top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Öykü: Kaburga

"Bizim bir kurtuluşa ihtiyacımız var, bütün inceliği ve zerafeti şiddette olan bir kurtuluşa."


Onur Güzeldiyar


Hayat bir çabadır intihar etmemek için dediler, güldüm, inanmazsınız diye düşündüm.

Aslında hepsi çok basit bir hikaye... Bizim bir kurtuluşa ihtiyacımız var, bütün inceliği ve zerafeti şiddette olan bir kurtuluşa. Bazen kıpırtısız, durgun, hatta gülümser görünürken bile tüm insanlığın içinde çalkantılara yol açacak denli sarih bir kurtuluşa. Sarsacak, huzuru bozacak, hem suçlunun hem kurbanın içiçe geçtiği, hesaplı ya da hesapsız, geçmişi ve geleceği temize çıkaracak bir kurtuluşa...


Halkın hassasiyetlerini rencide ettiğim gerekçesiyle katledilecekken, teşhirci parmak izleriyle damgalanmasa zarif denebilecek bir rakı kadehinin alnımda patlaması kan revan etti yüzümü. Sadece haz duyanların anlayabileceği kesik bir tebessüm ve kırılmış kaburga kemiklerimle, sancılı bir yol üstü dinlencesinden acıyla kalktım. Kirli mermere yaslanan yüzüm şahittir ki kaburgalarım tekmelenirken duvara sabitlenmiş plakada şunlar yazıyordu:

“SOKAKTA HAYAT VAR” 

“MÜESSESEMİZDE BALIK MEVCUTTUR.”


Şahadetime iman edercesine yaşadığım onlarca yıl boyunca, nasibinde kördüğüm, belaların hür kuşlar misali ikamet ettikleri bir sima, bağışıklık sistemini mecburen alkole teslim etmiş bir Musa olarak yaşadım. Yazık ki ömrüm hep, akabilecekken akmayan kan, girebilecekken girmeyen bıçak, gidebilecekken gitmeyen gam, kalabilecekken kalmayan yâr talihsizliğinde rotasını kaybedip durdu.


En yeni ve en temiz gömleğim üstümdeyken aktı kanım, israf oldu. En sıhhatli zamanlarımda taktılar emaneti belime, maraz oldu. En hızlı, en saadetli, en umutlu günlerimde yakalandım bir deliliğe, çılgınlık üflendi enseme doğru, kederli bir mağlubiyet; en yılgın, en çaresiz, dostsuz, ustasız, kimsesiz günlerimde terk etti kelebeğim, ihanet oldu…

Lanetler yağmalı hayattan ve herhangi bir canlıdan sadakat bekleyenlere.

Kemeraltı çarşısından süzülüp aksi bir nehir yatağı misali dökülüyorum Kordon boyuna, denize bakıyorum kısa bir süre. Yüzümdeki küçük sıyrıklar kabuklarını attı ancak iki derin kesik hala kabuk bağlı, sol gözümün çevresinde sarıyla siyaha el veren koyu bir morluk, kaburgam hala şiş ve sancılı, hayat şahane, titrek ağzıyla çürümüş balık kellesini emen kedi tekir, merhaba kedi tekir.


Kol saatime bakıyorum 19:05. Mahalleye yabancı üç beş kişinin Çağdaş Birahanesine gelip etrafı şaşkın gözlerle süzdükleri ve benim hayvansal teşbihlerle süsleyip birbirine düğümlediğim küfürleri kaldıramayıp şahdamarıma karşı bir çatal yardımıyla atağa geçtikleri zaman da saat tam akşam 19:05ti. Sikikler! Ütülü gömlek, kaliteli kumaştan ceket, gıcır gıcır saatler falan. Sigaraları marlboro, zippolar, fıreş parfümlerin kasvetli  çağrışımı, otomatik araba anahtarları... Otantik ve eksantirik bir macera ile hayatlarına heyecan katma telaşı, belki biraz da orda burda süslü ve nazik arkadaşlarına mübalağa sanatının en ezik teşbihleriyle süsleyecekleri mekan ve insan tasvirleri… neyin peşindesiniz siz! Ulan sizin sol tarafınızdaki masada oturup votka içen Yusuf, tekel bayiinin arka tarafında kumar oynatırken, kumarcılar vaktin nasıl geçtiğini anlamasın, masadan kalkan olmasın diye naklen porno yayını yapan bir zât! Adamın elleri mütemadiyen tükürük kokuyor, siz gelmiş adama selam verip elini sıkıyorsunuz! Hadi giyiminizi kuşamınızı geçtim, bu yaptığınız hareket bir kere falso, koca Basmane cehenneminde herkes bilir Yusuf’un elinin kati surette sıkılmayacağını, zenginliğinizi deşifre ede ede geldiniz bari edebinizle oturun için, biraz utanın, sıkılın, paranın verdiği özgüvenle bu ne rahatlık ulan!


Bu cacıklar içeri girdiklerinde ben masamda oturup beyaz Evin şarabına kırmızı Tuborg döküp lezzet dengesini ayarlamış at yarışı izliyor ve Bergen dinliyordum. Birahanenin üst katına çıkan merdivenlerden bunların parfümleri süzülüp burnuma tebelleş olduğunda ayıkmıştım vaziyeti ama işte Yusuf’un elini sıktıklarında tüm masaların dikkati çalınıp bu yeni gelenlere yöneldi, çifter çifter gözler bir mıh olup adeta bu densiz yabancıların masasına çivilendi. Neyse dedim içimden, misafirdir, ses etmek yakışmaz, devam ettim bardağımda beyazla kırmızının deneysel karışımına.


Bunlar bir büyük söylediler, mezeler, balıklar falan donattılar masayı görgüsüzler gibi. O sırada ben de karışımımdan büyükçe bir yudum çekip, L&M'den bir dal alıp yaktım, masanın üzerinde tek mezem olan, oraya buraya dağılmış yirmi, bilemedin yirmi beş adet bayat leblebiden en sarı ve canlı görüneni keyifle ağzıma atıp kıtırdattım, o sırada bastım küfrü ekranda sonuncu gelen tayın anasına! Ben bağırınca bunlar irkilip döndürdüler başlarını. Rahat bir edayla sandalyeme yaslanıp göz kırptım, “noldu,” dedim “zorunuza mı gitti yoksa?” Bir iki mırın kırın ettiler, baktılar ki gözlerimde zerre korku, omuzlarımda gram kaçak dövüş yok döndüler masalarına. Çaktırmadan masadaki, gözlerimle tanımladığım en sefil, en bayat görünüşlü yedi leblebiyi itinayla seçip hepsini birden attım ağzıma. Usulca, eze eze, bir değirmenin mekanik profesyonelliğiyle öğütüp yok ettim fukaralığın düpedüz delillerini.


Koşunun üçüncü ayağı başlamadan önce, kum piste erotik sahil manzaraları havası katan çekimler ve arka planda çalan pornografik melodilerle bu kanımı destekleyen Koş tv genel yayın yönetmenine, duyanların ayakta alkışlayacakları türden sivri bir küfür ettim. Ulan bu taylar benim sinirlerimi mi bozuyor acaba, sevmiyor muyum yoksa falan deyip iç dünyamda derin bir hesaplaşmaya başlamışken, kulağıma doğru şen kahkahalar yükseldi. Derinliğimde boğulamadan çıkıverdim gevşek bir sığlığa.


Baktım, bir büyüğü ezmişler neredeyse. Alkolün salvo yaptığı damarlarında çiçeklenmeler de başlamış, oh dedim içimden, sizi iyice bir sikeyim de edepsizlik neymiş görün o zaman… elindeki boktan bir bez parçasıyla masaları silmeye uğraşan Selo’ya bir işaret çakıp yanıma çağırdım hemen, buyur Musa abi, diyerek geldi. Elindeki kirli bezi attığı omzunun üstünde duran kıllı kulağını bana doğru eğdirip fısıldadım, burnumda bezden yayılan sirke ve klorak kokusu… bana bir ufak yaş üzüm, deniz börülce, fava, piyaz, sardalya. Hesabın hepsini de eşit parçalar halinde bunların adisyondaki fiyatlara ekle. Selo anlamadı hesabı nasıl tutacağını, açıkladım hemen; 

Bak şimdi, bu güzide müessesemizde menü var mı? Yok.

Herhangi bir panoda fiyatlara işaret eden ibare? Yok.

Bu cismini siktiklerim geldiklerinde ne ne kadar diye sordular mı? Yok.

O zaman benim siparişlerim bana özel yüz lira mı tutuyor, bunların adisyondaki rakıya bas on beş lira fazlayı. Yemeğe, suya, şalgama azar azar geçir fiyatları olsun bitsin canım. 

Selo bu kurnazlığım karşısında şaşkın ve korkmuş göründü gözüme, hemen toparladım mevzuyu. Hem bak çok sağlam tiyo aldım, yapıştırırız bir kupon bize kalan parayla bu gece… Selo, kupon yapmanın hastası. Kazandığına nadiren şahit olunsa da delice bir azimle kupon yapıyor, ciddiyetle, köşeleri milim kaçırmadan işaretliyor kutucukları. İkna oldu, yüzünde kurduğu hayalin gülümsemesiyle uzaklaşmaya başlamıştı ki, seslendim tekrar, Selo dedim, bu gecemi kitlediğim beyefendileri göstererek emir kipiyle ünledim, bu masaya da bir ızgara yap bakayım, benden!


Jestimi gören pezevenkler şerefime kadeh kaldırıp gülümsediler. Bir sigara yaktım. Kulağımda patlayan ağız dolusu kahkahaları ve bağırmasalar katlanılabilecek küfürleriyle içimden yükselen öfkeli yangını, birazdan gelecek rakının bedava sarhoşluğuyla lezzetlendirecek olan aklıma kadeh kaldırdım. Usulca fısıldadım…

“Olur olmadık yerlerde gülüp ağlama, serbest çağrışım hakkı ve rastgele küfür etme imtiyazına sahip tek canlılar olan deliler kavminin en tehlikeli üyesi benim ulen!”

Yorumlar


bottom of page