• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Isırgan

"Kollarımdaki çiziklere bir de ısırganın daladığı pembeliklerin eklendiğini görünce yüzü parça parça yere düşerdi annemin."

Selahattin Anatürk


Toprak patikada yürürken karabaş otunun kokusu, kırmızı kurdele taktığım saman sarısı günlere götürdü beni. Zamanın ayakları kanatırcasına dikenli yollarına aldırmadan o günlerin berrak sularında yüzdüğüm ender anlarda en mutlu şarkılarımı söyledim durdum. Babamın bahçe girişine sıra sıra diktiği yediverenler de salkım saçak açarlardı o zaman. Bir yandan mis gibi kokularıyla bahçe duvarlarını aşar bir yandan gökkuşağı olurlardı üzerimde. Kadife kırmızısı, beyazı, sarısı, turuncusu derken renklere karışıp kolumu bacağımı çizsem de mutluluktan canımın yandığının hiç farkına varmazdım.


Akşam olunca üzeri mavi baykuş mühürlü şimşir tarağın önce seyrek dişleriyle tarardı kıvırcık saçlarımı annem. Kendim gibi inatçı saçlarım tarağın sık dişlerine teslim olunca bahçemizin bin bir çeşit bereketli otlarının tohumları kara boncuk gibi dökülürdü annemin beyaz kanaviçe işlemeli eteğine. Annem, baharda yine benimle buluşsunlar diye ipek terlikleri kirlenmeden hızlıca balkona çıkar; rüzgârın kollarına savururdu eteğini. Tohumlar balkonun önündeki dut ağacının yapraklarına kavuşunca hoş bir ses çıkarırlardı. Ben de kıkır kıkır güler, kendimle gurur duyardım. Dünyada eşi benzeri olmayan enstrümanım ile özgürlüğün müziğini yapmayı başardım diye…


Kollarımdaki çiziklere bir de ısırganın daladığı pembeliklerin eklendiğini görünce yüzü parça parça yere düşerdi annemin. Dağılan her bir parçayı toplamak için oynamadığım oyunlar anlatmadığım masallar kalmazdı. En son parçayı da yerine koyunca benden mutlusu olmazdı. Sonra kuşburnu çekirdeği yağı sürer canımın acısına merhem olurdu annem. Kocaman gülüşüyle tüm yara berelerimi sarıp sarmalardı. Pamuk nevresimi üzerime örtüp, gece lambasını yakıp, dudaklarından yanağıma bir damla bal dökülmezse uyku girmezdi gözüme. Gece boyunca, ay dedenin çengeline hayallerimle ördüğüm sepeti takıp, toplayabildiğim kadar yıldız doldururdum içine. Sabah sepeti koluma takar annemin taze ekmek kokusu eşliğinde kurduğu rengârenk kahvaltı sofrasının aralarına serpiştirirdim yıldızları.


İş arkadaşı Duran abi babamı almaya gelip, her şeye rağmen soframıza oturduğunda gökten kopardığım ışıltılar bakışlarıyla sönerdi tek tek. Karanlıklara boğulurdum. İşte o zaman tutam tutam yolduğum saçlarımı zıkkım olancası çayına, korkularımı ise daha da derinlere atmak isterdim.


Annem her bayram öncesi olduğu gibi bu bayram da çarşıya inip gardıropta eksik olan renkleri tamamlayacak kumaşlar aldı. Ben ağzım açık, yarım yamalak parçaları birleştirerek bu sefer nasıl bir pamuk prenses olacağım diye hayalimde giyinip dökünmeye başladım. Balon etekleri çıkartıp mor tüllerden kuyruklu elbiseler giydim. Kanatları uzun, simleri en parlak olanında kaldı gözüm. Yediverenlerle dudaklarımı boyadım. Sepette tek tük kalan yıldızlardan gümüş rengi taç yapıp saçlarıma taktım…


Dikiş makinesinin aniden yükselen sesinden irkilince kumaştan yapılmış gökkuşağının altında uyurken buldum kendimi. Isırgana en sevmediğim renklerden bayramlık dikmek için sürekli artık kumaşlardaydı gözüm. Annemin bize diktiği kumaşların renkleri çok güzeldi onlara kıyamazdım. Babama dikilecek olanı bekledim. Çünkü onun da sakalları uzundu.

Üst kata çıkıp misafir odasındaki vitrinin alt gözündeki iğne kutusundan kocaman yorgan iğnesi ile siyah ip yumağı aldım. En koyu renkli kumaşları koltuğumun altında toparlayıp arka bahçedeki kömürlüğe gittim. Hasır iskemlenin üzerine oturdum. Gözlerimi kapattım. İçimi aynı korku kapladı. Ellerimle bir süre ağzımı kapattım. Tıpkı o gün olduğu gibi. Sonra olanca gücümle ısırgana vurdum. Saçlarına asıldım. Üstündekileri yırttım. Ayaklarını ısırdım. Canını daha çok yakmak istedim. Ama onun bedeni pempe pembe olmadı…


Yorgan iğnesinin kocaman deliğinden ellerim titreye titreye siyah ipi geçirdim. Isırgana çirkin bir pantolon ile yamalı bir gömlek diktim. Bir de siyah şapka. Sigara koksun diye ağzına kömür çaldım. Siyah iplerden sakal, bıyık da diktim…


Isırganı kömürlükte babamın iş arkadaşı Duran abi vermişti bana. Hasır iskemlede kucağına oturtmuştu. Sakalları canımı yakıyordu. Koluma, karnıma, bacaklarıma iğne gibi battığı için pembe pembe lekeler olmuştu bedenimde. Benim gibi ısırganın da canı yanmış mıdır? Korkmuş mudur? Seni hiç sevmiyorum ısırgan! Sakalını, bıyığını, yağ kokan şapkanı, ellerime tutuşturduğun şekerleri, babama iş çıkışı verdiğin parayı, yıldızlarla süslediğim kahvaltı masamızı kirletmeni, rüyalarıma girip korkutmanı, bergamotlu çayımızı sırıta sırıta yudumlamanı…


Karabaş otu kokan patikadan kıvrıla kıvrıla köye sarı minibüsle girdim. Anılar toprak yoldan tozu dumana kata kata buyur ettiler beni. Yıldızları toplayıp ay dedenin çengeline asamadığım kaç mevsim geçti hatırlamıyorum ama “Şişt şişt! Sus! Ses çıkartırsan seni kömürlüğe kapatırım. Sakın annene, babana bir şey söyleme!” diyen sesi asla unutamadım. Söyleyemedim. Söyleyemezdim de zaten.


Kahvehanenin önünden geçtim. Herkes aynı anda başını çevirip gözleriyle kıvırcık saçlarımdan asıldılar. İçlerinde şapkası yağ kokan adamın sakalı ise tüm bedenimde gezinmeye başladı. Tıpkı o günkü gibi istemsizce ellerimle göğüslerimi kapattım. Bavulum yere düştü. Kilidi açıldı. Annemin bayramlarda diktiği elbiselerim gökkuşağı gibi yola saçıldı. İçinden ısırganın sakallı çirkin yüzü göründü. Ağzı hala karaydı. Şapkası yağ kokan adam koşar adımlarla kalabalığı yarıp gözden kayboldu…


Topuklu ayakkabılarımı çıkardım, peşinden koşmaya başladım. Ekin tarlalarını aştım. Uzaklarda çok uzaklarda onu gördüm. Annemin eteğinden rüzgâra savurduğu tohumlar buralara kadar ulaşmış. Boy boy yeşermişler. Sarıyı kırmızıya boyamışlar. Moru, pembesi ise ayrı coşmuş. Hepsini çiğnedim. Bu sefer tohumlar saçlarımın içine dolamazlar ki boyuma yetişemezler çünkü. Hem saçlarımı şimşir tarak ile tarayacak annem de yok artık benim. Bir tek içlerinde kırmızı gelinciklerle, yabani yediverenlere kıyamadım. Babamın bahçemizin girişine diktiği yediverenler geldi aklıma. Koşmaya devam ettim. Yağ kokan şapkasını yere fırlatan adam Kara Kayalıklar’ın önünde durdu. Nefes nefese kaldı. Ben de nefes nefese kaldım. Sonunda yetiştim. Omzundan tuttum. Olanca gücümle kendime doğru çevirdim. Eskisi kadar gür değildi sakalları. Dökülmüş. Dökülsün. Daha da dökülsünler. Gözlerinin içine baktım. Anneme babama söyleyemediklerimi haykırdım. Avazım çıktığı kadar bağırdım. Kara Kayalıklar yarıldı. Yıllarca bedenime yük olan ısırganı tutuşturdum eline. Diğer eline ise bir avuç şeker bıraktım. Sakallarının geri kalanını kanata kanata yoldum. Kara Kayalıklar’dan aşağıya doğru önce ısırganı sonra onu ittim. Hafifledim. Bedenimdeki tüm pembelikler süt beyazına döndü…


Evimize doğru yürüdüm. Hava iyice kararmaya başladı. Yıkık dökük bahçeden geçip kömürlüğe girdim. Tüm kılı, tüyü, sakalı ateşe verdim. Etraf mahşer yeri gibi aydınlandı. İs kokusu genzimi yaktı. Üst kata çıktım, önce bir güzel yıkandım. Annemin gardırobundaki elbiselerden simleri en parlak olanını alıp giydim. Süslendim. Balkona çıktım. Tıpkı eski günlerdeki gibi gözlerim ay dedeyi aradı. Bir yandan kendime söz verdim. Gökyüzünden topladığım yıldızları kimsenin söndüremeyeceğine yeminler ettim.