• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Hayaller Sirki

“Kaybolmasın bacaklarım! Kazım, bacakları al! Unutma bak, getirmezsen seni öldürürüm!”


Betül DEVECİ


“Bayanlar, baylar! Ve bal yanaklı çocuklar! Hayaller Sirki’ne hepiniz hoş geldiniz!” Müzik! Şak şak şak şak! Gözlerini açmaya çalışıyordu. Göz kapaklarında kum torbaları vardı sanki. Ah bir aralayabilsem! Yapabilirsin annecim hadi oğlum aferin oğluma! Şak şak şak şak… Kirpikleri oynadı önce, sonra kumlar döküldü, torbalar hafifledi. Gözleri aralanınca pencereden sızan güneşe karşı eliyle bir hareket yaptı. Eline şaştı, eli oradaydı. Sol elim, bir sen kalmışsın. Düşerken sağa yatacağını anlayınca saçma bir sevinç kıvılcımı gelip geçmişti içinden. Solak olmak ilk defa işime yarayacak.


Kapının gıcırtısıyla olduğu yerde doğrulmak istedi. Boşuna bir çaba.

“Merhaba. Bugün nasılsınız?”

Bugün? “İyi...yim.” Kıpırdayamayan bir adam kadar iyi.

“Güzel. Ağrı kesiciler sizi biraz uyutabilir. Kendinizi zorlamayın. Dinlenin. Hastaneye getirildiğiniz geceye göre şu an gayet iyi durumda sayılırsınız. Elimizden geleni yapacağız. Bir sorun olursa hemşireye seslenirsiniz. Geçmiş olsun.”


Oda fena değil, Musa patron paradan kaçmamış. Hayret. Yerdeki tahta bacaklara takıldı gözü. Sirkte anlam yüklüyken, günlük hayatın içinde anlamını yitiren her şey: tek tekerlekli bisikletler, hulahoplar, çemberler, kırbaçlar, denge çubukları, lobutlar, trapezler, ipler, kostümler, ışıklar... Sis makinesi, dev hoparlörler. Ateşli sopalar. Ve ambulansa binerken… “Kaybolmasın bacaklarım! Kazım, bacakları al! Unutma bak, getirmezsen seni öldürürüm!” O gün de en uzun bacakları takmış, gösteriden sonra Tanya’ya açılmaya karar vermişti. Duruyor şimdi yerde, arkadaşını öldürmesi gerekmeyecek. Bir daha onların üstüne çıkabilecek miyim? Yoksa eskisi gibi güdük mü olacağım kalan hayatım boyunca? Peki ya sirk? Sirkte çadırı kim kuracak? Direklere kim geçirecek kumaşı? Çocuklara pamuk şekerlerini kapıda kim uzatacak? Beyaz çiçeğim, Tanya’m! At üstünde sahneyi dolaştığı anlarda pelerininin arkasında kim yürüyecek? Davut?!


Alçıların içinde bacaklarım tahta bile değil artık.

Hırıltı, burun çekme ve inleme. Uykusunda serçe parmağını oynatırken kanın yüzüne az da olsa yürüdüğü belliydi. Koltuk altından yayılan ter kokusunu duysa belki Davut aşağılardı yine onu: “Leş gibi kokuyorsun! Kardeşiz diye mecbur muyum seni çekmeye? Git, başka odada kal artık!”


Babası, onları sirk çadırına ilk soktuğunda, Davut, ateşli sopaları; o, tahta bacakları seçmişti. Zordu. Öğrenmek zaman aldı. Çok çalıştı. Her hatada babası kızıyor, sesi ayakların sesine karışıyordu. Tak! Tak! Gülümse. Yürü ve gülümse. Ağlamayacaksın! Acını göstermeyeceksin! Aşağı bakmayacaksın!


Ben o’yum bilette adı yazmayan çağrılmayan uzun adam içimi askıya asarım içimi unuturum kabuğum nasıl kabuğumu seversiniz patlamış mısırları şekerleri çöpler yerde kalır ben o’yum sizi eğlendiren her şeyin çöpü ben.


Yüzü yana kaydı. Serçe parmağı kımıldadı, kumlar döküldü, gözünü açtı. Baktı, kimse yok. Bağlı olduğu makineler ona acıdılar. “Dayan İsa!” Baş ağrısı geldi, kafasına oturdu. Aynı yere. O günkü gibi. Al, demişti gösteriden önce. “Bu ağrıyla sahneye çıkamazsın. Şu ilacı iç. ”Davut’un gözlerindeki alevin, oynattığı ateşli sopalardan gelip yerleştiğini sanırdı. Suyu içtikçe sönsün istedi, ilacı yuttu. Giyindi. Yüzünü boyadı. Bacaklarını taktı, dev adam oldu.

Kalbini tut kalbini kalbin tutuşacak ışıltılı elbisesinin altında kadının vücut hatları seni senden alıyor oyundasın unutma oyunu bozma dişini sık sık dişini.


Alaaddin’in Sihirli Lambası adını vermişlerdi o gösteriye. Ateşli sopaların büyüsüyle başlıyor Davut ve dev bir lambanın etrafında dönerek dans ediyordu. İzlerken gözleri kararmaya başlamıştı. Bekliyordu kenarda. Heyecanı tırmandıran müzikle beraber, Davut, lambayı okşuyor, ardından, lambanın içinden Tanya çıkıyordu. Muhteşem kadın! Lambayı siyah giyen adamlar çekiverince köşeye, atı getiriyorlardı. İsa, kendini tutamayıp: “Cinler çirkin olur, sen çok güzelsin.“ dediğinde, “O zaman sen ol cin!” demişti Davut.


Sislerin içinden zorlukla görüyordu. Zaman algısını yitirmişti. Müziğin neresinde gireceğini hatırlamaya çalışırken birden, Davut’un alevli sopayı düşüreceğini sandı. Yanacak benim beyaz kuğum, kül olacak. Yetişmeliyim ona. Derken, sendeledi. TAK! Kapaklandı yere. Yalnız o ses: “Tanyaa!!!”


Seni kurtaracaktım. Düş… Söndür Allah’ın belası! Söndür şu ateşi. Yanacak. Off! Pelerininden başlayacak yangın. Iıh! Ben? Ölürsem iyi, yaşarsam fena. Nasıldı düşmek tek ayaklı bir eylemdi oooo tek ayak yeterdi severek gidiyorum açmış kollarını annem iyi ki solakmışım aaaaah o ilacı niye içtim o adama niye kandım az sonra yere yapışırım insanlar heeey çekilin aferin benim oğluma gülüyorlar düşüşüme yooooo sinek gibi şak şak şşak ben çirkinim ha ha ha komik miyim uuuufffff. Tan yaaaaa!


Tutup kaldırdılar dev adamı. Patron sahneye fırladı. Musa’nın huyudur, bir bokluk olunca gerili durduğu yaydan fırlar, hop diye konar sahneye. İsa onu metrelerce yukarıda, havada yakalayacağını hâyâl eder bazen. “Bayanlar! Baylar! On dakika mola! Keyfinize bakın, birer içecek alın!”

Hastane. Doktor. İğneler. Serumlar. Günler, haftalar. Birkaç kişi geldi ziyaretine. Onu aradı gözleri. Bugün gelmedi, yarın gelecek. Yarın mutlaka gelecek.


Taburcu olduğu gün tekerlekli sandalye ile onu almaya gelen oda arkadaşı İspanyol Kazım’la yolda konuşurlarken fark etti, ondan sakladığı bir şey olduğunu. Sordu, söylemedi. Tekrar sordu. Abi, dedi Kazım. “Gitti onlar!“ “Kim gitti oğlum, söylesene!” Aniden durdurdu tekerlekli sandalyeyi, cayırtısı sokakta yankılandı. Kucağından tahta bacakları fırlattı. Tak! Ayağa kalkmak istedi. Yapamadı. “Söyle lan! Kim gitti? “ Abi, Davut abiyle seninki, Tanya, abi. Geçen sabah. Boşaltmışlar Musa’nın çantasını. Kaçmışlar abi!“


Yokuş aşağı birkaç dakika. Kazım, yetişmek istedi.

Boşuna bir çaba.