• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Kendinin Kuyusu

Gözlerimi ayıp yerlere diktim. Çöpü karıştıran mültecilerin yanı başından geçenlerin ceplerindeki kabarıklığa mesela. İstedim ki bakışlarımdan rahatsız olsunlar. Şamarı indirip yanaklarımda varlıklarını hissedeyim, kimseler tokadı yanaklarıma atmadı.

İbrahim Tekpınar


Yok olduğuma o kadar çok inandırıldım ki askerlik celbim geldiğinde şaşırdım. Oysa; bol ışıklandırılmış mağaza camlarında bile aksimi görmemeye bile alışkındım.

Ekranı kırık eski telefonla, tamircide öylece kalakaldığım zaman tamam dedim. Bunlar bile görmüyorlar. Bağırdım, para sayarken ellerini şaklatan adam bir an içeriye sinek girmiş ve vızıltısını duymuş gibi tiksinerek gözlerini kaldırıp baktı. Para saymasının daha mühim olduğuna kani oldu ki devam etti. Çıktım, şehrin orta yerinde bir hayalet gibi dolandım. Gözlerimi ayıp yerlere diktim. Çöpü karıştıran mültecilerin yanı başından geçenlerin ceplerindeki kabarıklığa mesela. İstedim ki bakışlarımdan rahatsız olsunlar. Şamarı indirip yanaklarımda varlıklarını hissedeyim, kimseler tokadı yanaklarıma atmadı. Bakışlarımı kalplerindeki ve kafalarındaki kurtlara atmaya yeltendim. O zaman sapık muamelesi gördüm. Parmaklarını hiddetle savurdular. Duvar gibi kaskatı durdum. Bir mühlet törpülenmeye ihtiyacım varmış kadar durdum. Elime tutturulmuş törpü randevusu gibi askerlik celbiyle yollandım. Şube kapısındaki dedektörlerden ötmeden içeriye daldım. Otomattan sıra aldım. Devre kaybısın dediklerinde yine içime bir hüzün doldu. Gözlüklü ve çalışmaktan beli bükülmüş kadına baktım. Yüzü kırış kırış olmuştu, yüzünde derin kuyular açılmış ve kuyulardan içeriye dert dolmuş. İmitasyon dağcı çantamı elbiselerle doldurdum. Sonra bir kısmını boşalttım. Testosteron kokan askeri malzemeciden beş bıçaklı jilet aldım. Beş kere biçsin, yüzümde benden bir şey kalmasın dedim. İlk denemesini evde aynanın karşısında yaptım. Yıllanmış bıyıklarımı kesince altından bambaşka bir adam sıyrıldı. Gözlerimdeki tuzlu denizden haberdar olduğumdan kimseyle vedalaşmadan çıkmak istedim. Çantamı sırtıma aldım ve kimseyle vedalaşmadan çıktım. Cezaevine benzetilmiş garajın demirlerinden içeri geçince bağırışlar başladı. Pazardan mal kapar gibi müşteri kapıyorlar. Aydın, İzmir diyen bir büfeye yanaşıp bileti aldım. Garajın üstündeki alışveriş merkezine gittim. Nasılsa son kez dolanacağım. Yıllardır menünüzü bir boy büyük istermisinizcide çalışan Hamburger Mustafa da benim gibi görünmez. Ömrünü verdi, hala geçim sıkıntısıyla saçbaş kavga ediyor. Veysel de fakülteden sonra eniştesiyle tesisat işi yapmaya başladı. Evin birinin balkonunda, balkona tünemiş serçe gibi bir kız görmüş. Gülümsemiş. Kız birden pırpırlayıp “annee balkondaki amca güldü“ deyince annesi koşup gelmiş. Ardına saklamış, “sanki biz kötü insanlarmışız gibi davrandı” dedi. Yüreği ağzında kadın “onlar amca değil borucu” demiş. Ustası işine saygısından düzeltmiş “tesisatçı abla” ne fark eder deyip yemeğinin başına geçmiş. Buna içerlenmiş. Telefonda içini döktü ona da askere gidiyorum diyemedim. Görüşürüz deyip kapattı. Hamburger Mustafa’nın izinli olduğu günmüş. İyi ki yok. Bigli menülerden sipariş verdim. Elime mahkeme celbi gibi kocaman bir kağıt tutuşturuldu. İnceledim, devletimize zeval gelmesin dedim. Gelmesin de kdvlerden kocaman bir dağ olur nerden baksan görünür. Ağrı Dağı misali. Kimse görmüyor mu? Yokuş aşağı inerken rüzgâr sırtımı sıvazlıyor sanki Allah’ım tez elden gideyim diye mi yapıyorsun? Peronda bekliyorum. Kırıta kırıta bir erkek kalabalığın içinden geçiyor. Muavinlerin bağırışları kesiliyor. Yüzü çopur gençten muavinin birine yanaşıp Aydın’a en yakın bileti nerden bulurum? deyince onbeş dakika sonra kalkacak olan bizim otobüsü söyledi. Memeleri sallanmasın diye omuzlarını sallaya sallaya koşup bilet aldı. Otobüsün hırıldamasıyla bindim. Fazla da kızdırmamak lazım. Nefes nefese gelen, kırıta kırıta koşturandı.14 numaraaa deyip dudaklarını rujlamış gibi birbirine sürdü. Yanıma oturmadan “pencere kenarında otursam burada rahatsız oluyorum da” diyerek rica edince ki kimse kimseye hele görünmeyen birine rica etmez. Olur dedim. Hırıldayan otobüsün mesaisi başlar başlamaz yol için hazırladığım listeyi kulaklarımdan içeri damlattım. İkramlar geldi. Hiçbir şey almadım. Adana otogarında durduk. Yeşilli tülbentleri omuzlarına almış gencecik çocuklar askere uğurlanıyor. Davullar zurnalar. Bu heyecan niye? Çiğ köfte, mısır ve envai çeşit malzeme satan, zorla çay satanlar da dahil herkes bir panayırdaymışçasına kalabalığa gürültüye alışkın. Otobüsün hırıltısı başlıyor. Kızdırmamak için atlıyorum. Yeni birileri de yola revan olmuş. Suratlarına bakınca tıraşlarından askerleri seçiyorum. Yol uzadıkça ben kendi kuyusuna inen biri gibi kazdıkça kazıyorum. Geçmişimi kazıyorum, pişmanlıklarımı ve alışkanlık olduğu üzere kazmayı daha derine saplıyorum.

Ayaklarımda şişlikler başlıyor. İnince farkına varıyorum giydiğim pabuç ayaklarıma yapışmış. Kavruk çocuk ve bir tane de avel iniyor. Onlara nereye gittiklerini soruyorum çünkü; biliyorum aynı yere gidiyoruz. Taksiciye “askeriz ve Bafa’ya gideceğiz giden araç var mı” diyorum? Yok diyor. Anca ticari araç gider. Pazarlık yapıyoruz ve gidiyoruz. Kapıda telefonları saklıyorlar. Saklayacak hiçbir şeyim yok, arayacak kimsem de. Girişteki çocuklar ticari araçla niye geldiniz diye sorunca başka araç yokmuş dedik. Güldüler. Tam garajın karşısında askeri lojmanlar var. Orada bekleseydiniz askeri araç gelip alırdı. Küfür ağzımın ucuna kadar geliyor. Yolda bize nasihatler veren velet taksiciyse çoktan gözden kaybolmuş. Garnizonun çevresindeki kameraları izleme görevi veriliyor. Sözde fakülte mezunu olduğum için torpil geçiliyor. Uykusuz nöbetlerde yine kendi kendimi törpülüyorum. Komutanlar horul horul yatıp tuvalete kalkarken “uyuma haaa” deyip ikaz ediyor. Kameraları karşı kıyıya zoomluyorum. Kilisesi görünen Yunan adasına. Harabe kilisede yaşasam? Fena fikir değil. Tekneye atlar giderim. Kimseler görmesin, İsa’nın ardına saklanırım. Soran olursa “ben derim rüyamda bu harabe kilisenin avlusunda Aziz Yuhanna’yı gördüm. Elinde ayna vardı. Saçlarımı tarıyordu.”