsun, sakın çıkarma! Murat’tan uzaklaşmak üzereyim. Sema’ya bunu yapamam.

Murat’ın ne denli sertleştiğini görüyorum. Damarlarla oluşan pürüzleri süzüyorum. Sema’yı anlıyorum. Murat’ı bu hâle getirdiğim için mutluyum. Sema’yı şimdi anlıyorum.

Arkamı dönüyorum. Murat gövdemi iki taraftan kavrıyor.

Bebeğimiz olsun, sakın çıkarma!