• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Gözlüklü garson getirdi ve onu sen ısmarladın*

"Eklemler kemikler desem değil. Düz değil çapraz değil. Organlar dokular desem değil. Hepsi birden ve kafasına göre. Normalde her şeyi bilmek isteyen biriyim. Bu belirsizlik beni yok etmeden önce çıldırtacak."

Çiler İlhan

Sol elimin yüzük parmağıyla başladı. Kalınlaşmıştı biraz halkayı takıp çıkarmaktan. Ondan sandım. Çıkardım attım. Sağ göz kapağım, sonra. Kapanırken ses çıkarmıyordu, halbuki en büyük özelliğimdi: sağ göz kapağım gürültücüdür. Dudaklarımın üstündeki tüylere gelince sıra, biraz biraz şüphelenmeye başladım; nerede o cımbızla alınırken çığlık çığlığa isyan eden tüyler? Sağ bileğimde artık tedirgin oldum. Dünyevi aracımdı, yazdığım eldi.


Tatlı yediğimde sızlayan sol azıdişim artık fındıklı çikolatalara, kremalı pastalara, şekerli baklavalara duyarsız kalmaya başlayınca belki de toptan fena bir şey değil bu, diye geçirdim içimden. Ama gün boyu içtiğim litrelerce suya rağmen bir gün doktor dedi ki sol böbreğiniz kurumuş, tekiyle idare edersiniz artık. Bu pek hoşuma gitmedi. Sabah kahvaltısında mısır gevreği mi granola mı yediğimi hatırlamayınca iyiden iyiye endişelenmeye başladım: okuduğum onca kitabı, izlediğim onca filmi nasıl hatırlayacağım ben? İşin fenası bir sırası yoktu. Aşağıdan yukarıya desem değil. Yukarıdan aşağıya desem değil. Eklemler kemikler desem değil. Düz değil çapraz değil. Organlar dokular desem değil. Hepsi birden ve kafasına göre. Normalde her şeyi bilmek isteyen biriyim. Bu belirsizlik beni yok etmeden önce çıldırtacak, diye düşündüm. Doktor olabilir zira bazı bölgelerde his kaybı yanı sıra doku kaybı yanı sıra nöron kaybı var dedi, beynimin içine bakmıştı. Çaresi var mı diye sorunca yeni bir maden bulmuş gibi parladı gözleri. Çaresi olduğundan değil, yepyeni bir hastalık bulmuş olduğundan ve bu hastalığa belki de ismi verileceğinden.


Tırnaklarım uzarken kart kurt yapmamaya, saçlarım usluca dökülmeye, kirpiklerim birbirine kavuşurken kedi gibi mırıldanmamaya başladı. Belli bir noktadan sonra boğazım neyi ne kadar içersem içeyim kuru kalıyordu. Birkaç gün sonra midem kapağını kapatıverdi hiçbir uyarıda bulunmadan. Bol peynirli bir pizza ısırmıştım, gerisin geri kustum. Kusmak yorucuydu, o yüzden yememeye başladım. Belki de toptan fena bir şey değil bu, diye düşündüm, nihayetinde bedene giren her lokma onu gereksiz bir şekilde yoruyor, güneş ışığıyla havayla gül gibi yaşayıp giden ermişler var. Ama yaptığım onca derin meditasyona rağmen bir gün doktor dedi ki sağ akciğeriniz kurumuş, tekiyle idare edersiniz artık. Bu pek hoşuma gitmedi.


Bir sabah basitleştirilmiş Yang stili Tai Chi serisinin en sevdiğim hareketinde beyaz turna gibi kanatlarımı açmışken birden sağ dizimi hissetmemeye başladım. Seriyi yarım bırakıp oturdum fakat bu sefer gözlerim. Ecza dolabından saf su buldum, ne kadar akıttıysam yetiştiremedim, hepten kurudular. Sağ ayağımın serçe parmağı boynunu kurumuş papatya gibi bükünce anladım ki sonum yakın; en gururlu parmağımdı çünkü.

Aşksızlıktan öleceğim dememeliydim; itaatkâr bedenim söylediğim her lafı emir belliyor.


*Saman Sarısı şiirinden, Nâzım Hikmet

1/1