• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Hayret

Bir süre direndiyse de başarılı olamadı. İlk direnişinden sonra üç gün rahat etti. İkinci direnişi bir gün sürdü.

Hüseyin Kılıç


Keyfi yerindeydi. Ona bıraksalar sonsuza kadar o suyun içinde yaşayabilirdi. İlerde bir gün suyun içinde yaşayan insanlar diye bir haber gördüğünde, hayal meyal da olsa tekrar anımsayacaktı o günleri.

Geleli çok olmamasına rağmen – ki bunu daha sonra fark edecekti – o, asırlar geçmiş gibi hissediyordu. Orası yurduydu. Orda doğmuş orda büyümüştü ve her zaman olmak istediği yerdeydi. Bununla birlikte bir yandan da artık kabına sığamıyordu. Bu sıkışıklık hissine rağmen yurdunu terk etmek istemiyordu ve ne yapacağını bilemiyordu.

Bir süre direndiyse de başarılı olamadı. İlk direnişinden sonra üç gün rahat etti. İkinci direnişi bir gün sürdü. Son seferde ise tam sekiz saat köklerinden kopmamak için direndi ama sonunda ne olduğunu anlamadan kendini bambaşka bir yerde, susuz, kurak bir elde buldu. Kökleriyle tutunabildiğini zannedip çırpındıysa da o kurak, plastik el geldiği yerle son bağını da kesti. Göbek bağıydı bu. Anlayamadı başta. Başka, bambaşka bir dünyaya gelmişti. Buna şaşırdı. Şaşkınlıktan öte hayret etti. Hayretini ve heyecanını gizleyemedi. Ne yapacağını bilmiyordu. Yeni dünyadan ilk tokadını o an yedi. Başladı ağlamaya. O ağladıkça çevresindekiler güldü. Eski yeri ne rahattı oysa.

Gözleri bir açılıyor bir kapanıyor ne yapacağını bilemiyordu. Bak şimdi de küçücük midesinden beynine doğru anlamadığı bin türlü sinyal bir tsunami gibi gitmeye başladı. Hayret. Acıkmış meğer. İlerde annesi olduğunu öğreneceği kadın acemice açtı memesini ve dayadı ağzına. Kana kana içti. Gerek var mıydı böyle bir değişikliğe, emin değildi.

Zaman geçiyordu. Yumuk gözleri yavaş yavaş daha uzun süre açık kalmaya başlamıştı. Hayret. Çeşit çeşit renkler vardı bu yeni dünyada. Mavi, mavi, mavi, mavi, kırmızı, yeşil... Kim bilir ne anlama geliyorlardı. Şimdilik bildiği kırmızının annesi, yeşilin babası olduğuydu. Onunla ilgili her şey maviydi. Diğer renklerin olduğunu da hayal meyal seçebiliyor ama henüz aklında tutamıyordu.

Annesinin babasının seslerinin de eski dünyasındaki sesler gibi tekrar ettiklerini fark etti bir gün. Sadece bunların ritmi biraz daha düzensiz ve tahmin edilemez gibiydi. Bir kez daha hayret etti. Tüm bu düzensizliğe ve tahmin edilemezliğe rağmen seslerdeki tekrarlar aklında yer etmeye başlamıştı.

Konuşulanları taklit etmeye çalıştı. Beceremedi. Ağladı. Güldüler. Tekrar denedi, tekrar beceremedi. Daha çok ağladı. Bu sefer telaşlandılar. Hayret. Ağlayınca gülüyorlar daha çok ağlayınca telaşlanıyorlardı. Ve bir kez daha hayret ki bir süre sonra taklitleri başarılı olmaya başlamıştı.

Hayret ede ede aradan beş yıl geçti. Bir gün annesinin şişmanladığını fark etti. Çok yemek yiyor olmalıydı ve annesinin çok yerse üst kattaki çocuk gibi şişman olması problem değildi demek ki. Sevindi, o da büyüyünce istediği kadar yemek yiyebilecekti. Öyle olmadı. Annesi şişti, şişti, şişti ve söndü. A-a! Elinde bir kız bebek var annesinin. Şimdi de memesine yapışmış. Kardeşiymiş. Hayret!

Sonra banyo vakti geldi. Annesi önce onu yıkadı, sonra kardeşini. Kardeşinin kafasına vurmuyor. Hay... O da ne? Kardeşinin çükü yok! Ne zaman çıkacak? Anne bu sefer gülmekle kalmayıp babayı da çağırdı. Hep birlikte güldüler. Hiç çıkmayacak, dedi babası. Hayret ki ne hayret.

Bir yıl sonra ilk defa götürdükleri bir çarşıda üst kata çıkarken onların yerine yürüyen bir merdivene bindiler. Yürüyen merdivende yürümeye kalkınca babası ona ilk hayat dersini verdi. Senin yerine yapmışlar işte! Koca adam oldun artık, onu yapabilirsin bunu yapabilirsin diyorlardı ya bir gün önce. Şimdi babasına bak, nasıl da gülüyor pis pis. Başkası yapsın. Anne baba değil ama. Bambaşkası. Hayret!

Okula başladı, çünkü okul iyi bir şeydi. Bilmediği şeyleri öğreteceklerdi. Artık hayret etmek istemediğini düşünse de bunu söylememeye karar verdi. Verir vermez de hayret etti, ilk defa bir düşüncesi kafasında kalacak, onun varlığını ondan başka kimse bilmeyecekti. Keyifli olacağını düşünüp güldü. Sonra okula gitti. Bir sürü yeni şey öğrendi. Bir sürü hayret.

Yıllar geçerken bir gün elektrikler kesildi. Babası korktu, çok korktu. Annesi güldü, çok güldü. Ne o herif, hayaletler mi kaçıracak seni? Baba sessiz, koltuğun köşesine büzüşmüş. Babasının karanlıktan korktuğunu böylece öğrendi. Hayret etti. Koskoca baba! Hadi anne olsa neyse!

Büyürken her yeri büyüyordu haliyle ama kendisi kendisinin büyüdüğünü ancak ayakkabı numarasından ya da küçülen tişörtünden anlıyordu. Bir gün çükü büyüdü, hayret etti. Baktı baktı ve ona artık ayıp bir isim vermeye karar verdi. Hemen arkadaşlarına bu gizemli haberi vermeye karar verdi. Kimi utandı, kimi güldü, kimi kendini anlatıp böbürlendi kimi hayret etti.

Bir kız vardı sınıflarında birden fazla kızların arasında. Tam ne zaman olduğunu fark etmese de onu başka bir yere koydu kafasında. Başının en ulaşılmaz yerine. Baş köşeye. Kafasının yuvarlak olmayan şekli ilk defa bir işe yaramıştı. Hayret etti. Fırsat buldukça o köşeye gidip kıza baktı baktı baktı. Kız da ona baktı ama görmedi. Görse ona da hayret eder ama kafasını nereye çevireceğini şaşırırdı. Öyle mutlu, öyle mutsuz, öyle mezun oldu.

Liseden mezun olduğuna şaşırmadı da başka şehre okumaya gideceğine hayret etti. Yuva dediği şeyin bir otobüs bileti ile yer değiştirmesine hayret etti. Sonra yine zaman geçti ve her gün, başta yer değiştirenin sadece kendisi olacağını düşünmesine tekrar tekrar hayret etti.

Bir kız daha sevdi, onun da kendisini sevmesine hayret etti. Sonra sevmedi o kızı, kız ağladı, o hayret etti. Başka bir kız onu sevdi, o da sevdi ama kız sonra vazgeçti, o ağladı. Allah’ın hakkı üç dedi. – Lisedeki kızı silmişti bile. Yıllar sonra Allah’ın hakkının üç mü dört mü olduğunu sordu kendisine. – Üçüncü de şans yüzüne güldü. Hayret, şans yüzüne güldü. Şans -evet şans- ona bir çocuk bile verdi, sonra bir tane daha, bir tane daha. Şans kapıyı üç kere çaldı.

Çocukları büyüdükçe şansın yüzüne gülmediğini kahkaha attığını düşündü. Bir insan bu kadar şanslı olabilir miydi? Arkadaşlarını düşündü ve yine hayret etti. Şans arkadaşlarına yüzünü bir gösteriyorsa talih iki yumrukla geri yere seriyordu genelde. Hayatın – çevresindekilerin aksine – onunla bir alıp veremediği yoktu. Hayret! Annesi, babası, kardeşi, karısı, çocukları, iş arkadaşları, sokaktaki çöpçü, lokantadaki garson hep ona güzel davranmıştı. Artık yaşının da geldiğini düşünerek Allah’a şükretmeye karar verdi hayret etmek yerine. Daha iyi bir hayat olamazdı.

Her şey her zamanki gibi yolunda giderken bir gün bir telefon çaldı. Babasıydı telefondaki. Annen, dedi, düştü birden bire. Hastaneye gitti baktı annesine. Babası, gel, dedi. Ağladı. Babası ağladı, o ağladı. Hayret! Unutmuştu hayret etmeyi uzun zamandır. Hakikaten niye düşmüştü ki annesi? Daha biraz önce çok güzel giden işler şimdi pek de yolunda gibi görünmüyordu. Olsun. Yüze kadar yaşayacaktı annesi, hatta daha uzun. Babasına baktı, çevresine baktı, yine de şükretmesi gerektiğini düşündü. Gerekeni yaptı.

O şükretmeye devam ederken annesi önce iyileşti, sonra kötüleşti, sonra tekrar iyi olur gibi oldu ama iyi olmadı. Hayretler geri gelmiş havada uçuşuyorlardı. Sonra bir gün annesinin de uçtuğunu gördü. Göremedi aslında. Yanındaydı. Su istemişti, mutfağa gidip gelene kadar uçmuştu işte annesi. Uçmuş olmalıydı. Başka ne olabilirdi? Hayret. Ağladı, ağladılar, çok ağladılar. Daha önce de ölü ve ölüm görmüştü ama bu farklıydı. Annesi ölmemeliydi ve ölmüştü. Bir şeyler yapmalıydı. Yapamadı. İkindi namazını müteakip gömdüler kadını.

Hayat kahkaha atmaktan vazgeçmişti. Gülmüyordu bile. Karısının onu neşelendirmek için verdiği bütün çabası adeta uzay boşluğuna gidiyordu. O öyle düşünedursun kızı bir erkek torun verdi kucağına. Hayret! Tekrar gülmüştü uzun zaman sonra. Sonra oğlu bir kız torun verdi. Hayret! Hayat ona tekrar kahkaha atıyordu sanki. Annesi arada sırada aklına geliyordu tabii ve güldüğü için utanıyor, ağladığı için yerin dibine giriyordu. Hayret! Sonra torunlarından biri, özellikle kız olanı, bir gülüyor, dünya bambaşka bir yer oluyordu. Hayret!

Yıllar geçti. Hayretlerinin dalgalanmasına alışmıştı. Eski insanlar ölüyor, yeni insanlar doğuyor, bazıları hastalanıyor, bazıları iyileşiyor, bazıları kötüleşiyordu. Kimisi hasta bile olmaya fırsat bulamadan ölüyor, kimisi de ölümsüzlük iksiri içmiş gibi adeta çevresinde gençlik tamtamlarıyla dönüyor, gözünün içine baka baka yaşlandın artık git diyordu. Ama o bunları ne görmek ne duymak istiyordu. Annesi gitmişti ama bakın babası hala hayattaydı kendisini hala on sekiz yaşında gibi hissediyordu. Gitmeyecekti.

Hayret etmeyeli bir süre geçmişti ve keyfi tıpkı o bilinmez zamanlardaki gibi yerindeydi. O akşam çocukları, torunları gelmişler, konuşmalara, gülmelere doyamamışlar, uyku vaktini de bir saat ileri atarak karısıyla el ele yatağa gitmişlerdi. Yatağa girmeden önce yıllar önce olduğu gibi kenetlenmiş ellerine bakıp kaç yıl geçtiğini hesap etmişti. Ne kadar yirmi ikisinde hissediyordu halbuki. Hayret! Uykuya dalmaya yakın sonsuza kadar öyle yaşayabileceğini düşünüp huzurla dolmuş, bu duygunun nereden tanıdık geldiğini merak ederken uyuyakalmıştı.

Sabah olduğundan uyanan karısı ondan önce kalkmadığını görüp şaşırdı, önce seslendi sonra korkuyla doğrulup yüzüne baktı. Uykusu ne kadar sürmüş, can kuşu ne zaman havalanmış bilemiyorlardı ama herkesin cenazede konuştuğunda sabah da gasilhanede de yüzündeki o huzurlu gülümsemeydi. Buna ilişkin çeşitli yorumlar yapılırken o bu sefer direnmemenin ne kadar doğru bir karar olduğuna karar vermiş bir halde dünyadaki hayatının ne kadar da kısa hatta kıpkısa olduğunu düşünüp dedi ki, hayret.