• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Hayat Ne İşe Yarar

"Oğlan zıplayıp çıkıvermiş dama. Kedi usul usul güvercinin dibine gelmiş. Pençesini kaldırmış. Bakışlarını dikmiş. Patisiyle pıt pıt güvercinin başını okşamış. Öpmüş onu. Adam keyiflenmiş."

Bülent Ayyıldız


Vakit ikindi vaktini biraz geçmiş. Güneş portakal gibi kızararak denize doğru batmaya başlamış. Kagir evin ahşap damında bir kadın güneşi seyrediyormuş. Turuncu, kızıl, kırmızı, buğday sarısı ve turkuaz mavisinin dalga dalga karışmasını ve koyulaşmasını seyrediyormuş. Yanına bir güvercin konmuş. Gerdanından huşu dolu gelen sesiyle bir şeyler mırıldanmış. Kadın başını okşamış güvercinin. Damın üstündeki kalastan ayaklarını sallandırmış bir ileri bir geri. Ayakkabılarını da çıkarmış. Parmak araları serinlesin diye. Hafif esen bir meltem de eteğini ara ara fırfırlamış. Tekir bir kedi görmüş bunları. Tabii onun kadınla pek işi yokmuş ama avına yaklaşan temkinli adımlarla pürdikkat ilerlemiş. O sırada sokaktan geçen genç adam görmüş kediyi, kadını ve güvercini. Seslenecek olmuş ama vazgeçmiş. Kedi usta bir sanatçı gibi pozlar vermekteymiş zira. Avına yaklaşma şekli hoşuna gitmiş. Güvercinin boynunu büküp durması, güvercin sesleri çıkarması hoşuna gitmiş. Hem kadın da neşeliymiş. Güvercine bir şeyler anlatıp duruyormuş. Kedi avına yaklaşana kadar ben yetişirim diye düşünmüş. Kadın da tıpkı güvercin gibi boynunu kısa kısa çevirip, bir şeyler anlatırken başını aşağı yukarı oynatıyormuş. Oğlan zıplayıp çıkıvermiş dama. Kedi usul usul güvercinin dibine gelmiş. Pençesini kaldırmış. Bakışlarını dikmiş. Patisiyle pıt pıt güvercinin başını okşamış. Öpmüş onu. Adam keyiflenmiş. Eteği fırfırlanan kadının yanına oturmuş. Kadın da başını çevirip şöyle bir bakmış. Tebessüm etmiş adam. Güvercin yanında oturan kedinin üstüne kanadını germiş. Kedi de kuyruğuyla sarmış güvercinin kabaran kursağını. Kadının tebessümü çok güzelmiş. Adam mayışıp kalmış. Esen rüzgârda kadının saçları savrulup ona kadının kokusunu getirebilirmiş ama kadının saçları kısaymış. Adam da kadının kokusunu merak ettiğinden biraz daha sokulmuş izin isteyip. İkisi şimdi omuz omuza temas etmek üzerelermiş. Aralarında bir kâğıt mesafesi ya varmış ya yokmuş. Kadın ayaklarını sallandırmaya devam ederken ellerini arkaya yaslamış. Adam kadının ışıl ışıl parlayan kısa saçlarını, dallanıp budaklanan vanilyalı boynunu pek sevmiş. Beraberce güneşi seyretmeye devam etmişler. Martıların ciyaklaması, denizin tuzlu kokusu da bedavaymış. Sonra adam kafasını kurcalayıp duran bir soruyu kadına sormak istemiş. Hayat ne işe yarar diye sormuş. Kadın muzip bakışlarını adamın gözlerine dikmiş. Adamın ayaklarının altından zemin çekilmiş gibi bir hisle karşılık vermiş, ama zaten ayaklarının altında bir zemin yokmuş. Babaannem erkekler aptaldır derdi demiş kadın. Gel demiş sana göstereyim. Adamın elini tutmuş kız. Aşağı doğru çekivermiş. Adamın aklı başından gitmiş ama kız gülüyormuş. Eteği balon gibi olup havada süzülmüşler. Kedi ve güvercin kediye ve güvercine has bakışlarıyla bakakalmışlar. Kadın adamın elinden tutup sokaklarda koşmaya başlamış. Adam da ona eşlik etmek için kan ter içinde kalmış. Sonra bir sokağın önüne gelmişler. Evlerin kırmızı, turuncu, mavi, yeşil olduğu. Kapılarının ağaç gövdesi gibi kahverengi, pencerelerinin beyaz, saksıların kiremit rengi olduğu evlerin etekleri kireç beyazmış. Koşturmayı bırakıp yürümeye başlamışlar. Elele yürüyorlarmış hem de. İkisinin de içinde hızlı çiçekler açıyormuş. Tohumdan başlarını çıkarıp yapraklarını sere serpe yayıp kokularını üfüren çiçeklermiş bunlar. Kaldırımlar darmış. Önlerine karabaş bir köpek katılmış. Sokaktan ne zaman bir motor geçse, bu vasıtalara alışık olmayan köpek geri geri gidiyor adamla kadının ayaklarına dolanıyormuş. Kadın köpeğin çenesini avuçlarına almış. Adam köpeğin siyah tüylerinin arasındaki kahverengileri seviyormuş. Bisküvinin kremini yiyip pişmiş ununu kenarda bırakması gibi kahverengisini sevip siyahını dışarıda bırakmış. Yürümeye devam etmişler. Kadının bazen iki topuğu birden yerden kesilip havada süzülüyormuş. Adam da aynısını yapmış ama o tam dengesini sağlayamıyormuş. Havada durmak için kollarını çırpmak zorunda kalıyormuş. Biraz soluklanalım demiş. Asma yapraklarının gölgelediği küçücük bir çay bahçesi görmüşler. O kadar küçükmüş ki bu çay bahçesi, girişte başlarını eğip bellerini bükmek zorunda kalmışlar. Onları uzun silindir şapkalı bir tırtıl karşılamış. Bedeninin yarısını dik tutan papyonlu bir tırtılmış bu. Ağzını yaya yaya asma yapraklarından yiyormuş. Kırmızı tabureli mavi masalara sığışmaya çalışmışlar. Dizleri birbirlerine değiyormuş. Bize çay demişler. Tırtıl bizde çay yok demiş. O zaman bize kahve demişler. Tırtıl bizde kahve yok demiş. Adamla kadın birbirine bakıp şaşırmışlar. Sizde ne varsa ondan getir bize demişler. Tırtıl tepsi tepsi salkım salkım üzüm getirmiş. İlk önce kadın tatmış üzümü. Ardından da adam. Üzüm katı gibi görünse de pek bir yumuşakmış. Sanki hepsi birer baldan baloncukmuş. Ağızlarına atar atmaz şekilleri bozulup sıvıya dönüşüyormuş. Yedikçe yemişler. Kadının yanakları al al olmuş. Adam kaşları havada izler olmuş kızı. Basma eteğinin desenlerini o zaman fark etmiş. Desenlerin altındaki pamuk dizlerini de. Adamın içinden sıcak çikolatalar akmış. Hatta damarlarında çikolata gezmeye başlamış. Ben çok çikolata oldum demiş adam. Kadın gülmüş. Gülmesi bitince kısık gözleri aralandığında adam kadının kocaman yeşil gözlerinin tabaktaki üzümün yeşiline ne kadar benzediğini fark etmiş. Gözlerinin içine gittikçe de taze zeytin yeşiline dönüşüyormuş. Adam dudaklarına kadar çikolata olmuş. Kadın da bu hoş kokuyu almış. Biraz daha yüzünü yaklaştırmış adama. Adam bu kadar çikolata içinde kendini çileğe batırmak istemiş. Böylece öpmüş kadını. Dudaklarında eriyen çikolata vanilyaya karışmış. Vanilya çileğe. Çilek muza. Gölgelerin iyice uzadığı esnada düşmüşler yola. Bir sağa gidiyorlarmış düz yolda, bir sola. Zigzaglarla giderken önlerinden geçen renkli kuşların kuyruklarını yakalama yarışı oynamışlar. Bir tane bile kuşu kuyruğundan yakalayamamışlar. Beceriksizliklerine katıla katıla gülmüşler. Belki de ona gülmemişler. Ama ortada başka gülünecek bir şey yokmuş. Belki de becerikli olsalar da böyle katıla katıla güleceklermiş. Satıcıların seslerini, evlerin sahile bakan yüzüne vuran dalgaları, yaprakların hışırtılarını dinleyerek yürümüşler. Renkli dükkanlar çıkmış karşılarına. Eski eşyalar dükkanların kapılarından pencerelerinden taşıyormuş. Bir gramafona dayamış adam kulağını. Kadın da sallanan sandalyeye yanlamış. Sayfaları ellerinde dökülecek kadar eskimiş kitapları kurcalayıp koklamışlar. Kırkyama çantalara, dokuma kilimlere, bakır ibriklere bakmışlar. Eşyaları kurcaladıkça aralardan tozlar kalkıyormuş. İrice tozlar yıldız tozu gibi parlıyormuş. Tozlar yukarı doğru çıkıyormuş yalpalayarak. Denizde kuyruklarını sallayan balıklar gibi dolanıyorlarmış. Kuyrukları yakalayamadık ama bunları yakalarız diye tozların peşine düşmüşler. Her hamle ettiklerinde savruluyormuş tozlar. İşte yakaladım deyip avuçlarını sımsıkı kapatıyorlarmış. Ama avuçlarını açtıklarında hiçbir şey kalmıyormuş. Epey gıcık olmuşlar. Bu işi ciddiye almışlar. Başlamışlar yıldız tozlarını kovalamaya. Tozlar kaçıyor onlar kovalıyormuş. Pazarcıların bağırdığı çarşıya kadar gitmişler. Kalabalığın arasına dalmışlar. Görünürde tek bir toz kalmayana kadar kovalamışlar. Ah ben bir tane bile yakalayamadım demiş adam gülerek. Ama sağına soluna baktığında kadının olmadığını görmüş. Etrafına bakınıp durmuş. İçinde bir şeyler kayıp durmuş midesine. Bütün çarşıyı aramaya başlamış. İnsanların altından geçip şapkalarının içlerine kadar bakmış. Kumaşçıların kumaşlarına, aktarların baharatlarına, kuyumcuların bileziklerinin altlarına, tatlıcıların lokumlarına kadar bakmış ama bulamamış. Omuzları düşmüş vaziyette çarşının çıkışına doğru yürümüş. Ayaklarının çok acıdığını fark edince eski çeşmenin dibine çökmüş. Küfürler etmiş kendine. Çeşmenin sesi iyi gelmiş. Gözlerinin sesini bastırmış. Çok susamış ama şırıl şırıl akan çeşmeden de hiç içesi yokmuş. Bu hayat ne işe yarar diye sormuş. Bir gölge durmuş üzerinde. Yumuşak bir şey dolanmış boynuna. Bir ses, babaannem erkekler aptaldır derdi demiş. Adam kendisine dolananın o kadın olduğunu anlayınca onu sımsıkı sarmış. Onu bir daha kaybetmeyeceğine dair yeminler etmiş kendine. Kadının elinden tutup koşmaya başlamış. Dolambaçlı merdivenlerden damlara çıkmışlar. Damdan dama zıplayalım derken araya karışan bir bulutun üstünde buluvermişler kendilerini. Bulutlar yüzlerini gözlerini bedenlerini sarmış. Birbirlerine daha sıkı dolanmışlar. Birbirlerine dolandıkça da damarlarında harlanan ateşle ısınmışlar. Dudakları birbirlerini bulmuş. Dilleri birbirlerini okşamış. Parmak uçları karıncalanmış. Göbekleri birbirlerine değmiş. Elleri birbirlerinin kollarında bacaklarında gezmiş. Kadın dolanıp dururken adamdaki sertliğe denk gelmiş. Bulutlardan ne olduğunu görememiş ama avucunu dolduran şeye dokunmak daha da kaynatmış kadını. Adam bulutları savururken yumuşak göğüslerini tutmuş kadının. Daha da kanlanmış damarları. Bulutların içinde yuvarlanmaya başlamışlar. Başları havaya dikilmiş, nefesleri sıklaşmış, martıların seslerine karışmış çığlıkları. İkisi de iyice gevşemiş en sonunda. O kadar çok gevşemişler ki bulutlar onları tutamaz olmuş akıp gitmişler aşağı. Kendilerini birbirlerine sarılan kediyle güvercinin yanında buluvermişler. Adam kadına bakıp dalmış. Kalasın üstüne oturup ayaklarını sallandırmışlar. Kolları üzere yaslanıp başlarını gökyüzüne çevirmişler. Yıldızları seyretmişler. Adam bir aya bir de kadına bakmış. Tebessüm edip şöyle demiş: artık biliyorum.