top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Karakol

"Korunmaya ihtiyacımız yoktu. Ya da tam tersine, yani başkalarının bizden korunmasına."

Korkut Kabapalamut


Beldemizin batı sınırının tam orta yerine devasa boyutlarda bir karakol dikildikten sonra, artık en azından benim adıma hiçbir şey eskisi gibi olmadı, olamadı. Merkezi hükümetin neden böyle bir adım attığını, atma gereği hissettiğini hiçbirimiz, en bilgelerimiz, yaşlılarımız, okumuşlarımız bile biraz olsun anlayamadı. Zira ilçemizde uzun yıllardır hiçbir asayiş sorunu yaşanmamıştı. Barış ve huzur içinde yuvarlanıp gidiyorduk. Korunmaya ihtiyacımız yoktu. Ya da tam tersine, yani başkalarının bizden korunmasına.


Belediye başkanı sıfatıyla olayı aydınlatma görevi haliyle bana düştü. Karakola gitmekle kaymakamlığı aramak arasında hayli kararsız kaldım. Sonra, itiraf etmek gerekirse o ürkütücü karakola gitme fikri beni biraz korkuttuğu için işin kolayına kaçıp kaymakamlığı aramaya karar verdim. Uzun uğraşlarla denemelerden sonra kaymakama ulaşmayı başardım. Bana sözünü ettiğim karakoldan haberi olmadığını ama ilk fırsatta konuyu titizlikle araştıracağını, ardından da beni arayıp bilgilendireceğini söyledi. Ben de saflıkla kendisine inanıp beklemeye başladım. Aradan haftalar geçmesine rağmen söz konusu arama ve bilgilendirme vaadi gerçekleşmeyince bu kez gözümü iyice karartıp kaymakamı atlayarak doğrudan valiliği aramaya karar verdim. Tabii küçük, önemsiz, kimsenin ciddiye almadığı bir beldenin yine kimse tarafından bilinip tanınmayan başı olduğumdan vali hazretleriyle görüşmeyi umamazdım. Aklımın ucundan bile geçiremezdim böyle bir şeyi. Özel kalemiyle görüşme şerefi bana yeter de artardı bile. Nitekim yine uzun gayretlerden sonra kendisine ulaşmayı başardım. Alınmayayımmış ama beldemizin varlığından benim kendisini aramam sayesinde haberdar olmuş beyefendi. Dolayısıyla, kolayca tahmin edebileceğim üzere bahsi geçen karakol inşaatı ile ilgili herhangi bir malumatı yokmuş, yine de yoğun işlerinden başını kaldırma olanağı bulursa bana sözmüş, konuyu özenle araştırıp beni aydınlatacakmış. Öte yandan böyle önemsiz, gayet rutin meseleler için basit bir beldenin başı olarak koskoca valiliğe telefon açmaya kalkışmam, doğrusunu söylemek gerekirse biraz salakça ve küstahça bir hareketmiş, en azından yadırgatıcıymış, alışılmadıkmış, düpedüz devlet umuru bilmemekmiş, bundan böyle benzeri bir sorun olursa hiyerarşik silsileye göre davranıp yazılı olarak müracaatlarda bulunayımmış. Aksi bir durumda beni derhal görevden alıp yerime kayyum atarlarsa çok da şaşırmayayımmış, bazı kendini bilmezler gibi milli irade, demokrasi elden gidiyor, oylarınıza sahip çıkın ey ahali falan diyerek ortalığı velveleye vermeyeyimmiş sakın yani. Bu kez tam da beklediğim üzere yine aradan haftalar, hatta aylar geçmesine rağmen valilikten belediyemize yazılı ya da sözlü bir bilgilendirme ulaşmadı. Kim bilir sıra bize gelene kadar ne büyük sorunları, içinden çıkılması çok güç işleri vardı adamların. Bu durumda kendi göbeğimizi kendimiz kesmeliydik anlaşılan. Yani bizzat karakola gidip komutanla görüşmekten başka çarem kalmamış gibi görünüyordu. Ben de haliyle gözümü karartıp aynen öyle yaptım.


Karakolun kapısındaki boylu poslu nöbetçiye kibarca kendimi tanıtıp komutanla görüşmek istediğimi söyledim. Cevap olarak, benden gerçekten de belediye başkanı olduğumu gösteren resmi bir belge ibraz etmemi istedi münasebetsiz. Aksi halde, her belediye ya da bilmemne başkanı olduğunu savunan tip karakolun kapısına dayanıp komutanla görüşmek ister, bu aklını kaçırmış insan sürüsüyle görüşeceğim, onların gönüllerini hoş edeceğim derken zavallı komutan asli, hayati nitelikteki görevlerini ifa etmekte zorlanabilirmiş. Bu arada, lütfen kusura bakmayayımmış ama koskoca bir belediye başkanı olarak (tabii şayet gerçekten de öyleysem) bu derece basit bir şeyi düşünememiş olmama şahsen çok şaşırdığını da eklemeden geçemeyecekmiş. Öyle olunca daha fazla azar işitmemek adına hiç sesimi çıkarmayıp gerisin geri belediyeye döndüm, mazbatamı alıp tekrar karakola vardım, aksiliğe bakın ki nöbetçi değişmişti, bu kez öncekinden de iri yarı, suratsız bir nöbetçi karşıladı beni. Mazbatamı da ibraz ederek aynı arzumu kendisine saygılı bir dille tekrarladım. Cevap olarak, sayın komutanla neden, hangi konuda görüşmek istediğimi, bu acelemin ve telaşımın nedenini sordu. Ben de tabii o esnada cesaretimi süratle yitirmeye başladığımdan adamı kızdırmamak adına, ne zamandır belediye başkanı sıfatıyla komutan hazretlerine bir hoş geldiniz demek istediğimi ama başımı işlerimden kaldıramadığımdan dolayı ancak şimdi bu mutlu olanağı elde edebildiğimi, geldiğimi değerli komutana bildirirse çok mutlu olacağımı söyledim Nöbetçi delirmişim gibi uzun süre, şaşkınlıkla yüzüme baktı. Ardından randevum olup olmadığını sordu. Ben de bir belediye başkanı ile bir karakol komutanının görüşmesi için randevuya falan gerek olmadığını, bunların söz konusu beldenin en ileri ileri gelen, resmi sıfatı haiz önemli şahsiyetleri olmakla birbirlerini teklifsizce ziyaret etmelerinin doğal karşılanması gereken rutin bir şey olduğunu söyledimse de, ilk bakışta mantıklı görünen bu iddiam yazık ki adamı daha da kızdırmaktan başka işe yaramadı, hatta beni küstahça tehdit etmesine neden oldu. Bir daha oraya randevusuz gelmeye kalkışırsam beni içeriye alacağını ama komutanla görüştürmek yerine, orada uzunca bir süre ikamet etmek üzere nezarete attıracağını söyledi. Ben de mecburen, içimden peki öyle olsun bakalım diyerek yine belediyeye, makamıma geri döndüm. (Ne de olsa adamın sırtında son model otomatik tüfeği vardı.) O sinir ve hayal kırıklığıyla hemen allahın cezası karakolu aramaya karar verdim ama telefon numarasını ara ki bulasın. Bilinmeyen numaralarda da öyle bir numara maalesef kayıtlı değilmiş. Karakol yeni kurulduğundan bunun gerçekliğine kolaylıkla inanıp bu kez kendim gitmek yerine, yardımcımı telefon numarası istemek üzere karakola gönderdim. Her ihtimale karşı onun da sıfatını kanıtlar belgelerini yanına almasını, aksi takdirde mendebur nöbetçiden fırça yiyip dönme ihtimalinin hayli yüksek olduğunu kendisine bildirdim. Hatta konumuna güvenip, basit bir nöbetçi sanacağı şahsa diklenmeye yeltenirse karga tulumba nezarethaneye atılma olasılığı bile mevcuttu. Yardımcım bu umulmadık, hayret verici mahiyetteki sözlerim üzerine haklı olarak biraz şaşırdıysa da, mecburen emredersiniz başkanım deyip hemen fırladı. Bir saat sonra soluk soluğa vaziyette yanıma geri döndüğünde, üzerine karakolun numarası yazılı küçük bir kağıt parçasını sanki çok büyük bir iş başarmış edasıyla bana uzattı. Kendisine teşekkür edip çıkabileceğini söyledim. Ardından derhal söz konusu numarayı aradım. İki-üç dakika kadar saçma sapan bir müzik dinlemek zorunda kaldıktan sonra santral operatörü nihayet lütfedip telefonu açtı. Ona da kendimi tanıtmamın ardından, biraz da otoriter bir sesle, bana hemen komutanını bağlamasını, beklemeye hiç tahammülüm olmadığını söyledim. Özgüven dolu bir konuşmanın işe yarayacağını düşünmüştüm nedense. Alttan aldıkça insanın üzerine üzerine geldiklerini, iddialı ünvanıma rağmen ısrarla beni zerrece adam yerine koymadıklarını fark etmiştim zira. Ancak operatör, umduğumun aksine benimkinden de daha otoriter bir ses tonuyla arama nedenimi sordu. Öyle olunca benim takma, suni özgüvenim epey bir sarsıldı tabii, hatta yerle yeksan oldu doğrusunu söylemek gerekirse. Bu kez nazik, maalesef yine alttan alan bir üslupla, ne zamandır muhterem komutana belde belediye başkanı sıfatıyla bir hoşgeldin ziyareti gerçekleştirmek istediğimi, bu nedenle de kapıdaki nöbetçinin yerinde tavsiyesi üzerine randevu almak amacıyla karakolu aradığımı dile getirdim. Operatör sözlerimden hoşlanmışa benzemiyordu pek. Bana göre haddini fazlasıyla aşarak, böyle bir şeye hiç gerek olmadığını, zaten komutanın ondan böyle bir davranış beklemediğini, zavallının işleriyle sorumluluklarının başından aşkın olduğunu, her allahın günü fedakârca, üstelik de ücretsiz fazla mesaiye kaldığını, ne zamandır ailesi ile bile görüşemediğini, karakolda gecelediğini, doğru dürüst yemek bile yiyemediğinden son zamanlarda bir hayli kilo kaybettiğini, dolayısıyla bu tip ıvır zıvır işlere ve görüşmelere ayırabilecek tek bir saniyesi bile olmadığını, muhtemelen benim mevcudiyetimden dahi haberdar bulunmadığını hiçbir yanlış anlamaya yer vermeyecek bir sürat ve kararlılıkla söyledi. İşte bu son sözleri beni, benim bile kendimden ummadığım derecede kızdırdı, tahrik etti. Yani sonuç itibarıyla kimdi ki bu herif! Kendini ne sanıyordu yani! Alt tarafı bir telefon operatörü, sıradan, düşük dereceli bir memur değil miydi? Benim dengim olmayı bırak, astlarımın bile altında bir konumdaydı bana kalırsa. Öyle olunca, bu kez çok sert bir üslupla adama haddini bildirdim, karşısında çocuk ya da sıradan bir yurttaş değil, halkın oylarıyla seçilmiş koskoca bir belediye başkanı olduğunu, kendisinin benimle bu şekilde saygısızca konuşma cesaretini nereden bulduğunu doğrusu çok merak ettiğimi, görevleri hepi topu telefon bağlamaktan ibaret santral operatörlerinin ne zamandan beri bu tür işgüzarlıklara, örneğin koca koca başkanlara hesap sorma, akıl verme, fırça atma yetkisine kavuştuğunu ve buna benzer şeyler söyleyip beni derhal komutana bağlamazsa tüm idari yetkilerimi ve tanıdıklarımı hemen devreye sokarak kendisini kuş uçmaz kervan geçmez bir yere sürdüreceğimi, artık bu işin şakası olmadığını öfkeyle haykırdım. Adam bitti mi diye sorduktan sonra, sanırım yanlışlıkla değil de, sırf dalga geçmek, benden korkmadığını, tehdidimi zerrece umursamadığını, beni bir sinekten daha fazla ciddiye almadığını göstermek amacıyla komutan yerine karakolun çay ocağına bağladı. Bunun üzerine ahizeyi hızla çarpıp sinirimden hıçkıra hıçkıra ağlamaya koyuldum. Nereye varacaktı acaba bu acayip işin sonu? Neyin nesiydi bu lanet olasıca karakol? Karakolun sebeb-i hikmetini haklı olarak merak eden ve benden soran seçmenlerime ne cevap verecektim şimdi ben? Ne yüzle insan içine, örneğin çarşı pazara çıkabilecektim bundan böyle? Nasıl oluyordu da valilikle kaymakamlığın haberi, bilgisi dışında böyle koca bir karakol sınırımıza inşa edilebiliyor, bir yığın ukala, kendini bilmez askerle memur burada vazifelendirilebiliyordu? Bir belediye başkanı olarak bu olanları bir türlü hazmedemiyordum. Çaldığım hiçbir kapı açılmıyor, açılanlar da beni başlarından savmak, hatta aşağılamaktan başka bir şey yapmayan kafalara ait eller tarafından teker teker yüzüme çarpılıyordu. Belki de yapmam gereken şey derhal istifa etmek, eski, sıradan hayatıma geri dönmekti. Devlet mekanizmasının işleyişinin inceliklerini anlamak benim gibi saf, iyi niyetli, normal, pek de tahsilli olmayan insanlar açısından hiç de olası değildi anlaşılan.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör