top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: İthal Damat

Kesik kesik nefes alıyordu. Bir şeylerden öfkesini çıkarıyor gibi. Bir süre sonra yatağın başucuna oturdu, sırtı bana dönük, hareketleri sert. Yatağın iki ucu hiç olmadığı kadar uzaktı birbirinden. Gitgide yükselen sesi vücudunu titreten hıçkırıklara boğuldu.

Hülya Yalçın


İncili kolye. Ucunda anahtar. Kancası yirmi dört ayar altın. Anahtarı on sekiz. Kaybolmuş. “Ben de onu adam sanırdım,” dediğini duydum teyzemin. Yatağımda parça parça doğruldum. Zehra’yla ablasının konuşmaları odaları dolandı, uğultu oldu kulaklarımda. Teyzemin sesi kırbaç gibi şakladı arada. “O almıştır.” O kim? Kolye kimin? Anlamadım. Sekiz aydır bu ailenin vakit tanımaz yakınlığına alışamadım zaten. Kalktım. Perdeyi açtım, caddede gezdirdim bakışlarımı. Gökyüzünün mavisinde yüzen bulutları seyrettim uzun uzun. Ani bir rüzgâr. Parkın kumu, sokağın tozu, savrulan dallar. Dilini anlamadığım insanların gün boyu akan anlamsız görüntüleri gibi. Duvar saati üç kez vurdu. Salondaki konuşmalar terk etti evi.

Günlerden pazardı. Daha bir sene evvel fokurdayan çaydanlık, biberli menemen kokusuyla hazır masaya uyanırdım. Şimdi ben hazırlamazsam, kahvaltı bile etmiyor Zehra. Anasına çıkıyor, üst kata. Çalışıyor ya, benden çok kazanıyor ya. Derin bir iç çektim. Suratımı buruşturdum. Domatesler de memleketteki gibi kokmuyor zaten.

Kapı açıldı. Zehra. Çatmış kaşlarını. Ben, sanki evdeki yabancı. Patır kütür dolap kapaklarını açtı. Bakmadı yüzüme.

“Hayırdır,” dedim, “sabah sabah..?”

“Size sabah beyim, saat neredeyse iki.”

Buz gibiydi sesi. Kanım çekildi etimden.

“Bir sorun mu var, teyzem inmiş bize?”

Kara bir gölge dolandı yüzünde.

“Anahtarlı kolyem kayboldu,” dedi.

Yatağın ayakucuna oturdum. Böyle bir kolyesi mi vardı Zehra’nın?

“Hangisi…?” diyordum, sözümü kesti.

“Sadece benimki olsa iyi, ablamınki de.”

Çekmeceyi açtı.

“Ablanınki?”

Zorlanarak çıktı kelimeler ağzından.

“Zinciri kopunca bana vermişti. Kuyumcuya yakın iş yerin, götür, yaptır, demişti.”

Yabancı birine anlatıyordu sanki. Boş bakışlarımla anlam aradım yüzünde. Gergindi. Çekmecede ne var ne yok ortalığa saçtı. Kesik kesik nefes alıyordu. Bir şeylerden öfkesini çıkarıyor gibi. Bir süre sonra yatağın başucuna oturdu, sırtı bana dönük, hareketleri sert. Yatağın iki ucu hiç olmadığı kadar uzaktı birbirinden. Gitgide yükselen sesi vücudunu titreten hıçkırıklara boğuldu.

“Geçen akşam dolabın çekmecesine koymuştum, benimkinin yanına. Çok değerliydi, çocukluğumuz, okul yıllarımız…”

Suratı kireç gibi beyazladı. Gözlerinin karası yayıldı odaya. Hiç kurulmamış cümleler geçti aklımdan. Bir başına anlamını bulmaya çalışan sözcükler. Beni mi suçluyordu? Aniden kalktı yerinden, çıktı. Çok geçmeden çarptığını duydum dış kapının. Uyuştum. Sabitlendiği yerde kıpırtısız duran eşya gibi. Yattığı yatak, kıçını koyduğu sandalye, elbiselerini doldurduğu dolap. Ne farkım var? Odada volta atmaya başladım. Kapıya yürürken oda daraldı. Pencere tarafında kasvet azaldı. İnsanlara karışıp kalabalıkta kaybolmak istedim. Of, dedim sonra, bugün pazar, kimseler yoktur sokakta. Olsun, insanlar olmasa ne olacak? Hazırlanmam uzun sürmedi. Caddeye indim. Teyzem balkondaydı, Zehra’yla ablası yanında. Köşeyi dönene kadar arkamdan seslenmesini bekledim Zehra’nın, kulak kabarttım. Kararsızlıkla attığım adımlarımın ritminden başka bir şey duymadım. Aynada görsem “Bu kim?” diyecek kadar yabancıydım kendime. Kaldırıma düşen gölgemi takip ettim, uzundu koyu. Zehra’nın kolyesi dolandı boynuma, kancası sıkı. Sen mi çaldın demek istedi? Yok, demez öyle. Almayacağımı bilir. Nefesim kesildi yürümekten. Daha ne kadar hüzün, pişmanlık eşlik edecekti yalnızlığıma? İri gövdeli bir ağaca dayandım. Yere düşen yaprak kadar cansızdım ne zamandır. Sevmiş miydim Zehra’yı? Yoksa çaresizliğime mi yenilmiştim?

“Oo damat, pazar pazar,” dedi biri, “evden mi kovdular seni,”.

Başımı çevirdim. Manavdan müşteri, Mustafa Bey.

“Yok,” dedim, “biraz hava almak istedim.”

“Çok çalıştırıyorlar seni. Ama kolay değil bizim Muhittin’e damat olmak.”

Dudaklarıma buruk bir gülümseme yerleşti. Söyleyecek söz bulamadım.

“Hadi,” dedi Mustafa Bey, “bugün birlikte gidelim kahveye. Senin bacanak da geliyor, korkma, bir şey demezler.”

Nasıl yani? Koca şehir, birbirini tanımadığını zannettiğim insanlar. Nereden biliyor çok çalıştığımı? Evim, işim, karım… Sahi evliliğim? İthal damat diyorlar burada bana. Kıpkırmızı oldu yüzüm.

“Düşünme hadi gel,” diye ısrar etti Mustafa Bey.

Bir an duraksadım. Eve gitmekle Mustafa Bey’e takılmak arasında gittim geldim. Hiç görmediğim kolyenin anahtarı, incileri. Belki de aile çevresinin dışına çıkmanın vakti geldi, dedim kendi kendime.

“Tamam.”

Mustafa Bey’in dudaklarında memnun bir gülümseme, sırtı dik, omuzları geride, vakur adımlarla önde. Gölgesi uzun. “Çok çabuk akşam olur buralarda,” demişti Zehra, “renkler çabuk kararır.” Ana caddeyi dönünce dar bir sokağa saptı Mustafa Bey.

“Bizimkiler şimdi kareyi kurmuşlardır,” dedi.

Kasabada da vardı kahvehaneler. Zamanı çok olanın uğrak yeri. Oradan yönetilirdi memleket. Her masada hükümetler yıkılıp yenileri kurulurdu. O masalardan izlenirdi hayat, başkaları. Herkes kimin nesi var, nesi yok bilirdi. Mustafa Bey de oradan mı biliyordu beni?

***

Neredeyse kasabadakinin aynı salon. Kapıyı açar açmaz insanı karşılayan ağır koku. Sigara dumanı. Masalarda kümelenmiş insanlar. Kahkahalar. Istaka sesleri. Köşede çay ocağı. Belki ilk kez geldiğimden üzerime yapışan meraklı bakışlar.

“Bizimkiler şu tarafta,” dedi Mustafa Bey.

Arkasından yürüdüm. Pencere kenarında kalabalık bir masa. Mustafa Bey hemen iki sandalye çekti. Oturduk.

“Muhittin abinin damadını tanıyorsunuz değil mi?” dedi masadakilere, “Dükkânda görmüşsünüzdür, Hasan.”

“Bilmez miyiz,” dedi elinde ıstakasına taş koyan biri.

Yüzlere aşinaydım ama isimlerini bilmiyordum hiçbirinin.