top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

Öykü: Papağan-I Şerif Yardım Ve Dayanışma Vakfı

"Coşkun, uzun boylu, kel kafalı, asık ve abus çehresiyle sırım gibi bir itti. Elinde yeni nesil fukara taamı olan noodle’ı bir kap derûnuna koymuş üstüne miktar-ı kâfi su döktükten sonra içine ekmek doğrayıp sıcak sıcak yemekteydi"


Hüseyin Sefa Ak

‘’El kuşu elden ele gül kuşu gülden güle

Baykuş vîrâne sever, şahinler pervaz ile’’

YUNUS EMRE


1

Puhu Sokak otuz numarada iki katlı bir ev vardı. Altı boş olan bu eski evin üst katında Albay Bahri Bey ikamet etmekteydi. Gözleri görmezdi bu ihtiyarın. Gözleri görmediği için hayattan kulaklarıyla zevk almayı öğrenmişti. Bu ihtiyar beyefendinin en büyük zevki oturduğu evin karşısındaki lunaparktan gelen birtakım eğlenti sesleriydi. O her ikindi âdeti veçhile evinin balkonuna kurulur, çubuğunu yakar, lunapark seslerini, cennetin ırmaklarının bu dünyada duyulan sedaları kabul eder ve istifini bozmazdı.

Bu sesleri dinlerken, istifini bozacak bir vaka meydana gelse öfkesi topuğuna çıkar, hemen pisleşip saldırganlaşırdı. Mesela geçen gün balkonda oturmuş, lunaparktan gelen seslerin tesiriyle o büyük ve meşbû-ı rûhâniyyet ikindilerinden birini yaşıyor, gövdesini baştanbaşa saran rahmani huzurla mest oluyordu. O sırada bu mest halini bozan bir nara duyuldu:

‘’Kalkın lan, Kalkın!’’

Lunaparktan Albay Bahri’nin kulağına gelen uyumlu ses dalgalarını bozan bu parazitin sahipleri, cemiyetin parazit, diye adlandırdığı birkaç asalak ve ayyaş takımından kimselerdi. Albay Bahri Bey onlara önce uygun bir dille “Evladım vakit gündüz, yatan kimse yok ki, niçin kalkın, diye bağırıyorsunuz, deyince, ayyaşlardan biri haddi aşıp” Sen karışma kör pezevenk, gir içeri,’’ demişti. Albay Bahri bu lafın altıda kalmayacaktı tabii, eskilerin tabiriyle maslahatı balta kesmez bir adam olduğu için tabancasını belinden çıkarmış,

“Dağılın ulan tırrekler! Defolun,” deyip iki el kurşun sıkmıştı. Kurşun sesini duyan ayyaş takımının yürek selanik olmuş, tabana kuvvet kaçmışlardı. Geçen yine buna benzer bir vaka meydana geldi. Albay Bahri her ikindi olduğu gibi, lunaparktan gelen çocuk seslerini dinliyordu. Fakat duyarlı kulağı lunaparktan gelen masum çocuk sedalalarını bastıran pedofilik bir gürültü işitti. Bu ne ayyaşın tehditkâr narasına ne de para canlısı işportacının ticari sesine benziyordu. Vücudu dehşetle sarsıldı. O şen çocuk kahkahalarının arasında duyduğu parazit oldukça rahatsız ediciydi.

“Ben Osmanlı torunuyum aga!”

“Ben Osmanlı torunuyum aga!”


2

Ses bir insanın sesine benzemiyordu. Zaten şu devirde bu sözü bir insanın söylemesine imkân yoktu. Bu çirkin yakışıksız sese son vermek icap ediyordu. Bunun için bastonuyla güneş gözlüğünü alarak lunaparka gitmek üzere evden çıktı. Lunaparka yaklaştıkça ‘’Ben Osmanlı torunuyum aga’’ sözü daha da duyulur hale geliyordu. Tam lunaparkın kapısından içeriye giriyordu ki o sesin sağ taraftan geldiğini duydu. Burası bir güvenlik kulübesiydi. Albay Bahri şöyle dedi: “Düşman bayrağı gibi dalgalanan ses buradan dalga dalga yayılıyor olmalı.” İhtiyar adam barut gibi bir halde güvenlik kulübesine doğru yürüdü.

Bu sırada Lunaparkın güvenlik görevlisi Coşkun ve Papağan Şerif kendi âleminde takılıyordu. Coşkun, uzun boylu, kel kafalı, asık ve abus çehresiyle sırım gibi bir itti. Elinde yeni nesil fukara taamı olan noodle’ı bir kap derûnuna koymuş üstüne miktar-ı kâfi su döktükten sonra içine ekmek doğrayıp sıcak sıcak yemekteydi. Uzun zamandır et tüketemiyordu Coşkun. Keyfi için yaptığı doyumsuz harcamalar sebebiyle bankalar bu fukara adamın maaşına haciz koymuştu: Materyalsiz bir Materyalistti Coşkun anlayacağınız. Harcayacak materyali olmadığı için harcayacak materyali olanların hayatını sosyal medyadan seyrediyor bu sayede kendine uzak olan bir hayatı hepimiz gibi yanı başında hissediyordu.

O gün Patronu Tansu Bey San Remo’ya yaptığı seyahatine ait iştah ve şatafat içeren resimlerini Instagram hikayesinde paylaşmıştı. Coşkun paylaşılan resimlere, bilhassa açık büfede duran çeşit çeşit et yemeklerine baktı, ekranı büyüttü, neler yoktu ki… İştahı kabardıkça kabardı. Tansu Bey paylaştığı son fotoğrafta kokteyl ve yanındaki içki yanında ağız oynattırıcı kanepe, çerez, patates türünden ikramları da paylaşmış ve şöyle bir açıklama yapmıştı:

Tansu_Lucky Kokteyl 8 euro ve yanındakiler ikram, ben kaçtım

1Dakika önce

deyip yanına kırmızı şehvetli bir kalp emojisi eklemişti. Coşkun patronuna sağlıklı insanın yapacağı gibi şekilde kin beslemesi gerekirken iftihar etti, hemen 8 Euro’nun Türk lirası karşılığını düşündü. “Ucuzmuş ucuz. Tansu Bey okumuş kibar adam yaş tahtaya basmaz tabii,’’ diye içinden geçirdi. Ardından hemen altına yorum yaptı:

Coşkun_58_Yigido Ah efendim ne kadar da şanslısınız trde patates 50 tl… Çok güzel bir kokteyl üstüne çarkıfelek meyvesi bile koymuşlar, çok sevimli.

2Dakika sonra

Tansu Bey Coşkun’un bu yorumuna hiç cevap vermedi, beğen tuşuna dahi basmadı. Çünkü mecellede de geçtiği gibi “Sâkite bir söz isnad olunmaz. Lakin maraz-ı hacatte sükût beyandır, durumu vuku bulmuştu. Susarak sözünü söyleyen Tansel, muhatabına bir hiç olduğunu anımsatmıştı. Coşkun ertesi sabah yorumuna beğeni yahut cevap gelmediğini kontrol edecek, hiçbir şey yazılmadığını görünce boş boğazlık yaptığına kanaat getirip, kırılan gururu için yine kendine kızacaktı.

Patronu Tansu Bey, cin con ve kibirli bir patron olsa da özünde taşralı mıhsıçtının tekiydi, cimri mi cimri pinti bir herif. Yaralı parmağı görünce prostat olacak kadar da hayırsız. Fakat bu adama karşı yoğun bir hasedin ele geçirip gasp etme arzusunun yerini Coşkun’da saplantılı bir imrenme almıştı. Aslında imrenmeyip de ne yapacaktı, O büyük yazarımızın dediği gibi Coşkun’a fakirlik, kuvvetli bir yutkunmanın yarım yeme yerine geçebileceğini öğretmişti. O da öğrendiği gibi yaptı. Var gücüyle yutkunduktan sonra “Yapamadık şöyle bol gıdalı bir tatil, yoksulluk garip bir kuş, anüsümüze yuva yapmış,” dedi. Papağan bu kuşun kendisi olmadığını bildiği için üstüne alınmadı elbette. Masa üzerine serpilen yemleri yiyordu fakat bir sıkıntısı vardı hayvanın stresten ya da Coşkun’un kendisine yedirdiği Noodle’lardan olsa gerek ishal olmuştu hayvancağız.

3

Albay Bahri Bey bastonuyla kapıya vurdu. Güvenlikçi Coşkun müşteri olmadığını anladığı bu yaşlı adamı görünce hiç istifini bozmadı. Ağzının kenarıyla ‘’Buyur dayı, kime bakmıştın,’’ dedi. Bu lakaytlığa sinirlenen Albay, “Hoş gelmedim Hoş’a da gelmedim Bekçi Efendi,’’ diye çıkıştı.

İhtiyarın beklenmeyen taarruzu Coşkun’u hem sinirlendirmiş hem de şaşırtmıştı. “Sakin ol dayı konu nedir,’’ diye sordu. Albay tam lafa başlayacakken kulübedeki gergin ortamı hayvansal içgüdüleriyle sezen Papağan Şerif ise telaş edip tekrardan, Ben Osmanlı torunuyum aga!” demekte bir beis görmedi. “Konu,” dedi Albay, “İşte deminden beri Ben Osmanlı torunuyum aga diye bas bas bağıran bu adam.’’ Bu pezevengi gönder buradan, yoksa elimden bir kaza çıkacak,” Coşkun güldü “Ne herifi dayı, kör müsün papağan bu papağan.’’

Albay Bahri, görmeyen gözlerini başkaları da görmesin diye taktığı simsiyah gözlüklerini çıkardı. “Kör olduğumu görmüyor musun, kör müsün?’’ Coşkun kırdığı pottan dolayı çok mahcup oldu. Vicdanı da sızlamıyor değildi hani. Özür dilese adamın körlüğünü tekrardan gündeme getirecek daha da kötüsü az önce kırdığı potla yüzleşecek ve o utanma anını tekrar yaşayacaktı. En iyisi mi yaşlı adama yaptığı münasebetsizliğin diyeti olarak saygı göstermeliyim hatta yerine göre yaltaklanmaktan da geri durmamalıyım, diye düşündü. Fakat ne hazindir ki Coşkun’un bu duyarlı tavrının Albay’da hiçbir karşılığı yoktu. Albay, otuz üçüncü yılındır göremiyordu ve körlüğünü nerdeyse unutmuştu. Onun için gözünün olmaması kuyruğunun olmaması gibi bir şeydi.

” Buyurun dayıcım nasıl yardımcı olabilirim, lütfen emredin’’

“Öncelikle şu dayıcığım lakırdısını kes, bana Albayım diyebilirsin.”

“Güvenlikçi Coşkun hemen esas duruşa geçti. “Emredin!’’

"Deminden beri bokluca bülbülü gibi cır cır öten bu gerici hayvanı al götür buradan.’’

Ne yapacağını şaşıran Coşkun,

“Ama Albayım bu sadece bir papağan,” deyince Albay daha da hiddetlendi, “Ne demek Ben Osmanlı torunuyum aga! Benim için mürteci mürtecidir. Papağanmış insanmış, hayvanmış, merdiven çiçeğiymiş bunların benim için bir önemi yok.’’

Coşkun, alttan almaya devam etti. “Albayım, hayvan bizim patron Tansu Bey’in yeğeni Uzay Pamir’in papağanıydı, piçin teki affedersin, sıkılıp atınca ben aldım. O öğretmiş padişahım da padişahım diye yoksa has Kemalist’tir bizim Papağan Şerif.’’ Albay düşünceli bir tavırla “Ne belli Kemalist olduğu, muhakkak takiye yapıyordur, ben anlamam al götür bunu buradan.” Coşkun hâlâ orta yolu bulma gayretindeydi. “Albayım bizim Papağan Şerif, Şia mezhebinden değil ki ne bilsin takiyeyi. Kemalist olduğu kadar ehli sünnet bir hayvandır. Hem zaten Şerif’i internetten satışa koydum, iki güne yeni sahibi gelir alır, siz tasa etmeyin.’’

Ekabirden olduğu için olsa gerek müsamaha sevmeyen Albay bir türlü ikna olmuyordu, “Ben anlamam bu hayvan bugün buradan defolacak. Ben Osmanlı torunuyum aga, diyor, bak dümbüğün yediği herzeye…’’

O gün şavalaklığı tutmuş olduğundan Coşkun, Papağanın işitmesi gereken azarı kendisi işittiği için bir haksızlığa uğradığını düşünüyordu. İçinden, “Şimdiye kadar herkese iyi davrandım ama hep ezilen ve hor görülen ben oldum, bu dünyada hoşgörünün karşılığı neden hep horgörü.” Kendine acımak için söylediği bu sözlerden sonra amacına ulaştı. Artık kendine karşı müthiş bir merhamet besliyor, acıklı acıklı ağlayıp kendini öpmek ve okşamak istiyordu.

Şimdi çektiği bu kısa metraj acının tadını çıkartmak vaktiydi. Hem müşteri dahi olmayan bir adamın kendisine olan bu tavrı şımarıklık değil de neydi?

“’Eh! yeter artık, sokayım Albay’a malbaya ya! Senle mi uğraşacağız, hadi siktir git artık.’’

Bu sözler yıllarını şanlı Türk ordusuna hizmetle geçirmiş Albay Bahri’nin solgun ve yaşlı yüzüne bir tokat gibi çarptı, o da kendisine acıdı. Şimdi yaşlandığı için toplum tarafından ihmal edildiğini, aşağılandığını düşünüyordu.

Tüm duyarlılığını az önce körlük bahsinde israf eden Coşkun, tam manasıyla nobran bir öküze dönmüştü. Albayı azarlamaya devam etti, “Allah sana vurmuş bir de ben vurmayayım, kalk git buradan.’’

4

Bir zamanların mağrur komutanı Bahri Bey bu sözlere elbette bir karşılık verecekti. Elindeki bastonu tek eli ile havaya atıp ucundan yakaladı. Bastonun başı ile Coşkun’un kafasına sert bir darbe indirdi. Dengesini kaybeden Coşkun makat üstü yere düştü. O dakikadan sonra ihtiyarın kolu topçu traktörünün piston kolu gibi çalışıyordu. O kadar sert ve hızlı vuruyordu ki, Coşkun’un kendisini toparlamasına imkân dahlinde değildi. Yaşlı adam vicdansızca vuruyor çıkan her ah! of yandım anam! Gibi feryad dolu seslerden büyük bir mutluluk duyuyordu. Albay Bahri aslına Coşkun’u dövmenin havanda su dövmek kadar boş bir uğraş olduğunu biliyordu. Islah olmaz bir adamdı Coşkun. Fakat bu yaşta birini dövmek, darp etmek ona hayata dair bir edilgenliği olduğunu hissettirmiş bu sayede hâlâ yaşadığını anlamıştı. Coşkun’a vurduğu bu sadistlik içeren darbeler lunaparktan gelen mutluluk sesleriyle eşdeğerdi şimdi.

O sırada güvenlik kulübesinin kapısında beliren Tansu Beyin yeğeni Uzay Pamir hem gülüyor hem de bu dayak anını telefonuyla ölümsüzleştiriyordu. Coşkun bir an Uzay’la göz göze geldi. Ona “Allah belanı versin piç kurusu video çekip güleceğine yardım çağırsana,’’ diyemedi. Çünkü aynı gün hem dayak yemek hem de işten atılmak kendisi için daha büyük bir yıkım olacaktı kuşkusuz.

Coşkun, “Adam öldürüyorlar yok mu yardım eden,’’ diye istimdat çığlıkları atıyor fakat bu acı dolu feryadına bir karşılık bulamıyordu. Papağan Şerif ise telaşa düşmüştü, kulübeden kaçmak için havalandı fakat o hengâmede bir türlü çıkışı bulamıyordu. Daha da kötüsü ishal olduğu için havadan gübreleme yapan bir tarım uçağı gibiydi. Her yeri pisletiyordu, buna Coşkun’un yüzü gözü ve Albay’ın şapkası da dahildi.

Albay’ın zâhiri kir ve kıl, bâtını bilgelik dolu kulakları ona bakmadan görme yetisini kazandırmıştı. Albay hayvan üstüne başına daha fazla pisletmesin diye onun havada süzülüşünü işitip bastonuyla ona vurdu.

Hayvan önce duvara çarptı sonra yere düştü. Albay, ‘’Papağanda olsan her gericinin sonu budur,’’ dedi. Papağan yerde ölü gibi yatıyordu. Bu acıklı sahneyi gören Coşkun’dan hazin-politik bir feryat koptu. “Kör ümmet düşmanı! Osmanlı düşmanı, deccal!"

Az önceki “adam öldürüyorlar,” Feryadını pek umursamayan ahali mukaddesat konularına meraklı ve duyarlı olduğu için bu hazin-politik seslere kulak vermiş ve olay mahalline akın etmişti.

5

Ahali olay yerine geldiğinde kulübede Coşkun ve Papağan’dan başka kimseyi görmedi. Şimdi herkes bu şiddet mağdurlarının başına toplanmış onlar için üzülüyordu. Coşkun’un yüzü kanlar içerisindeydi. iriyordu. ‘’Ben’’ diyordu Coşkun, Senin belanı sikmezsem adam değilim amığa kodumun körü!’’ Ahaliden bir adam konuştu, “Ne oldu kardeşim teröristler mi saldırdı?’’ Hemen ardından elinde ki su şişesini Coşkuna verdi. Suyu lakır lakır içen Coşkun biraz nefeslendi

“Ben ümmet, millet, ecdat sevgisiyle dolu bir adamım,” diye söze başlamıştı ki o an hayvan çırpınmaya, inlemeye başladı. Coşkun yaralı papağanı kucağına aldı. Küçükken ne zaman korksa annesinin onu hemen bir yere işetmesi hatırına geldi. Pet şişenin dibinde kalan suyu fondipledi ve hayvan sakinleşsin diye şişenin içine hayvanın -ishal niteliğinden dolayı nerdeyse küçük abdest kıvamına gelmiş- büyük abdestini yaptırdı. Kapağı kapatıp kenara koydu. Geldiğinde yapılırsa def-i hacet bünyeye getirir afiyet. Şerif’te şimdi afiyetle dolup taşmış kalp atışları normale dönmüştü. Coşkun Papağan’ın başını öptü ve konuşmasına devam etti.

‘’Yüzünün Rabbiyesi silinmiş Allahsız moruk bizi bu hale getirdi abiler. Yapma dedim, vurma dedim, bu papağan yerli ve millî dedim, dinlemedi. Size soruyorum abiler Allah hakkı için biz Osmanlı torunu değil miyiz?’’ Ahali bu sözler karşısında millî bir his ve adanmışlık duygusuyla Coşkun’u uzun ve coşkulu bir biçimde alkışlamaya başladı.

Halk bu acıklı tablodan müteessir olmuştu, millî ve dinî hassasiyetlerinin incindiğini hissediyorlardı şimdi. Tam o an hayvan bitkin bir şekilde “Padi..padi padişah,” dedi. Coşkun ‘’Görüyorsunuz işte ölürken bile padişahım, ”feryadı kopardı ve ağladı. O ağlayınca kalabalık da ağlamaya başlamıştı. Kumaş pantolonlu, büyük göbekli bir adam öne çıktı “ Nerde o adam yerini göster. Bize göster ki onu kahruperişan edelim, cenk idelüm,” dedi. Hamasi ecdat dizisinin Türkçesi dilinde pek yapmacık durmasına rağmen yurttaşlar bu durumu garipsemedi.

Coşkun, ” Siz gelmeden kaçtı gitti, evi nah şu karşı caddede,’’ dedi. Ahali eve yürürken taş sopa ne bulursa fırlatıyor, vatan haini diye hakaret ediyordu. Coşkun’un yüreği biraz soğumuştu şimdi. Papağanını öptü sağına soluna baktı, bir yeri kırılmışsa papağanı alacak kişi fiyat kırabilirdi çünkü. Hayvanın bir şeyi yoktu, şimdi içi rahat etmişti, kafasını kaldırdı karşısındaki piç Uzay Pamir’di. Yine timsah gibi sırıtıyordu velet. “Coşkun abi ihtiyar seni ne biçim parçaladı ama hepsini çektim deyip görüntüleri Coşkun’un telefonuna bluetooth vasıtasıyla gönderdi ve kayboldu.

6

Coşkun videoyu seyretti, bağırtılarını, duyunca o dehşet anları yinelenmişti, fakat görüntülerde bir gariplik vardı Uzay Pamir sadece kulübenin dışını çekmişti. Albay videoda gözükmüyordu. Coşkun az önce yediği dayaktan dolayı halkın kendisine iltifatını, ilgisini düşündü. Bedava su bile vermişlerdi. Bu mağduriyeti sosyal medyaya taşımalı, hakkını orada da aramalıydı. Fakat Albay videoda gözükmüyordu. Bu yüzden videoyu hemen Facebook hesabında yanına şu notu düşerek paylaştı:

MOZAMBİK’TE DOĞMASINA RAĞMEN TAMAMEN YERLİ VE MİLLÎ OLAN PAPAĞANIM ŞERİF’İN BEN OSMANLI TORUNUYUM AGA! DEMESİNE KATLAYAMAYAN ECDAT DİN DÜŞMANI BİR ALBAY TARAFINDAN SALDIRAYA UĞRADIM. ÖZ YURDUMUZDA GARİP ÖZ VATANIMIZDA PARYA DEĞİL MİYİZ? NOT: VİDEOYU ÇEKEN PATRONUN YEĞENİ UZAY PAMİR KORKUDAN İÇERİ GİREMEDİĞİ İÇİN KULÜBENİN DIŞINI ÇEKMİŞTİR VE BU YÜZDEN HAİN ALBAY’IN YÜZÜ GÖRÜNMEMEKTEDİR.

Bu andan itibaren kendinin de tahmin etmediği bir şekilde yüzlerce, binlerce beğeni ve yorum geldi bu videoya. Halk kendine geçmiş olsun diyor, Papağan Şerif’e ağlıyordu.

Ertesi gün oldu. Coşkun kulübesinde videosuna gelen yorumları takip ederken kulağına sloganlar elmeye başlamıştı:

“Mücahit Papağan! Mücahit Papağan!”

Hemen dışarı çıktı. Kalabalığı gören Coşkun gayet sevinçliydi, ‘’ Yarenlerim yoldaşlarım buyurun ne istersiniz neye geldiniz?’’ Güruhtan biri öne çıktı, ‘’Bize onu göster, dedi, “o mücahidi o kutlu kuşu.’’

Coşkun, ‘’ O şimdi yaralı ve yorgun ama sizi boş çevirmeyeceğim,” dedi. Kulübeye girdi, masa üstünde duran peçetelerden birini aldı, gazi görüntüsü vermek için hayvanın sağ koluna bağlayıp dışarı çıkardı. İnsanlar onu görür görmez “Mücahit Papağan, Mücahit Papağan,” diye slogan atmaya başlamıştı bile. Ahali susunca Papağan Şerif, “Ben Osmanlı torunuyum aga!” dedi. Bu lafı duyan kalabalık yek vücut olmuştu. Onlar artık uzuvların birleşmesinden meydana gelen bir adam hüviyetindeydi Fakat bu adam madde bağımlısı biri gibi ıspazmoza tutulmuş kendinden geçiyordu.

7

Milletimiz hayvana gazi muamelesi yapıyor ona hediyeler sunuyordu. İnsanlar Şerif’i görmek için sıraya giriyor, gördükten sonra bir defayla iktifa etmeyip tekrardan görmek için sıranın sonuna geçiyordu. Bu eylem defaten tekrarlandığı için ahali sanki Şerif’i tavaf ediyormuş gibi bir görüntü meydana gelmişti. Coşkun o günden sonra Şerif’i yedi kereden sonra görmeyi yasaklamıştı.

Papağan Şerif’e gösterilen bu alakadan çok memnun olan Coşkun, hayvanın bakımı için bağışlanan yüklü bir meblağı sayıp cebine koydu. Bir zaman sonra güvenlik kulübesini kaldırıp yerine gayet lüks bir Tiny House satın aldı. Hem artık dilenci gibi elden para almakta olmazdı, bir vakıf adı altında bu işlerin yapılması daha kurumsal olur, diye düşündü. Vakıfın adı hazırdı:

Papağan- ı Şerif Yardım ve Dayanışma Vakfı

Tiny House gayrimenkul bir değer gibi gözükse de altındaki tekerlerden dolayı menkul ile ayrısı gayrısı olmayan bir değerdi özünde. Fakat Coşkun tekerli binanın modern çizgisinden rahatsız olmuştu. Papağanı görmeye gelenler beyaz yakalılar olmayacaktı. Bundan sebep Tiny House’u cumbalı olan bir konak gibi tasarlatmıştı. Coşkun bu değerli yapının dışına kondurduğu cumbayla eve konak havası verdiği verecekti. Salonun zeminine ipek halı sermiş, önüne şatafatlı sedef işi masa koymuştu. Öte yandan odanın içinde vitrinde sergilenen birçok papağan heykeli bulunmaktaydı. Duvarların ise üstünde “Medet Ya Papağan-ı Şerif’’ gibisinden sülüs levhalar asmış, gümüş şamdan takımları ise odaya debdebeli bir hava katmıştı. Etrafı gayet lüks ve havalı bir biçimde dayayıp döşedikten sonra Papağan Şerif’e de özel işlemeli bir minder yaptı. Papağanın üstüne durduğu minderin altına uzanan eller mütemadiyen bir şeyler bırakıyor, her taraftan erzak, zahire, adaklar yağıyordu. İyi bir sermaye yapmıştı, artık bunu kullanma vaktiydi.

Coşkun, arkasındaki halk ve para gücüne güvenerek lunaparkın içindeki dönme dolabı yıktırıp yerine pervasızca kaçak bir Papağan-ı Şerif mağazası yaptırmıştı. Ahalinin desteği arkasında olduğu için kaçak yaptığı bu mağazaya Tansu Bey korkudan bir şey diyemedi. Neler yoktu ki bu mağazada; Papağan-ı Şerif hediyelik eşyaları, kupa bardakları, işlemeli havlular, gümüş biblo ve “Ben Osmanlı Torunuyum Aga!” diyen Papağan-ı Şerif oyuncakları. Ahali deli gibi olmuş, bu mallardan kapış kapış alıyor, gelenler mallar aynı gün bitiyordu. Para altında kalmıştı Coşkun. İşler çok iyi gittiği için lunaparkın çarpışan araba kısmını da yıktırmaya başlamıştı. Ziyaretçilerin yemesi içmesi için onun yerine bir Papağan-ı Şerif Lokantası yaptıracaktı.

Bu durum Lunaparkın sahibi Tansu Bey’i depresyona sokmuştu. Nasıl sokmasın, ticareti günden güne bombok duruma gelmiş, Papağanistler yüzünden lunaparkı günden güne elden gitmişti. Fakat yapacağı pek bir şey yoktu. Papağanı ziyaret eden insanları kovsa bu yıkımlara karşı gelse muhtemelen Hazreti İsa Efendimiz gibi çarmıha gerilirdi. Coşkun ise iyice zıvanadan çıkmıştı. Adeta Papağanizm dininin cezbeli ve zengin bir papazıydı. Tıpkı Hasan Sabbah’ın dâîsi gibi etrafa davasını yayıyor hem de cebini dolduruyordu.

Coşkun Vakıf binasına çevirdiği Konak House’unda ayaklarını masaya uzatmış Dubai tatili için gideceği oteli seçiyordu. Kapıyı çaldı, istifini bozamadan, “Gel,” dedi. Karşısında Tansu Bey’i gördü. Adamın eski kejıl tarzından cool duruşundan o fresh feza halinin yerinde yel bile esmiyordu. Halinde pis rutubetli bir hava vardı.

Coşkun kendisi yüzünden iflas etmiş eski patronunu karşısında görünce, Instagram yorumunda piç gibi kalışı geldi aklına. İlk günler bu piç gibi kalıştan kendisini suçlasa da para aklını başını getirmiş ve zaman içinde patronu Tansu Bey’e hınç beslemişti. Fakat hiç bozuntuya vermedi Coşkun “ Tan sucuğum hangi rüzgâr seni buraya attı,’’ diye sordu.

Tuhaftır, Tansu Bey sanki lunaparkının gasp eden, batıran Coşkun değilmiş gibi davranıyordu. O şimdi galip kralın yanında mağlup kral gibiydi, kaybedilmiş bir savaş üzerine konuşmaktansa anlaşmak istiyordu.

“Coşkuncuğum biliyorsun bu aralar çok sıkıntıdayım tabii senin de başında çok iş var, malumun senden tekrar özür diliyorum rahatsız ettiğim için. Vakıf’ın işlerinden dolayı epeydir lunapark işlemiyor, iflas ettim biliyorsun. Yani diyorum ki dilersen Papağan Efendi’miz için daha uygun bir yer bulurum. Olmadı bari atlıkarınca kısmı kalsaydı. Üç beş ne gelirse artık, zor durumdayım hayli.”

Coşkun, “ Tansucuğum senin ettiğin laf mı şimdi. Sen Patrik Efendi’ye sizin piskoposluğu başka yere taşıyalım diyor musun hem atlıkarınca da kalmayacak onun yerine mağazanın imalathanesini yaptıracağım.’’ Coşkun sinirle ceketinin cebinden bir çek defteri çıkarttı gerekli meblağı yazıp “Hadi al bu çeki sonra da oyuncaklarını, dolaplarını toplayıp git, on bin işim var,’’ dedi. Tansu Bey bu kadarını kurtardığı için çok sevinçliydi. Şimdi Coşkun’a minnet ve sevgi besliyordu. Hatta eve gittiğinde bu durumu bir iki gün kafasında gezdirecek daha sonra da Coşkun’un kendisine San Remo tatilinde yaptığı yorumu fark edecekti.

Coşkun_58_Yigido ‘’ah efendim ne kadar da şanslısınız trde patates 50 tl… Çok güzel bir kokteyl üstüne çarkıfelek meyvesi bile koymuşlar, çok sevimli.

67H

Tansu_Lucky Evet efendim çok sevimli bir çark-ı felek meyvesi. Bir daha gidersem aynı kokteyl ve aperatiflerden size ve Papağan-ı Şerif Efendimiz’e hediye olarak getireceğim. Tabii alkolsüz aha aha aha’’

1D

Yazıp yanına kırmızı şehvetli bir kalp emojisi ekledi.

8

Coşkun şimdi kutlu kuşun hizmetkârı vekili ve koruyucusu olarak halk tabakasında büyük bir itibar görmesine rağmen Albay’dan yediği dayağın acısını bir türlü unutamıyordu. Bu yüzden gelen ziyaretçilere muhakkak ‘’ Ey din gardaşlarım, Şerif’imize saldıran şerefemize saldırmıştır. O hainin evi şurada, Allah için giderken orayı da taşlayın. Yoksa Şerif’imize yapılan ziyaretiniz Zülcelal indinde makbul olmaz emin olun,” diye bu taşlama eyleminin ziyaretin önemli farizalarından birini olduğunu gelenlere sıkıca tembihliyordu. O günden sonra ahali önce papağanı görüyor, tazim ediyor sonra da Albay’ın evini taşlayarak ziyaretlerini makbul kılıyorlardı.


9

Şef Efendi’nin denizin kıyısında ihtişamlı bir şatosu vardı. Kan gibi kırmızı dalgalar güçlü duvarlarının etrafına çarpıyor, gecenin bir yarısı çakan şimşekler bir an şatoyu aydınlatıyor, oraya bakanlar bu dehşet ve azamet karşısında hem korkuyor hem de hayranlık duyuyorlardı.

Fakat şatonun sahibi Şef Efendi bu yapının içinde oldukça tedirgin bir ruh hali içindeydi. Papağan’ın halk nazarındaki etkisi ve günden güne büyüyen şöhreti ülke büyüğü Şef Efendi Hazretleri’ni aylardır kaygılandırıyordu. Kuşun kerametleri ve mucizelerinden oluşan mufassal menakıplar ağızdan ağıza yayılmaktaydı. Bundan sebep Şef Efendi yıllar içinde etrafına kümelenen o manevi haleyi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya gelmişti. Daha da kötüsü kuşun önlenemez yükselişi o kadar hızlıydı ki düşman götüne maazallah ülkede ihtilal bile çıkartabilirdi. Gözlerine bir türlü uyku girmiyor, o uyumadığı için şatoda ne kadar aşçı, uşak, halayık varsa onları da uyutmuyordu.

Şef Efendi’nin göreceği iyi bir rüya tüm korku ve kaygılara son verecekti. Durumun vahametini anlayan Şef Efendi’nin başdanışmanı ve kedisi Pisiddin Efendi haftalar önce gittiği Amanos Dağları’nda detaylı bir aramalardan sonra İyi Rüya Otu’nu bulup getirmişti. Pisiddin Efendi uyku haplarını iyi rüya otu ile karıştırıp Şef Efendi’ye içirdi. Günlerdir gözüne uyku girmeyen Şef Efendi nihayet uykuya dalmıştı.

Ertesi sabah İyi Rüya Otu tesir etmemiş Şef Efendi beklediği hayırlı rüyayı görememişti. Yine barut gibi öfkeliydi. O şimdi götünü yere vura vura çıldırma nöbetleri geçiriyor, vehimleri ve paranoyaları geçmiyor diye Pisiddin Efendi’ye lanetler savuruyordu. ‘’Allah’ın gazabı üstüne olsun, Allah seni kahhar sıfatıyla kahruperişan etsin. Dümbük kedi! Derde düşürdün beni derde.’’

Durumun böyle gitmeyeceğini anlayan Pisiddin Efendi şeytanın götüne anahtar uyduracak kadar zeki bir ve antisatanist bir kediydi. Dört ayak üstüne bir yalan uydurdu ‘’Şef Efendimiz zannederim ki iyi rüya otu kaynatıp içene değil toplayıp getirene tesir ediyor. Sizin görmeniz gereken rüyayı dün gece ben gördüm.’’ Şef Efendi’nin bunu duyduğunda öfke nöbeti oracıkta kesilmişti. Pisiddin’in rüyasına deli gibi ihtiyacı olduğu için doğruluğunu sorgulamadan hemen inandı. Az önceki çıldırma hallinden hemen soyunmuştu şimdi vakarını giyinme vaktiydi. “Anlat bakalım evladım nasıl bir rüyaymış. “Pisiddin Efendi görmediği rüyanın tesirini arttırmak için araya eski Türkçe kelimler sıkıştırarak başladı üfürmeye.

“Dün gece mana-i alemde te’sîr-i neş’e ve ra’şe ile meşhûd bir hal zuhur eyledi. Papağan-ı Şerif Efendimiz şatomuza teşrif buyurdular. Pencereden girip zât-ı âlînizin yerine oturmuşlardı. Mübarek başını bana çevirdi. Fakir yüzüne bakmaya edepten tevessül ettim fakat Papağan-ı Şerif Efendi’nin vech-i pâkinden yayılan beşâşet numâ oluyordu. Mübarek gagalarını açıp dört defa Şefciğimize söyle onu mehdi ilan ettik dedikten sonra tegayyüb ettiler.

Zevki müşâhadedir.

“Şef Efendi söylenenlerden hiçbir şey anlamasa da rüyanın mehdilikle ilgili kısmınıduyunca sevinç gözyaşları içinde ayağı kalktı. Şimdi zevkten içi içine sığmıyor giydiği padişah donundan fışkıracak gibi oluyordu.Şimdi bu sözü mükerreren söyletiyor Pissiddin her “Şefciğimize söyle onu Mehdi ilan ettik,’’ dediğinde Şef Efendi önüne en tazesinden kuzu ciğer atıyordu. Bu durum Pisiddin Efendi mide fesadı geçirene kadar devam edecekti.

Kalbinde papağana dair zan ve korku kalmamıştı. Bu Papağan Şerif kendisine ihtilal yapmak için gelmemiş aksine ona kutsi bir görevi tevdi etmek için gönderilmişti. Bu yüzden Şef Efendi şatosunda ne kadar; vekili, vükelası, teresi, metresi, uşağı, aşçısı, kim varsa topladı.

10

Şef Efendi dün gece Pisiddin Efendi’nin gördüğü rüyadan bahsetti. “Bir kuş birkaç gündür gündemimizi meşgul ediyordu. Açıkçası bu durum beni selametimiz açısından endişelendirdi. Fakat bugün çok ibret verici bir rüya, durum meydana geldi,’’ deyip duraksadı. Bu sırada gözünden birkaç damla yaş düştü. Devam etti Şef Efendi. ‘’Bu gece Papağan-ı Şerif büyüğümüz o sevimli gagasıyla Pissidin kulumuzun rüyasında zuhur ediyor ve diyor ki “Şefciğimize söyle onu Mehdi ilan ettik,’’ Sözler boğazında düğümlenen Şef Efendi rüyayı anlatırken hüngürdeyerek ağlıyordu.

Şef Efendi bir dalaverecilik mi yapıyordu ya da bir ikiyüzlü müydü? Asla sevgili okur. O anda insanların en candanı ve samimisi belki de Şef Efendi’ydi. Kendine kendisi de inandığı için sözleri bu kadar tesirli oluyordu. Şimdi de öyle olmuştu. Bu rüya karşısında odadaki kalabalık büyük bir heyecana kapıldı ve hemen Şef Efendi Hazretleri’nin elini öpüp ona biat ettiler. Bu el öpme faslından sonra Şef, kedisi Pisiddin Efendi’yi yanında çağırdı. Hayvan kuyruğu dik sırnaşa sırnaşa, ‘’ Buyurun haşmetmeapım emredin’’

‘’Pisiddin gördüğün rüya da çok hikmet var, o yüzden Papağan Şerif’imizi al getir buraya, sonrada ona Şef Efendi Mehdi’dir demeyi öğret, bilirsin eşeği sağlam kazığa bağlamak gerekir, her şey tıpkı rüyandaki gibi olmalı anlıyorsun değil mi?’’

‘’Peki efendim baş üstüne onun yanında ki adamı ne yapalım, ya razı olmazsa.’’ “Neydi o hademe parçasının adı, suyun debisiyle ilgili coğrafi bir ismi vardı tam anımsayamadım’’

‘’ Coşkun, Efendim’’

‘’Her ne boksa, sormazlar mı adama abacı, kebeci ara yerde sen neci diye. Gebertin gitsin.’’

Burada bir antıre parantez antrparantez açmam gerekiyor, Şef Efendi’nin Coşkun’un ölüm emrini vermesindeki sebep Papağan-ı Şerif’e sahip olmaktı elbette fakat bir sebebi daha vardı. O da, Coşkun’u öldürüp darphane gibi çalışan vakfına sahip olmak. Bu sayede gelirini katlayacak keyfine diyecek olmayacaktı.

Daha dün tırtıl gibi yerde sürünen Coşkun kısa zaman içinde kelebek gibi kanatlanmıştı. Fakat talih işte ‘’Eceli gelince kelebek kanatlanır,’’ derler ya işte öyle oldu. Ertesi gün Coşkun kafasına sıkılmış tek kurşunla cesedi Papağan-ı Şerif Yardımlaşma Vakfı’nın ofisinde bulundu. Allah rahmet eylesin diyelim sevgili okur.

11

Tüm medya organları Coşkun’u öldürenin Albay Bahri Bey olduğu konusunda bir şayia başlattı. Albay Bahri’nin harabeye dönmüş evi hariç heryerde Albayı aradılar. Her gün evinin bulunduğu apartman taşlanıyor, molotoflar atılıyor, nümayişler oluyordu. Ahali “Çık dışarı çık da cehennem ateşinde yakalım seni!’’ diye bağırıyordu. Albay evde miydi, bu bir muammaydı sevgili okur.Bir süre sonra evin duvarlarındaki isler kırılmış pencereler ürkütücü bir hal aldı. Ev bir viraneye dönmesine rağmen Albay hâlâ orada yaşıyor kabul edildi. Onun evde olmaması halkı derin bir hayal kırıklığına ve inanç boşluğuna düşürecekti. Bu durum toplumun sosyopiskolojik sıhhati açısından da ürkütücüydü. Artık onu bulmak değil var olduğunu kabul etmek öncelikli bir meseleydi. Aslında herkesin bilmesine rağmen birbirinden sakladığı bir sır gibiydi. Biri çıkıp arkadaşlar o evde kimse yok dese anında tutuklanır ve vatana ihanetten yargılanırdı.


12

Ertesi gün Şef Efendi, Papağan-ı Şerif Yardım ve Dayanışma Vakfı’nda Coşkun için yapılacak türbenin temel atma töreninde bir konuşma yapacaktı. Yanındaysa ihtişamlı bir altın kafesin içinde Papağan-ı Şerif’ve Pisiddin Efendi vardı.Fakat hayvancağız Pisiddin’in kendisine iştahla baktığını anladığı için huzursuzlanmaya başlamıştı. Pissiddin Efendi ise istemesiz bir şekilde mır mır ediyordu.

Şef Efendi bu durumdan kıllansa da bozuntuya vermedi ve konuşmasına başladı, “Kıymetli hazirûn öncelikle geldiğiniz için teşekkür ederim. Coşkun kardeşimiz Papağan-ı Şerif’in hâdimi olarak onuruyla şehit oldu. Bunu yapanları elbet bütün gücümüzle mahvedeceğiz. Biliyorsunuz ondan bize miras kalan bir Tiny Konak var. Hemen yanına Hâdim-i Şerif Coşkun Efendi Hz. Türbesi’ni vatandaşlarımızın hizmetine sunacağız. Allah’ın izniyle bu türbe sayesinde hem ziyaretçiler akın edecek hem de ekonomimiz büyük fayda görecektir.

Gelelim diğer bir konuya, Coşkun hazretlerinin yerine hâdim olarak kendisi de bir hayvan olan kedi kardeşimiz Pisiddin Bey’i getirdim. Vatana millete hayırlı olsun. Sözü şimdi veli nimetimiz Şerif kardeşimize bırakıyorum.

özü alan Papağan Şerif basına mensup olan insanlara bir süre bakıp şöyle dedi,

“Ben Osmanlı torunuyum aga !”

Bu sözden sonra vakfın önündeki bulunan herkes ve ekranları başındaki milyonlar yine kendinden geçmişti.

Pisiddin Efendi, “Şef Efendi’miz Şerifimizde benim gibi bir hayvan olduğu için daha iyi anlaşacağımızı kanaat buyurdular. Bizde varımız yoğumuzla bu göreve layık olmak için gece gündüz çalışacağız.”

Gazetecilerden biri,

“Efendim siz bir kedi olduğunuz için Papağan Efendimizim hizmetine girmenizi sakıncalı görenler var, onu yiyebileceğinize dair söylentiler hakkında ne düşünüyorsunuz.”

Pisiddin Efendi,

“ Bunlar tamamıyla, vatan hainlerinin, kökü dışarda Batıcı sosyal Darwinistlerin attığı iftiralardır. Bizde çok şükür hep liyakat esas olmuştur.” Duygusallaşan Pisiddin Efendi, ‘’Bu vatanın kedisinden koynuna kertelelesine biz biriz. Varlığa hayvanlığa insanlığa selam olsun,’’ deyip konuşmasını bitirdi.

13

Basın toplantısından sonra Şef Efendi ve Pisiddin Efendi Tiny Konak’a girip baş başa kaldılar. Şef Efendi, “Aferin lan kedi, şimdi planımızın ikinci safhasına geçiyoruz. Papağana mehdi olduğumuzu iyice ezberlet.”

Pisiddin Efendi başını eğdi, “Derhal efendim temrinlere hemen başlıyorum, gözünüz arkada kalmasın,” deyip efendisine sırnaştı ve yerlerde süründü.

Şef Efendi yine de içinde ki kaygıyı söyleme ihtiyacı hissetti. ‘’ Kedilik içgüdülerine hakim olmayıp Şerif’i yemeye kalkarsan Kuzey Avrupa’nın en namlı en vahşi satanist black metalcilerini getirtip onlara veririm seni.’’

‘’ Aşk olsun efendim ayrı tür olsak da o benim varlıkta yoldaşım, hayvanlıkta kardeşimdir, kendisini yemem söz konusu bile olmaz. ‘’

Şimdi Pisiddin Efendi ve Papağan-ı Şerifi Tiny Konak’ta baş başaydı. Papağana ezber ettirmek bir konsantrasyon işi olduğunu için sessizlik istiyordu, kapıya iki nöbetçi dikti. “Konuşanın ağzına fare girsin, ’’ deyip kapıyı kapattı.

14

Pisiddin Efendi’nin yıllardır beklediği an ayağına gelmişti. Şimdi hain planını devreye sokabilirdi. Şerif’e baktı patileriyle başını okşadı. Şerif’in korkudan kalbi küt küt atıyordu. ‘’Seni tebrik ediyorum Şerifçiğim, hadi bir defa daha söyle,’’ deyip telefonu açıp kayıt tuşuna bastı. Şerif, ‘’Pisiddin Efendi Mehdi’dir biat edin ona, biat edin ona,’’ dedi. Pisiddin Efendi şimdi mehdilik günlerinin hayalini kurmaya başlamıştı bile

Planını yapmıştı. Şimdi pencereden kaçacak bu görüntüyü İnstagram hesabından paylaşacaktı. Niyeti peşine takacağı milyonlarla ihtilal yapıp başa geçmekti elbet. Fakat son bir işi kalmıştı. ‘’Şerifçiğim kusura bakma seni yemek durumundayım, kedi olarak kuş gördük mü dayanamayız ne olursa olsun yememiz iktiza eder, bizim de doğamız bu.’’

Pisiddin’in niyeti bozduğunu anlayan kuşun korkudan gözleri büyüdü. Pisiddin Efendi’nin ise iştahtan göz bebekleri büyümüştü. Pisiddin Papağan-ı Şerif’i afiyetle mideye indireceği sırada kafasına yediği darbeyle bayıldı.

Bir süre sonra kendine gelen Pisiddin etrafına baktı. Karşısında tüm haşmetiyle Şef Efendi duruyordu. ‘’ Gel bakalım Pisiddin Efendi konuşalım.’’ Kedi genişlemiş gözlerindeki korku ile kafasını hafif yana bükmüş efendisinin yanına yaklaştı. Şef Efendi bir hamle yapıp Pisiddin Efendi’yi kucağına aldı. Belinden bıçağını çıkarıp hayvanın karnını deşti. Üstü başı kan olan Şef Efendi bu durumu umursamadı. Pisiddin Efendi’nin karnını iyice inceledi, fakat karnında Papağan’ın izine rastlamadı. Sinir krizi geçiren Şef Efendi, Pisiddin Efendi’nin cesedini şatonun penceresinden denize fırlatıp attı. İçerde vekili, vükelası kim varsa çağırıp ‘’Bulun Şerif’imi, hemen bulun! Ben Şerif’imi isterim, ille de Şerif’im,’’ diye bağırıyordu.

15

İki gün geçmişti. Şef Efendi şimdi birçok psikopatta ardı sıra gelen nöbet anlarında birden ortaya çıkan daha sonra azgınlığa çevrilen bir durgunluk devrini geçiriyordu. Etrafındakilere karşın gayet bezgin, o nurlu bakışları bulanıktı. Tıbbî tabiriyle açıklamak gerekirse depresyon dönemine girmişti. Fakat etrafındakiler ve taraftarları bu duruma “Hüzünlü hal” adını takmıştı. O şimdi Yusuf’unu arayan Yakup’tu.

Ahali ise Papağanı Şerif Yardım ve Dayanışma Vakfı’nın önünde toplanmıştı. Ülkenin her yerinden insanlar vakıfın önüne akıyor ve papağanın bulunmasını istiyordu. Papağanın kaçırılması ülke çapında büyük bir infiale neden olmuştu. Herkeste derin bir matem havası vardı, Papağan-ı Şerif Yardım ve Dayanışma Vakfı deyim yerindeyse bir yas vakfına dönmüştü; ağıt yakanlar, üstünü başını parçalayanlar, kendini tokatlayanlar had safhadaydı. Bu durum Şef Efendi’yi bir isyan başlayacak diye çok korkuttu. Mehdiliği garantilemişken şefliğin tehlikeye girebilirdi. Bir önlem alması iktiza ediyordu. “Helikopteri hazırlayın Papağan-ı Şerif Vakfı’na gidiyoruz,’’ dedi.

Şef, Vakıf’a geldiğinde vakit kaybetmeden Tiny Konak’ın çatısına çıktı, eline mikrofonu aldı. Şerif’i görmek arzusuyla yanıp deliye dönen yurttaşlar, Şef Efendi’yi yuhalıyor, çürük domates haşlanmış bozuk yumnurta ne bulduysa atıyor ve siktir çekiyordu.

Şef Efendi, kalabalığı teskin etmek için, Papağan-ı Şerif’in Albay tarafından kaçırıldığına ve onsuz geçen günlerin kendini nasıl kahrettiğine dair dokunaklı ve içten bir konuşma yapma niyetindeydi fakat üzüntüden dilinin ucuna gelen sözcükler sese dönüşmemekte inat ediyor ve sürekli teklemesine yol açıyordu. Şef Efendi artık ahali nazarında eskisi kadar meşhur ve saygıya değer biri olmadığını anladı. Az önce üzüntü duyduğu hayvana şimdi küfür ediyordu, ‘’Papağan-ı Şerif’miş gagasına soktuğum hayvanı Yardımcıları bir konuşma metinini Şef Efendi’ye uzattılar. Gırtlağını temizledi ve kâğıtta yazanları okumaya başladı.

‘”Kardeşlerim! Bu hain ve alçakça saldırı birliğimizi bozamaz. Biz bu işin arkasında o kör pezevenk var. Biz onu ve arkasındaki karanlık güçlerin kim olduğunu gayet iyi biliyoruz. Allah’ın izniyle Papağan-ı Şerif Efendimizi de bulacağız, dünyaya da yeniden hükmedeceğiz, siz müsterih olun,’’ dedi. Fakat kalabalık sakinleşmek istemiyordu.

O sıra küçük bir çocuk kalabalığın içine daldı. Bu Tansel Bey’in yeğeni Uzay Pamir’den başkası değildi. Ufak çocuk şehadet parmağıyla Albay Bahri’nin penceresini işaret etti. “Albay Bahri amcanın penceresine bakın orda işte kuş,’’

Evet gerçekten de hayvan oradaydı. Albay Bahri’nin virane olmuş evinde kalabalığı seyrediyordu.

Şef Efendi Şerif’i tekrar görünce sevinçten etrafındakileri öpmeye başlamıştı bile. Yükseklerden düştüm derken zirveye giden yol yine açılmıştı. ‘’Artık mehdi olmama kimse engel olmaz,’’ diye düşündü ve hemen itfaiyecilere emretti, ‘’Derhal getirin Şerif’imi!

Kuşu almak için Albay’ın evine giden itfaiyeciler pencereye merdiven dayadılar, itfaiye erlerinden biri tam kuşu tutacağı sırada, kuş kanatlanıp uçtu. O kadar yükseğe uçtu ki ahalinin boynu tutuldu. Kuş öyle yükselmişti ki görüş alanının dışındaydı şimdi. Onu gözden kaybeden ahali epey tedirgin oldu. Kuş şimdi hiçliğe karışmış gibiydi. Biz yine de gerçeğe Hu !! diyelim sevgili okur. Hu!

Bir süre sonra tekrardan aşağıya doğru süzüldü kuş, artık gözle görülüyordu.

Kuşu bize yetirenin de demine Hu! diyelim sevgili okur. Hu!

Yurttaşlarımız nefesini tutmuş kuşun nereye konacağını bekliyordu. Kuş gökyüzünde biraz süzüldükten sonra aşağı doğru süzülüp Şef Efendi’nin başına kondu. Bu konmanın büyük manevi bir işaret olduğunu hemen anlayan Şef, “Ben seçildim, beni seçti mübarek, diye içinden geçiriyor ve bu zorlu görev için yüce Tanrı’dan yardım diliyordu.

‘’Kardeşlerim, bu kuş boşuna başımıza konmadı. Bir haber getirdi Şerifimiz asırlardır beklediğimiz, bir haber getirdi Şerifimiz tağutu yeneceğimiz. Bir bahçe var yemişlerini yiyeceğimiz.’’ Şef Efendi’nin gözleri dolmuştu marş söylemeye başladı.

‘’ Konuş ey Papağan, erit taştan Albay’ı ve kurut taşları diken elleri.

Şimdi kalabalık büyük bir coşkuyla mücahit papağan, diye tezahüratlarda bulunuyor. Alkışlar zurnalar kornalar her yeri inletiyordu. Herkes nefesini tutmuş, papağandan duyacağı hikmetli sözün merakı içerisindeydi. Şef Efendi yaka mikrofonunu başının üstüne koydu ve konuş Şerif’imiz konuş dedi. Papağan kendine uzatılan mikrofona baktı ve sonra şöyle dedi.

“Dağılın lan tırrekler! Dağılın lan tırrekler!”

Sonra uçmaya başladı, öyle yükseğe çıktı ki yine gözden kayboldu. Orada bulunanlar ve herkes boşlukta gibiydi. Ardından Albay’ın viranesinden iki el silah sesi duyuldu ve kalabalık kendiliğinden dağıldı.

bottom of page