• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Hovarda Macit

"Gözüne incecik sürme çeker, gül goncalarından mamul dudak boyasını hiçbir gün ihmal etmezdi. Başka kadınlar boyalarla, sürmelerle yüzüne sahte benler yapmaya uğraşırken; Afife’nin beni tam ağzının sağ köşesine, Allah tarafından özene bezene kondurulmuştu."

Seher Tanıdık


Tek bir derdi vardı Macit’in. Karısı.

Bütün gün çalışıp yorulan Macit, eve geldiğinde kedi gibi etrafında gezinir, ilgi beklerdi. “Beyoğlu’na yeni oyunlar gelmiş hayatım. Bu hafta sonu adaya mı gitsek? Sen de beni seviyor musun?” diye uzayıp giderdi eziyet listesi. Afife’yle İstanbul’un bütün eğlence mekânlarını gezmişler, Göksu’da sandal sefalarını tüketmişler, Çamlıca Tepesini ine çıka düz etmişlerdi. Her gün bal yiyen baldan bıkarmış misali sıkılmıştı Macit. İstanbul’un başka eğlence yerleri de vardı elbette ama bostan tarlasına karpuzla gidilmezdi.

Gençliğini yaşayamamıştı Macit. Bunun için herkese, her şeye kızgındı. Beş sene öncesine kadar babasının çiftliğinde ırgat gibi çalışmış, yazları güneşin alnında terlemiş, kışları buz kesmişti. Son zamanlarda keyfi yerindeydi, şeytan kulağına kurşun. Babadan kalan ne var ne yoksa satıp ticarete atılmıştı. Şansı yaver gitmiş, Fransa’dan getirttiği son moda kumaşlar sayesinde sarayın ve İstanbul eşrafının aranan tüccarı olmuştu. Dilden dile anlatılan bir servetin sahibiydi.

Eşli toplantılarda, karısı Afife ile birlikte arz-ı endam ederlerdi. Macit orta boylu, kavruk bir Anadolu erkeğiydi. Güzel karısı sayesinde kıskanç gözlerin hedefi olmayı bilhassa severdi. Evde verdiği yemekli davetlerde de muhteşem bir ev sahibesi olurdu Afife. Latif gülücükler takınır, tüller ve kurdeleler içinde süzülen endamıyla göz kamaştırırdı.

Bakımlı kadındı Afife. Kendi imalatı zeytinyağlı, limonlu kremleri sayesinde cildi her daim yumuşacık, bembeyazdı. Yürüdüğü zaman çiçek bahçelerini beraberinde taşırdı. Gözüne incecik sürme çeker, gül goncalarından mamul dudak boyasını hiçbir gün ihmal etmezdi. Başka kadınlar boyalarla, sürmelerle yüzüne sahte benler yapmaya uğraşırken; Afife’nin beni tam ağzının sağ köşesine, Allah tarafından özene bezene kondurulmuştu.

Akıllı kadındı Afife. Kocasının muhasebeciyle yaptığı görüşmelerini sımsıkı saklardı mesela. Gerçi o kadarcık dalavereyi yapmayan tüccar yoktu ya, yine de dile düşmemek lazımdı. Macit’in “Paşa dedemden hatıradır,” diye övündüğü madalyaları açık arttırmadan aldığını da yalnızca o bilirdi. Buna rağmen her seferinde kocasıyla birlikte gururla gülümserdi.

Çok parası vardı ama soylu kökleri yoktu Macit'in. Kökü olmayan bitkiyi bol gübre ile besler gibi, parası ile soylu bir geçmiş satın almış, parlak geleceğinin yanına pek yakıştırmıştı. Her geçen gün servetinin sınırını merak eden insanlarla tanışıyordu. Onu takdir eden kadınlar da çoğalıyordu çevresinde. Her daim bakımlı, boyalı, eğlenceli kadınlardı onlar. Nerede kahkaha atıp nerede susacaklarını bilen kadınlardı.

Afife ise kafasına göre iş yapardı çoğu zaman. En basiti, arkadaşlarıyla plan yaptığını önceden söylediği hâlde, bayram sabahı annemlere gidelim diye tutturmuştu Afife. Sonra da bayram boyunca yalnız kaldığı için sitem etmişti. Doğum gününde üstünü değiştirmek için eve uğrayan Macit, salon masasına hazırlanan pasta-börekleri görmüş ama geç kaldığı için ayaküstü atıştırdığında kabahatli ilan edilmişti.

İstanbul büyük şehirdi. İstanbul eğlenceli şehirdi. Mehtabı ayrı güzel, kadınları ayrı güzeldi. Arkadaşları ile vakit geçirip eve gitmediği gecelerden sonra, elbet bir gün evinde uyanırdı Macit. En kötüsü de işte bu zamanlardı. Hesap sorardı karısı ona. “Neredeydin dün gece?” derdi, “Seni merak ettim,” derdi. Macit de o an aklına ne geldiyse söyler, Afife daha da üstelerse “Sana ne?” deyip başından savardı.

Karısının “Geceleri gelmez oldun. Ya bana bir şey olursa?” diye sızlandığı bir gece kahkahayla gülmüştü Macit. “Sana bir şey olursa zaptiyeleri çağır. Onlar benden önce gelir, seni kurtarır,” demişti. Bunun üzerine cevap bile vermemişti Afife, köşeye çekilip ağlamıştı bütün gece. Bir hafta kadar surat asmış, sonra usanıp bırakmıştı. Artık Macit’in ayağına dolaşmıyor, eskisi gibi hesap sormuyordu. Yemekten sonra evden çıkarken “Nereye gidiyorsun? Ne zaman geleceksin?” soruları da tamamen bitmişti.

Haftalar sonra Afife sevinçle cıvıldayan sesiyle bir vakıfta düzenli olarak çalışmak istediğini söylediğinde hemen kabul etmişti Macit. “İyi,” demişti. “Vakıflar iyidir. Macit’in karısı hayırsevermiş derler. Ben de iş için Ankara’ya gidiyorum yarın. Bir hafta gelmem,” demişti. Afife’nin kendine bir meşgale bulduğuna pek sevinmişti. Bazı geceler toplantıda oluyordu karısı ama hizmetçi yemeği vaktinde hazır ettiği için sorun etmezdi Macit. Karısı yakasını bırakmıştı sonunda. Nerede olduğunu, ne yaptığı merak etmiyordu. Sabahları kahvaltıda görüşüyorlardı genellikle, en kötüsü akşam yemeğinde.

Bir akşam Afife’nin ona pek yakışan pembe elbisesini giydiğini görünce Macit’in canı sıkıldı. ‘Hiç mi bıkmaz bu kadın her akşam yemeği için böyle giyinmekten, boyanmaktan?’ diye geçirdi içinden. Yemeğiyle meşgul olan Afife başını kaldırdı, şöminenin yanında duran sarkaçlı saate baktı, daha hızlı yemeye başladı. Macit, boğazına takılan lokmayı bir bardak suyla gönderdi. ‘Güzelliği yerinde hâlâ. Benim olmadığım gecelerde bu kadın evde yalnız ne yapar acaba? Bu kadar süslenme bana değil mi yoksa?’ diye geçirdi içinden.

İnce bıyığını burarak düzeltti. ‘Yok canım, kadın başına dışarı çıkacak hali yok ya… Geçen gün bir kanaviçe vardı elinde, onu dürtüp duruyordur,’ diye düşündü, yemeğine devam etti.

Laf arasında bu akşam Akif Bey ile çıkacağını söyleyiverdi. Çok önemli bir görüşmeydi, geç kalmamalıydı. Aslında doğruydu söyledikleri. Akif Bey onu çoktandır isteyip de içeri giremediği, İstanbul’un meşhur evlerinden birine götürecekti. Macit’in parayla açamadığı kapıyı, yeni arkadaşı Akif Bey’in referansı açacaktı.

Bu evde, İstanbul’da pek az kişinin tanıdığı hanımlardan biriyle tanışacaktı Macit. Akif Bey’in uzun zamandır ahbaplık ettiği bu hanım, Fransa’dan yeni gelmiş zengin ailelerden birinin kızıymış. “İsmine Nurbanu Hanım derler ama gerçek midir bilinmez,” diye araya bir parça dedikodu sıkıştırdı Akif Bey. Haklıydı. Ne kadar lüks de olsa, en nihayetinde bir çeşit randevu eviydi burası.

Özel okullarında tahsil görmüş, serbest yetişmiş bir kızmış Nurbanu. Buraya da erkeklerle ahbaplık etmek için geliyormuş. Ahbaplığın dozu konusunda ipucu vermiyordu Akif Bey ama anlatırken ağzı kulaklarına varıyordu.

“İşte geldik,” dediğinde şaşırdı Macit. İçerideki sıra dışılığı hiç belli etmeyen, beyaz boyalı, ahşap kapıdan girdikten sonra, uzun koridordan ve çift kanatlı büyükçe bir kapıdan geçtiler. İşte o zaman sıradanlığın yerini ihtişam aldı. Topkapı Sarayı’nın harem tasvirlerini gölgede bırakacak kadar şaşalı bir salondaydılar. Acem işi halılar, ağır dökümlü kat kat kadife perdeler, parlak örtülerden sedirler, altın yaldızlı tavanlar göz alıcıydı.

Akif Bey onları karşılayan görevliye: “Biz Nurbanu Hanım ile görüşmek için geldik,” diyerek elindeki zarfı uzatırken Macit’e göz kırptı. Biraz beklemeleri gerektiğini söyledi genç adam. Bekletilmeye alışık olmadığından yarım saat sonra huzursuzlanmaya başlamıştı Macit ama Akif Bey’in keyfi yerindeydi. “Bu kadarcık nazını çekeceksin bu kadının. Vuslatın lezzeti hasretle artar,” diyerek yol yordam gösteriyordu dostuna.

Az sonra uzun boylu, yakışıklı bir oğlanın peşine takılıp onun açtığı kapılardan geçtiler. Öncekinden daha küçük ama onun kadar şık döşenmiş uzunca bir odaya vardılar. Delikanlı: “Nurbanu Hanım içeridedir,” diyerek zarif bir el hareketiyle odanın diğer ucundaki kapıyı gösterdi ve bizimkileri bırakıp gitti.

İç gıcıklayan parfüm kokusu her yanını sarmışken, kalbinin sesini kulaklarında hissediyordu Macit. Karısından sonra kaç çiçek koklamış, kaç gül soldurmuştu ama bu işlerin acemisi olmuştu bir anda. Etrafı kolaçan ederken, buraları iyi bildiği her hâlinden belli olan Akif Bey’in “Kendisi yan odada sizi bekler. Burada yenisiniz. Sizi benim tanıştırmamı ister misiniz?” sorusuna, gayri ihtiyari “Memnun olurum,” deyivermişti.

Kapıyı çalıp birkaç saniye bekledikten sonra giren Akif’in ardından, Macit de süzüldü içeriye. Aydınlatmalardaki hafif ışığın bile kırmızılı morlu tüllerin ardından geçtiği sade döşenmiş odada, pencere kenarında geniş bir oturma takımı ve daha geride kocaman yatak görülüyordu.

Arkasını dönmüş, kütüphanedeki kitaplarla meşgul görünen uzun boylu narin kadın silueti, onlara dönmek için hiç de acele etmiyordu. Kadın dediğin böyle olmalıydı. Nazla verilen daha kıymetliydi. Gözlerini kadının üzerinden bir saniye kadar ayırabilen Macit, yatağın yanındaki geniş kütüphaneye özenle sıralanmış onlarca kitabı garipsedi. Onun evinde de kitap vardı ama... Sırası mıydı şimdi kitapların?

Loş ışıklar altındaki kadının peri misali endamını gördüğünde bildiği, öğrendiği her şeyi unutmaya razıydı Macit. Henüz yüzünü bile görmeden, gerçek adını belki de hiç bilemeyeceği bir Nurbanu’ya vurulmuştu.

Yumuşak ve işveli bir kadın sesi “Hoş geldiniz Akif Bey,” derken çoktan erimişti Macit. Kadının sesinde sonradan yapıştırılmış gibi duran tuhaf bir Fransız aksanı vardı ama Macit kalbinin sesinden başka bir şey duymuyordu o anda. Aksi gibi Akif Bey de tam aralarında duruyor, kenara çekilmiyordu bir türlü. Saniyeler geçmiş, Macit kadının yüzünü tam görememişti ama böylesi daha iyiydi.

Yeni yetmeler gibi heyecanını üstünden atamıyor ‘Şimdi böyleysem, yüzünü görünce nasıl olurum kim bilir?’ diye iç geçiriyordu. Nurbanu’nun arkasından vuran ışık sayesinde yüzü ince tülden bir yaşmakla örtülü hissi veriyor, bu gizem Macit’in merakını kamçılıyordu. Akif Bey de, onunla sohbet eden kadın da hiç acele etmiyor, Macit geride kalmanın avantajı ile kadını inceliyordu.

Akif Bey’in nezaketle tuttuğu uzun, pembe saten eldiveni gözleriyle takip ederek başını yavaşça yukarı kaldırdı Macit. Tüllerin gölgelediği beyaz ten muhteşem bir başlangıç sunuyordu. Kadının narin boynunu, ufak çenesini geçti de, nezaketle kıvrılan ince dudaklarını gördüğü an titredi. Kadının ağzının sağ köşesinde siyah bir et beni vardı. Hemen gözlerine çıktı bakışları ve kıpkırmızı oldu Macit. Elini kolunu nereye koyacağını bilemedi. Hafifçe sendeleyip yanı başındaki koltuğa oturdu.

Utangaç arkadaşının güzeller güzeli Nurbanu’ya ilk görüşte vurulduğunu düşünen Akif Bey vaziyetten memnundu. Kadının yüzündeki şaşkın gülümsemenin ardında, gözlerindeki pırıltıyı sadece Macit anlayabilirdi.