top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: İskandinav Yazı

"Kavun götlü olsalar bile, yabancılara güven olmaz sonuçta. İstatistiklere ve anketlere de güvenilmez."


Özlem Durmuş


İskandinav yazının o dümdüz, uzun gündüzlerinden biriydi. Christianshavn’daki bu küçük daireye yeni taşınmıştım. Pencerenin önünde durmuş, Wilders Köprüsü'nü izliyordum. Amerika’da, öğrencilik yıllarımda, şöyle dediklerini hatırlıyorum: “Bir terziyle cerrah arasında ne fark vardır? Sadece bir kuşak.” Dedem terziydi. Bense cerrah olamadım. On sekizinci tercihimi zar zor tutturup mühendis oldum. Ve dedemin, bir kumaş fabrikasına işçi yazılıp Almanya’ya gitmesinden sadece elli yıl sonra, ondan biraz daha kuzeye, Danimarka’ya geldim. Küçücük dairemin penceresinden, kanalda kürek sörfü yapanları izliyordum ve gelecekteki torunumu, benden elli yıl sonra, biraz daha kuzeyde, İzlanda’da, açlıktan ölmemek için köpek balığı avlarken ya da Grönland’da, taşlı sopalı bir dünya savaşında kahramanca çarpışırken hayal edebiliyordum.

Uzaklara dalmış, doğmayacak torunumun talihsizliğine üzülürken kapı çaldı. Kopenhag’da ilk günümdü. Bizim oralarda olsa, komşudur derdik. Burda, olsa olsa bir yanlışlık.

“İyi akşamlar Hanımefendi. Böcek ilaçlama şirketinden geliyoruz.”

“Böcek mi? Bir yanlışlık olmasın. Benim böyle bir talebim olmadı.”

“Ev sahibiniz başvurmuş olmalı. Lars Assmus. Uzun sürmez işimiz, bir saate çıkmış oluruz, girebilir miyiz?”

Kenara çekilmiş, geçebilmeleri için adamlara yol veriyordum, telefon çaldı. Arayan Lars. “Eski kiracılarınız,” dedim, “evi boşaltmamışlar henüz.” Anlamadı… “Böcekler,” diyorum, “Lars, böcekler.” “Ahh…” dedi. Ahh ya, ah tabii. Seni sarıpipi seni. Evle ilgili yazışmalarımızda bu küçük detayı atlamıştı. “Yoksa birlikte yaşamayı mı tercih ederdiniz, bilmiyordum,” dedi. “Ben de kiracılarınızı zehirlediğinizi bilmiyordum. Burayı medeni bir ülke sanmıştım,” dedim. “Ayrıca ev, fotoğraflarda göründüğünden daha küçükmüş, sığabileceğimizi sanmıyorum.”

Bay Sarıpipi, ilgili ilgisiz, anlatıp duruyordu. Bir kulağım telefonda, daracık salonda kendine yer açmaya çalışan iki adamı izliyordum. Uzun olanın götü nefisti. Çok cepli iş pantolonunun arkasında iki minik kantalup kavunu, bir bacaktan diğerine devriliyor, dizlerinin üstüne oturduğunda, gülümseyen bir yüzün yanakları gibi topuklarına yerleşiyordu.

“Evet, evet… Yalnız artık kapatmalıyım Lars. Tahmin edersiniz ki burası fazlasıyla karışık şu an. Ben size faturayı gönderirim. Görüşmek üzere.”

Aklınca bana kakalayacaktı ilaçlama ücretini. Bu kuzeyliler de biraz saf oluyorlar. Senin o rahat İskandinav götünden uydurduğun bahaneleri yutar mıyım? Zaten bir daha açmayayım diye düşündüm telefonu, çok konuşuyor, gerekirse yazılı olarak dönerim. Telefon rehberine gittim. Bul: ‘Lars Ev Sahibi’. Değiştir: ‘Açma Sarıpipi’. Kaydettim.

“Beyler,” dedim kavun götlüyle arkadaşına, ”ne kadar işiniz kaldı?” “Az,” dediler. En az iki saat de havalandırmak lazımmış. İçerde durmasam iyi olurmuş. Ayrıca ne güzel bir günmüş. Nereliymişim bu arada? Ne iş yapıyor muşum? Ne kadar kalacakmışım? Neden onlar işlerini bitirirken ben çıkıp bu güzel havanın tadını çıkarmıyormuşum? Kışın çok arayacakmışım bu günleri. Karanlık günler için güneş depolamalıymışım. Onlar kapıyı çekip çıkarlarmış, şu formu imzalamam yeterliymiş. Filan fıstık…

İnsan hiç pasaportunu, bilgisayarını, bir aylık avans nakit parasını, kavungöt ve arkadaşının insafına bırakıp hava almaya çıkar mı? İstatistiklere bakılırsa, evet. Anketlere kalırsa, burası dünyanın en güvenli şehri. Üstelik marketler saat altıda kapanıyor. Doğrusu, evde de yiyecek bir şey yoktu.

Wilders Kanalı’nın kenarında bir aşağı, bir yukarı gezindim. Yaya yolu kısa, bir kilometre bile yok. Devam etsem, bisiklet köprüsünden karşıya geçmem gerekecekti. Çok uzaklaşmak istemiyordum. Sırt çantam, ağzına kadar doluydu. Marketten aldığım öteberiyle bilgisayarın ağırlığı omuzlarımı acıtmaya başlamıştı bile. Elbette, evden çıkarken pasaportumu ve nakit parayı da yanıma aldım. Kavun götlü olsalar bile, yabancılara güven olmaz sonuçta. İstatistiklere ve anketlere de güvenilmez. Başıma bir şey gelse diyelim, o anketleri dolduranlar mı verecek hesabını.

Kanalın içi, kıyısından daha kalabalıktı. Küçük parti tekneleri, saldan bozma ahşap adacıklara doluşmuş piknikçiler, yanım sıra sudan geçtiler. Yüzen kafeler, barlar geçti. Kıyıda, birlikte koşuya çıkmış dörderli beşerli iki grupla, bebek arabalarında torunlarını gezdiren pembe yanaklı ihtiyarlar geçti yanımdan. Çok parlayan, az ısıtan kuzey güneşinin ışığında renkler fazla temiz, hava fazla saydamdı.

Camları çizik, eski bir gözlüğü çıkarmış, yenisini takmış gibiydim. Yolun karşısında kalan apartmandan çıkan kavungöt ve arkadaşını bile seçebiliyordum uzaktan. İşlerini bitirmiş, malzemelerini bir araca yüklüyorlardı. Acaba daha mı çok konuşsaydım, diye düşündüm, öylesine geçiştirmese miydim sorularını. Aman ya neyse, ne acelem vardı, daha ilk günden…

Eve döndüm. Hava gerçekten de kararmıyordu. Uyuyabilmek için pencereleri kalın siyah perdelerle iyice örtmem gerekti. Ertesi gün işe gidecektim. Aslında ilk üç gün taşınma iznim vardı ama müdürüm olacak lavuk, aşırı sıkıcı biriydi ve yarın tanışmak istediğini yazan ısrarlı e-postalar gönderiyordu.

Ertesi sabah girişteki güvenliğe uğradım, beni insan kaynaklarına götürdüler. Üstünde "hoş geldin" yazan kocaman bir dosya verdiler. Sözleşmeyle beraber bir sürü form, ıvır zıvır belge imzaladım. Odam, masam ve bilgisayarım tastamam hazırdı. Ofis malzemelerinden kahve bardağına, su şişesine kadar her şeyi düşünmüşlerdi. Hepsi de şirket logolu: Green Gold Nordic. Yeşilmiş, yersen…

Şirkette ilk günüm toplantılarla geçti. Kendimi tanıta tanıta, kendimden sıkıldım. Neyse ki benim müdür dersini iyi çalışmıştı. Sürekli araya girip, okuduğum okulları, aldığım bursları, çalıştığım kurumları, yürüttüğüm projeleri saydı. Üşenmemiş özgeçmişimi ezberlemiş. Biraz da abartıyordu. Yanlışlıkla bir başkasının yerine işe başlamış olabileceğimden bile şüpheye düştüm. Herif öyle bir pazarlayıp sattı ki beni, tanımasam hemen işe alırdım.

Müdürüm İspanyol. Onun da bir müdürü var, ondan daha sıkıcı, İngiliz. Bölümde toplam altı mühendisiz. İki Alman, bir Polonyalı, bir Yunan, bir Portekizli, bir de ben. Polonyalıyı sevdim, Portekizli çok konuşuyor, bir de bağırıyor konuşurken. İnşallah çok ortak projemiz yoktur, dedim içimden. “Neresi Nordik bu şirketin,” dedim dışımdan. Güldüler. Kurucusu ve sahipleri buralıymış. Sadece iki yerel çalışan varmış. Girişteki güvenlik görevlisi ve sekreter. Onlar da genelde iki üç ay sonra istifa edermiş. İşsizlik yardımı, aldıkları maaşlara çok yakınmış. Ben olsam ben de çalışmazdım.

Akşam iş çıkışı, Islands Byrdge’de, Ankara’dan eski bir arkadaşımla buluştuk. Elif. O da benden birkaç ay önce geldi. Kıyıya demirlemiş, tekneden bozma bir kafenin güvertesine oturduk. Annesi küçük bir paket hazırlamıştı ben gelirken, onu verdim. “Sağ ol,” dedi, “zahmet oldu.” “Ne zahmeti,” dedim, “bak bu da sürpriz, özlemişsindir.” Ne gerek vardı gibisinden bir akış attı. Vakumlattırıp hediye paketine sardığım diğer kutuyu açtı.

“Yaaa Ezine peyniriii, bayılırım. Nasıl getirdin? Yasak biliyorsun uçakta.”

“Ne olacak ki, yakalasalar en fazla atarlardı paketi. Risk aldım. Biliyorsun risk almayı severim bebeğim.”

“Ben olsam, baktım atacaklar, oturur yerdim bütün kalıbı,” dedi, “bununla iyi rakı içilir.” Türk bakkallarında varmış, hatta daha ucuzmuş. “Nørrebro’ya da götüreyim seni,” dedi, “orda birkaç Türk bakkalı var, aradığın her şeyi bulursun. Çaydanlık bile var, Türk kahvesi, ne ararsan. Geçen kabak çiçeği buldum, dolma yaptım. Sana da yaparım.” “Yap valla Elif’im,” dedim, “biz Ankara’da bulamıyoruz kabak çiçeğini.”

Menüye göz gezdirip iki bira söyledik. Allahtan herkes sular seller gibi İngilizce konuşuyor. “Danca’yı naaptın,” dedim. “Kursa gidiyorum,” dedi. Pek iyi gitmiyormuş gerçi. Hem zor hem sevimsiz bir dilmiş. Sanki Almancayla İngilizceyi bir çuvala koymuşlar, duvara çarpıp dökmüşler ortalığa, ağzı burnu kırılmış kelimelerin.

“Dün markette duydum ben de. Kasa kuyruğundaydım, arkamda konuşuyorlardı. Sanki insanın kulağına çivi sokup çeviriyorlar. O güzelim kadınlar, adamlar, bir açtılar ağızlarını, sanırsın kusacaklar. Nasıl çıkıyor o güzel bedenlerden böyle çirkin sesler.”

“Evet ya. Yalnız, kadınlar, ne kadar güzeller değil mi? Upuzun, incecik... İnsan kendini kötü hissediyor bazen.”

“Öyle valla. Güzeller. Kaş, göz, ten, saç, boy pos, hepsi yerinde maşallah. Evrim sanki biraz torpil geçmiş bunlara.”

Biralarımızdan birer yudum aldık. “Yalnız,” dedim, “erkekler, hani bildiğimiz anlamda yakışıklı değil de nasıl desem… Güzeller onlar da. Hatta çoğu senden benden daha güzel, şimdi doğruya doğru. Sanki, erkeksi değil de daha kadınsı bir güzellik onlarınki de.”