Köhne: Yazgının ve yorgunluğun romanı
- Litera

- 13 dakika önce
- 3 dakikada okunur
Nezihat Keret, Ethem Baran’ın Köhne romanı üzerine yazdı: "Köhne, taşrayı anlatırken yalnızca bir coğrafyayı değil; insanın içindeki yıpranmayı ve kabullenişi de görünür kılıyor. Yazar, yerel olanı evrensele yaslayarak, okura kurtuluş vaat etmeyen gerçek bir hayatla baş başa bırakıyor."

Çıplak doğan şehirler vardır. Onların ilk kundağı, masalların içinden süzülen ve saf ritmiyle fısıldayan ninnilerdir. Köhne, işte böyle bir şehrin tek kelimeye sığmış bir yankısı. Orta Anadolu’nun belleği aşınan yüzlerinde, tozlu sokaklarında ve kırık dökük evlerinde dolaşan bu kelime, Ethem Baran’ın romanında yalnızca bir kasaba adı değil; adeta yaşayan bir varlık gibi. İnsan ruhunda biriken yorgunluk ve bitmek bilmeyen yıpranmışlık, bu kelimede somutlaşır.
Baran, romanda umudu tamamen dışarıda bırakmaz. Kitabın kapağında kendini ele verir. Yıkılmaya yüz tutmuş bir evin içinde sıkışıp kalmış küçük kilim parçası, solgunluğun ortasında direnen umudun ve küçük mutluluklarla hayatta kalma mücadelesinin görsel karşılığı gibidir. Karakterler kimi zaman bir oyunla tutunur hayata, kimi zaman bir türkünün ezgisinde yeşerir: “Yeşil ayna takındın mı beline. Kendime münasip yâr bulamadım sen sefa geldin.” Ve fakat öyle şeyler yaşar ki karakterler peşi sıra, “Birbirine ulanmış tepelerin yumuşaklığında nennilenen çayırların bitmez tükenmez can sıkıntısı” cümlesi kulağınızda yankılanır bir anda.
Taşra, edebiyatta genellikle iyi niyet ve saflıkla anılır. Baran ise, Köhne ile taşranın görünmeyen yüzünü “kral çıplak” dedirtecek bir cesaretle açığa çıkarıyor. Dedikoduyu, bastırılmış öfkeyi, ataerkil şiddeti, susturulmuş kadınları ve kuşaktan kuşağa aktarılan yazgıyı saklamayıp; taşranın sesini, bitmeyen tekrarlarını ve dramatik sertliğini okurun kulağına içtenlikle taşıyor. Yazar, taşrayı nostaljiyle ya da masumiyetle süslemiyor. Gündelik hayatın sıradanlığı içinde gizlenen şiddetle, yoksullukla ve bastırılmış arzularla yüzleştiriyor okuru. Böylece taşra, Köhne’de sıradanlığın ardına gizlenmiş sert gerçeklerin mekânı hâline geliyor. Baran, bu gerçekleri görünür kılarak taşrayı edebî bir yüzleşme alanına dönüştürüyor. Yazarın dili, bu yüzleşmenin en güçlü araçlarından biri. Doğa betimlemeleri, atasözleri, lakaplar, küfürler ve argolarla zenginleşmiş anlatı bütüncül bir dil evreni kuruyor. Okur, kasabanın kendine has evrenine rüzgârın çarptığı çatlak camlardan sızarak dahil oluyor.
Romanın zaman kurgusu doğrusal değil. 1945’lerden 1970’lere uzanan anlatı, kırık bir ayna gibi geçmişi şimdiki ana sızdırıyor. Gündelik tekrarlar ve geleceğe göndermeler belleğin döngüsel yapısını ön plana çıkarıyor. “Yeni gün, önceki günlerin tekrarıydı” cümlesinde olduğu gibi, zamanın akmadığını, bilakis insanın sırtına yük olduğunu hissettiriyor. Bu yapı, karakterlerin ruh hâlini yazgı hissiyle derinleştiriyor. Romanı okurken, Nietzsche’nin ‘Yazgını sev’ sözünü hatırlamamak mümkün değil. Hayatın akışındaki kırılganlık hâli, roman boyunca kendini tekrar ediyor. Gerçekte var olmayan bu kasaba, Orta Anadolu’nun herhangi bir yerinde karşımıza çıkabilecek kadar tanıdık geliyor artık.
Köhne’nin karakter kadrosu hayli geniş. Okurken keşke kitabın arkasında bir karakter haritası olsaydı ihtiyacı uyandırıyor. Ancak taşrada yaşantıların iç içe geçmiş ilişkiler ağından ibaret olduğu gerçeği, bu kalabalık kadroyu yakından tanıma gerekliliğini hissettiriyor. Gök Halit, Taşçı Mustafa, Cinci Binali, Pırtıcı İbrahim gibi lakaplarla anılan kişiler hem hafızayı diri tutuyor hem de sözlü kültürün anlatı içindeki izlerini daha belirgin kılıyor. Feramuz’un yıllarca kokusunu aradığı Şadiye, Selver’in kırılgan ama dirençli duruşu, Kumru’nun kabullenilmiş çaresizliği, Şakir’in alışılmış kalıpları bozan karakteri; romandaki evrensel insanlık hâllerini görünür kılıyor.
Şakir, romanın en dikkat çekici figürü; alışılmadık bir erkeklik portresi çiziyor. Becerikli ve hamarat. Kadınlarla iş tutabilen, örgü örebilen, sarma saran, fal bakarken eğlendiren bir karakter olarak taşra yaşamının sınırlayıcı kalıplarını kırıyor. Bu karakteri farklı bir öykü kitabıyla, daha yakından tanımak istiyorsunuz.
Selver ve Kumru’nun iki farklı uçta konumlanan yaşam mücadeleleri romanın çatışma zeminini oluşturuyor. Bu iki kadın karakterin hayatla kurdukları bağ, metnin merkezine yerleşiyor. Kadın bakışıyla var olabilme çabaları anlatıyı çok katmanlı bir yapıya kavuşturuyor.
Tosbağa ve yılan imgeleri, Köhne’nin anlam dünyasında güçlü bir işlev görüyor. Tosbağa, kabuğuna çekilmiş değişmezliği ve göçle birlikte taşınan alışkanlıkları simgelerken; yılan, hareketi ve dönüşüm arzusunu temsil ediyor. Bu iki imge, insanın içindeki çelişkiyi, değişimi arzulayan ile geçmişe saplanıp kalan yanını görünür kılıyor.
Roman, “Feramuz’un ilk ölümüydü bu” cümlesiyle güçlü bir açılış yaparken, “Feramuz her seferinde ölmeye devam etti” diyerek kapanıyor. Bu döngüsel yapı, yalnızca Feramuz’un değil, köhneleşmiş hayatların bitmeyen yazgısının özeti gibi. Romanda belirgin bir kurtuluş yok. Hayatın kendisi gibi, çıkışsız ama gerçek bir dünya kuruyor. Köhne’de yoksulluk yalnızca ekonomik bir durum değil, ruhu köhneleştiren bir yük olarak işleniyor. “Evler kış ama dışarısı bahar” cümlesinde olduğu gibi, dış dünya ile iç dünya arasındaki uçurum, romanda dramatik bir gerilim yaratıyor.
Köhne, taşrayı anlatırken yalnızca bir coğrafyayı değil; insanın içindeki yıpranmayı ve kabullenişi de görünür kılıyor. Yazar, yerel olanı evrensele yaslayarak, okura kurtuluş vaat etmeyen gerçek bir hayatla baş başa bırakıyor. Bu romanda umut, büyük başarılarla değil; küçük tutunmalarla, belleğin direnciyle ve köhneleşen hayatlara rağmen sürdürülmeye çalışılan yaşam ısrarıyla var oluyor. Köhne, tam da bu nedenle, taşranın değil insanın romanıdır.
KÖHNE
Ethem Baran
İletişim Yayınları, 2024
Tür: Roman
220 s.






































Yorumlar