top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Hoşaf

Deprem gece 00:43'te olmuş, elektrikler kesilmiş, telefon şebekeleri çökmüş, mahalleli bir dakika kadar şiddetle sallanan evlerinden kaçıp çardağın çevresine toplanmıştı.

P. T. Barva

Kişiler: Emekli öğretmen İhsan ve Ceyda çifti

Oğulları Nazım

Kapıcı Ragıp Efendi

Karısı Cemile

İki kız evlatları

Hacı baba

Cemile’nin kardeşi Fedai

Emekli Başsavcı İdris Bey

Nurten ve Aysel kardeşler

Müteahhit Kenan


Üniversiteli gençler;

Kerem

Tülin

Serap

Canan

Can

Ali


Hovarda Adnan

Misha

Oksana


Yönetici Mustafa (komiser emeklisi)

Karısı Selma


-İdris Bey! İdris Bey! Buradayız! Tutsana ayol feneri, yolu bulup gelemiyor adamcağız. O da don atlet gelirse düşüp bayılacağım. Sitede donunu görmediğim adam kalmadı. -Sus Nurten abla, duyacak şimdi. Koskoca emekli başsavcı! -Aman nerden duysun? Yer yarıldı, apartman yeri öptü, döndü yerine oturdu da duymadı adam görmüyor musun? İhsan Bey'in aklına adamı yoklamak gelmese, herif sabah enkazda uyanıp gazetesi gelmedi diye Ragıp Efendi'yi azarlayacaktı.

-Abla hakikaten bak, neredeyse bir saat olmuş deprem olalı. Çardak doldu taştı, herkes sağ Allah'tan. -E tabii sağ olacak, müteahhit bizim sitede oturuyor Aysel. Evler sağlam olmasa adam burada oturur muydu? Bak bak karşıda oturuyor, hahhay! Mavi donunun üstüne karısının sabahlığını giyip kaçmış evden. -Nurten abla tutma feneri adama ayıp! -Takım elbisesiz bakkala gitmezdi. Hahhay! Ay haline bak, kolları fistolu pembe sabahlıkla büzüşmüş oturuyor! “Ölüm de var!” Evlerin ortasındaki açıklığa yapılmış çardakta toplananlar hepi topu yirmi üç kişiydi, site ahalisinin çoğu bayram tatili için memlekete veya sayfiye yerlerine gitmişti. Deprem gece 00:43'te olmuş, elektrikler kesilmiş, telefon şebekeleri çökmüş, mahalleli bir dakika kadar şiddetle sallanan evlerinden kaçıp çardağın çevresine toplanmıştı. Dağ eteğine kurulu küçük sitenin etrafında başka yerleşim yeri de olmadığından zifiri karanlıkta hepsi, mecburen, birbirlerine sığınmışlardı. -Mustafa Bey, sen bir şey söyle, sitenin yöneticisisin, girelim mi geri evlere? -Dur Ragıp Efendi, sallanıp duruyoruz görmüyor musun? -Bu halde kaldık ortada don atlet, insan şey oluyor... -Bana mı diyorsun? Kapı önünde bulduğum eski sofra bezini sardım belime! Çekil gözümün önünden şimdi kırmayayım ağzını burnunu! Mor çiçekli beze sarılmış geziyorum, beyzadenin dediğine bak! -Tamam tamam gidiyorum... -Selmaa!Selmaa! -Geldim Mustafa! Of bu fenerin de pili az mı ne? Aman iyi ki az ışık var, gecelikle konu komşu içinde... O bir şey değil de memeleri sarkık diye dedikodumu yapacak Nurten yellozu. Az kıskanmıyor tabii, kocam hem komiser emeklisi, hem de yönetici. Kendisi tutamamış elinde bir adamı, ben boşadım diyor bir de... -Yahu kadın, ölümden döndük hâlâ neyin derdindesin!

“Ölüm de var!”

Dört beş el feneri ışığında oturan ahali, yerin yeniden sarsılmasıyla çığlık çığlığa kaçışmaya başladı.

-Aysel koşma Aysel! Ay yarabbim sen bizi koru! -Ah! Düştüm ben abla! Sen kimsin aaa! -Kucağıma atlamış, sen kimsin diyor. Ne o, ölüm korkusu gelince sonunda bana vermeye mi karar verdin? Aysel, Adnan'ın pis pis gülen suratını seçemese de sesini tanıdı. Adamın iki dakika içinde tüm vücudunu dolaşan ellerini itip kucağından kalktığı gibi yüzüne tokadı yapıştırdı. Daha doğrusu yüzü diye tahmin ettiği yere, karanlıktan pek bir şey göremiyordu. Ablasıyla yaşamak için bu siteye taşındığı günden beri peşindeydi Adnan. Öyle âşık filan değildi, ailesinin varlığını bile unuttuğu bu evi garsoniyer gibi kullanıyor, arada bir veya birkaç kadınla gelip alem yapıyor, yalnız geldiğinde ise Aysel'e sulanıyordu. Bu sefer yanında iki Rus getirmişti, biraz önce ise üçü korkuyla yarı çıplak dışarı fırlamışlardı.


“Ölüm de var!” -Ragıp hacı babanı kolla, bak depremden ölmedi kalp krizinden ölecek şu Ruslara bakarken! -Cemile sus canım burnumda ha! Hacı adam çıplaklar içinde kaldı, iç donuyla hem de! Baba gel ayrı yerde duralım biz. -Deprem az oğlum, taş yağsaydı bunların başına anca. Tövbe estağfirullah, rabbim sen affet amin ecmain. -Sus aman duymasınlar, ekmeğimle oynama baba. Kızım, kardeşinle annenin yanından ayrılma, şurada çardakta durun. Ben dedenizle az ilerdeyim. -Nurten abla şu gençler iyi korkmuş ha! Çocuklar iyiyiz, korkmayın artık. Kızım ulaşamazsın, arayıp durma babanları, bak çekmiyo telefon! Ay abla bunların yüzleri niye boya içinde? Feneri tutunca gördüm korktum valla! Ayin mi yapıyorlardı bunlar? Hangisi kız hangisi erkek belli değil! Kızım diye çağırdım, bir kalktı ayağa dalyan gibi delikanlıymış! -Kerem! Hanginiz Kerem? Annen bana tembihlediydi, “Kerem üniversiteden arkadaşlarını getirecek eve, göz kulak ol, azmasınlar” demişti. -Benim Nurten teyze. Arkadaşlarım, Ali, Canan, Tülin, Serap... Şu yatan da Can. Kafasını bir yere vurdu depremde, yatıyor böyle. Arada kalkıp abuk subuk bir şeyler söylüyor, geri yatıyor.


Can kafasını kaldırdı, “Ölüm de var!” diye bağırıp yeniden bayıldı.

-Ah yazık! Yavrum, gün ışısın hele, birileri gelir yardıma, dur bakalım. Yüzünüzün hali ne öyle oğlum? Gören korkar! -Oyun oynuyorduk. Cezalı oyun, kaybeden boyuyor işte. -Bir yandan da soyunuyordu kaybeden herhalde. Yarı çıplaksınız hepiniz hahhay! Beyaz çarşaflara sarılmışlar bak Aysel, yüzler de rengarenk, kafalarında bir tuhaf şapkalar, peruklar... Kapıcının kızları bunları gördüler de ilkten hortlaklar geldi diye çığlık çığlığa kaçtılar. Küçüğü konuşmadı ya odur budur, dili tutulmasa bari çocuğun. -Hava kurşun gibi ağır... Bağır bağır bağır bağırıyorum! Koşun! Kurşun eritmeye çağırıyorum... -Bağırma Allah aşkına, kaç işten kovuldun, hapisten zor kurtardın, hala şiir hala anarşi! Nereden Nazım koydun bu çocuğun adını İhsan? -Öyle deme Ceyda, öğretmen okulundayken az mı Nazım okurduk senle? -Okuduk da ne oldu? Devran bize mi kaldı? Emekli ikramiyemizle zar zor bu dağ başından ev aldık, oğlun bu yaşta hala işsiz! -Tamam Ceyda, deme bir şey çocuğa. O da böyle rahatlatıyor kendini, son sefer polisler aldığından beri bir tuhaf zaten. Üstüne deprem korkusu, bırak okusun çocuk. “Ölüm de var!” -Sus, söyleme Bir şey söyleme artık Sus söyleme Her şey gereksiz artık Bana düşen dönüp de gitmek... -İhsan Bey ne güzel şiir okuyor sizin çocuk. -Sağolun Kenan Bey, çok sever çocukluğundan beri. -Sakıncalı şairlerden okumasın, milli şairlerimizden okusun. -Kimmiş efendim milli şairlerimiz? -Necip Fazıl okusun, İsmet Özel okusun.

İhsan, “Sana da Fatiha okusun inşallah” diye mırıldandı.<