• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Geçmişin İzi Yok

"İlk aşkımın adı dilimin ucunda, zihnimde karanlık, hiçlik sanki, nefesim kesiliyor, ölmeye üşeniyorum, kurtuluşa, hatırlamaya ihtiyacım var."


Hasan Sezer

Kahverengi masanın ortasında bir saat duruyor, kalemler dağılmış etrafa, elimdeki sayfa yırtık. Odanın göğsündeki masanın üzerinde kalemler, defterler, yıpranmış sarı sayfalar ve saat, bıkmadan usanmadan tik tak öten saat var.

Neredeyim?

Kafam allak bullak. Midemde anlamlandıramadığım bir sancı geziniyor, göğsümde tonlarca ağırlık, gözlerim yanıyor, yorgunum, tükenmişim, ben kimim? Bilmiyorum.

Bir daha yaşlanacak mecalim yok, zamanı yakalayamıyorum, ellerimde uyuşukluk, öldüm mü?

Çakmak yok, kayıp, sigara, tütün yok, neden? Hatırlamıyorum. Çok canım sıkılıyor, kuş vurasım bile yok.

Çocukluğumu düşünüyorum sık sık, bir adam canlanıyor gözümde, adı sanı yok. Kucağına oturuyorum, türlü hikayeleri kulağıma fısıldıyor sessizce, durgun sesinde bir kuvvet var sanki. Bacağını sallıyor, sanki kitap okuyorum, cümleler gözümün önünden akıp gidiyor, doğanın bütün harikaları dans ediyor zihnimde, tanımadığım çocukların sırdaşı oluyorum aniden, köpükten bulutların üzerindeyim, yeryüzünü arşınlıyorum, havadan denize, denizden toprağa gezerken kutsal şehirlerin hikayeleri son buluyor. Karanlık çökerken dumanlar yayılıyor odaya, canım pipo istiyor, neredeyim?

Paltomu alıp çıksam dışarı, gezsem dolaşsam, önce dar bir sokağı, ardından mahalle mahalle şehri, şehirden ülkeyi, ülkeden kıtayı, kıtadan dünyayı, dünyadan evreni ele geçirsem, açılsa bacaklarım, göğsümü dalgalara dövdürsem, o öykülerdeki gibi uçsam mavi gökyüzüne doğru, seyretsem insanlığın izdüşümünü. Kalkacağım, kalkıp çıkacağım, geri dönmemek üzere yollara koyulacağım ama saat bağırıyor: “tik tak!”

Saat üç. Bin dokuz yüz yetmiş beş yılının güzünü anımsayabilir miyim? Yaşadım, eminim. Yalnızca hatırlamıyorum. Bu yorgunlukla yeniden, yine yeniden başlayacak mecalim yok, sanki ruhum çıktı çıkacak, canım tütün istiyor, kafam karışık, cevap ver! Ben kimim? Bilmiyorum.

Uçsuz bucaksız bir bozkırın ortasındayım, bağırıyorum duyan yok, koşuyorum, bir insan yok, yok, yok. İlk aşkımın adı dilimin ucunda, zihnimde karanlık, hiçlik sanki, nefesim kesiliyor, ölmeye üşeniyorum, kurtuluşa, hatırlamaya ihtiyacım var. Trenler geçiyor, trenler ağır ağır önümden geçiyor, görüyorum, gözümü kapatınca görüyorum, sarılı siyahlı vagonları görüyorum, camları, camların ardındaki insanları görüyorum, yolu görüyorum, yolculuğu, yaşamı görüyorum, doğuşu ve yürüyüşü ve ölüşü. Uyumak istiyorum, burnumda barut kokusu, aklımda bin türlü korku, yüreğimde acı, göğsümde mavzerin soğuk dokunuşu, uyumak istiyorum.

Gök kızıla çalıyor, kızılca kızıl kıyameti çağırırcasına sesler dolaşıyor kuytu köşelerde. Sisifos çağrısını yineliyor durmadan, bir günü daha unutmak için yaşa diyor, dedi, diyecek, her gün uyanacak ve doğrulacağım çukurdan, dönüp dolaşıp masanın başına oturacağım, bir sayfa alacağım elime, yazacağım, hatırlamak için yazacağım, dünün satırlarını arayıp bulamayacağım, oturacak ve yazacağım, Sisifos seslenecek, çağrısını yineleyecek, düşüneceğim, düşündüğümü hatırlayacağım, hatırlayıp yazacağım, zorlayacağım kendimi, sorular soracağım, hangi yılın, cevapların peşinde koşacağım, hangi ayın, parçalanan sayfaya inadına yazacağım, hangi günündeyim, bilmiyorum, bilemeyeceğim.

Sayfanın sonuna ulaşmaktayım, saat vuruyor, tik ve tak, yorgunum, unutuyorum, unuttum. Geçmişin izi yok, arıyorum, bulamıyorum. Bir gün kalktığımda o günleri, dolu dolu yaşadığım, şu yaşam denen saatleri harcadığım vakitleri anımsamak, hatırat sokaklarını adımlamak istiyorum. Oysa mümkün değil, biliyorum.

Yaşadım demek için neye ihtiyaç duyar insan? Sevdikleriyle geçirdiği vakitlerin, atlattığı hadiselerin anlatısıyla doldururken zihnini, o tozlu yaşanmışlığın kederini ruhunda hissetmeye mi? Yoksa, işte, buradaydım, gördüm ve duydum ve bildim ve düştüm ve ölüyorum, öldüm demeye mi?

Yaşadım, hissediyorum, oralarda, zihnimin kıvrımlarında saklanan bir geçmiş var, biliyorum. Yaşadım, unutarak, tüketerek, her saniye, her bir takta tiki beklerken parça parça silinerek, yarını düşlerken dünü gömerek yaşadım. Unuttum, tıpkı şehirleri dolduran kalabalıklar gibi.

Kalksam şimdi, her şeyi bir kenara bırakıp paltomu alıp çıksam gitsem bir anda, yabancı sokaklarda kaybolsam, köşe başında otursam, izlesem gökyüzünü, uçan kuşları, kalabalığı izlesem, kapatsam gözümü sonra, babam piposunu yaksa, evet babam yaksa piposunu, annem çağırsa sofraya, adam…adam kulağıma fısıldasa hikayelerini, renk cümbüşünde uyansam yeniden, bulutsu özlemlerde insanlığın sefilliğini izlesem, dönmesem geri, kayıp sokakların tutsağı olsam, uyansam, uyansam şu kabustan, uyansam. Adam sussa, adam…dedem sussa, dedem evet evet dedem sussa, evet hadi dese evet otursa sofraya, dedem geçse baş köşeye evet baksa gözlerimin içine evet kuşu dese tutmuşlar kanadından dese, özgürlük diye çırpınmış dese, ancak bakmamışlar gözünün yaşına dese evet, kafese zincirlemişler, başta çırpınmış ancak alışmış sonradan sonraya tutsaklığa, otururmuş öylece bütün gün ve büsbütün gece ama gelince günü evet gelip de çatınca gün evet o gün gelip de güneş açınca evet güneş açıp da bülbüller şakıyınca evet tutsak kuş dağların tepelerinde gezişini, başını değdirdiği bulutları, süzüldüğü havayı anımsamış, o vakit vurmuş kanatlarını birbirine, evet, devirmiş kafesi yere, evet, bir mucizedir açılıvermiş kilidi kafesin, kuş uçmuş, uçmuş, uçmuş özgürlüğe, adına demişler Hüma, halen uçarmış gökte, yeryüzüne değdirmeden kanatlarını, evet ki evet, evet!

Oturuyorduk, anlatıyordu, gözümün içine bakıyordu, bakıyordu, kaşlarını çatmış, kollarını kaldırıyordu havaya, kuş gibi kuş, uçmak isteyen kuş gibi çırpınıyordu, maviydi gözleri, dede diyordum, dedem, evet! Hatırlıyorum, bakıyordu, babam yanımda oturuyordu, masadaydık, yemek masasında oturuyorduk, evet, anlatıyordu heyecanla, gözümde bir kuş, sarı siyah kafesin içine hapsedilmiş bir kuş, dedem konuşuyordu, kuşu düşünüyordum, kuş unutuyordu, unutuyordum, kuş gibi unutuyordum, kafesimin içinde oturuyordum, oturdum, oturuyorum…

Kahverengi masanın ortasında saat duruyor, kalemler dağılmış etrafa, elimdeki sayfa yırtık. Odanın göğsündeki masanın üzerinde kalemler, defterler, yıpranmış sarı sayfalar ve saat, bıkmadan usanmadan taka tiki dönen saat var. Neredeyim? Umurum değil, ben kimim? Bilmiyorum, ancak öğreneceğim, hatırlayacağım elbet, doğacağım ateşlerin içinden. Bir gün, gelince, o gün, şenlik gibi gün gelince çıkıp gideceğim bu zindandan, hemşire iğnesini batırmadan hatırlayacağım, kuş gibi, Hüma gibi özgürce uçacağım.