top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Kimyon

"Hayatından vazgeçmek mi, hayatına sahip çıkmak mı? Hangi yolda yitip giden gerçek şehit?"

Figen Ayan Koşar


Ağaçlara numaralar vermişler. 150, 151, 153… 152 nerde? Tamam, buldum. Arkada. Hepsi bir birey, hepsi ayrı bir kişiliğe dönüşmüş nümerik isimlerini alınca. Hepsinin bir adı, bir kodu var. Adresleri sabit. Çekip gidemezler. Ama kök salsan da ne çare, köküne uzanamayan, yakıp kurutuyor gövdeni. Ateşe veriyor. Soysuzlar! Acımadan acıtanlar.


Gün boyu hiç susmadı hızar. Kurum bağlamış kolları, gövdeleri kesti durdu. Çığlıklar inledi koyun içinde. Şu tepenin keli de olmasa, güzel yermiş aslında. Yani güzelmiş eskiden. Cep gibi, mendil gibi yeşilcik bir koy. Sağ tarafındaki tepede dünyadan kaçanlar, ummayanlar, arzulamayanlar, korkmayanlar, beklemeyenler saf tutmuş iki yüzyıl. Terk-i Dünya Manastırı’na gömmüşler kendilerini diri diri. Hak yolu demişler girdikleri yola. Sonra sol tarafındaki tepeye dünyada kalmaya çalışanlar gelmiş. Arzulayan, umut eden, bekleyen, isteyen, en çok da hayata tutunmak isteyenler yerleşmiş. Sanatoryum olmuş şifalarını aradıkları yurdun adı. Sizinki mi gerçek mücadele, bizimki mi diye yıllarca nispet eder dururmuşlar birbirlerine karşı tepelerden. Hak yolu hangisi gerçekte? Hayatından vazgeçmek mi, hayatına sahip çıkmak mı? Hangi yolda yitip giden gerçek şehit?


Cebinde her şeyi satın alan o kağıtlardan olan tekne sahipleri keşfetmiş sonra koyu. Dünyayı terk edenlerin de, dünyaya tutunmaya çalışanların da huzurunu kaçırmışlar. Bir iki şezlong, ufak bir tahta baraka falan derken sağdan sağdan yayılmaya, yerleşmeye başlamış koya sonradan aşrı memleketlerden gelen istilacılar. İktidar kavgasının en azılı savaşçıları bunlar olmuş. Diğerlerinde olmayan çok düğmeli, mikrofonlu aletleriyle yüksek desibeli verip verip

"Seni yenicemmm İstanbulll" diye höykürmeye başlamışlar.

Yeşilin tonu çam yeşilinden, kurbağa yeşiline dönüşmüş..

Ayaklarımızın yanından geçip gitmekle, çöküp buz gibi bir bira içmek arasında takılıp kalıyor kel tepeli yeşil koyu görünce. Hadi diyoruz, yuvarlayalım bir biracık. Ahşap iskelenin ucundaki mavi beyaz sandalyeli Rum meyhanesi süsü verilmiş küçük lokantaya doğru yürüyoruz. Kavruk çocuklar ellerini ovuşturuyor yağlı müşteri geldi diye. En ince tüyüne kadar itinayla yolarız şimdi biz bunları. Oysa bilmiyorlar ki Dimitri, Yanni böyle yapmaz. Git Girit'in sakin bir koyunda salaş bir meyhaneye, donatır masayı. Sen bir tane istersin, o bir şey daha getirir yanında, bu da benden diye.

Olsun bakalım. Bugün de burada batsın güneş.


“Çok gürültülüsünüz” diyorum yanıma gelen en kavruk gence.

"Abla alıcısı var" diyor gülerek. O alıcılar çoğaldıkça dünya dar olmaya başladı ya bize.

Ahşap iki basamağı çıkıp mavi tahta iskemlelerden ikisine çöküyoruz. Renkli gömlekli, beyaz çoraplı adam gelip beyaz masaya mavi beyaz bir örtü seriyor. Oluyor kebapçıdan dönme Rum meyhanesi. Altı kaval üstü Şişhane. Neyse ki güneş hep aynı güneş. Onu şişeleyip satamıyor henüz hiç kimse.

"Bira istiyoruz biz" diyoruz. Aklımızdan geçen mezelerin hiç biri yok. Ne kalamar, ne midye. Yengeç zaten hak getire. Humus ve patlıcan ezme var sadece diyor renkli gömlekli. Sesinin tonu, bunu bulduğumuza şükretmemiz gerektiğini tükürüyor yüzümüze.

"E onlardan getir madem. Yapacak bir şey yok."

Balık söylemedik diye bozulup gidiyor. Asık suratı daha da asılıyor. Dimitri suratını asmazdı diyorum içimden.


Göbeğine Arapça dövme yazdırmış kırmızı bikinili abla, memelerini güneşe yaslayıp, birasını dikiyor kafaya. “Alıcısı” bu galiba.


Ahşap döşemenin üzerinde minik bir serçe kendi kendine konuşuyor. Yosundan çizmeleriyle derme çatma iskele yeşil suya abanmış. Çam dallarının altına ağ germişler, kozalaktan asma bir tavan var tepemizde. Aralarından renkli ampuller sarkıyor. Akşam ne güzel olur burası. Tepenin keli de görünmez hem. Nasıl yaktıklarını hatırlayıp içim acıyor zira baktıkça.

Neyse ki kulağımızı kanatan müzik susuyor aniden. Arapça yazılı, kırmızı tanga bikinili, "Alıcısı" abla siyah çarşafını giyip gidiyor alacak bir şey kalmayınca. Mesai bitmek üzere, hızar da susarsa tadından yenmez. Demeye kalmadan o da kesiyor sesini.


Renkli gömlekli, humusu, patlıcanı, kızarmış ekmeği koyuyor masaya. Humusun kimyonu çok, patlıcan çekirdekli, ekmekleri kalın dilimlemiş. Neyse ki bira buz gibi. Asık suratından hiç beklenmeyen bir hareket yapıyor, pikaba bir plak koyuyor güneş batarken. Yeşilçam şarkıları.

"Gülünce aşık oldum o güzel gözlerine" "Geçse de gençlik çağım, boş kalsa da kucağım" "Sevemedim kara gözlüm seni doyunca."

Derken Türkan Şoray, Ediz Hun, Tarık Akan geliyor masaya sırayla. Hülya'yı getirmese iyiydi ama, getirmiş işte.


İnce uzun parmağı buğulu bira bardağında birbiriyle kesişmeyen yollar çiziyor. Ne çok öptüm o parmakları geceler boyu. “Piyanoya yakışırdı ellerin, heba etmişsin” dedikçe uzanıp saçımı kurcalardı kızdırmak için. İçimi sıkan yollara bakıp, "Onun tanıdığı yıllarda böyle değildir" diyorum, sonradan olmuştur. Yoksa sever miydi o kadar? Anne Kafamda Bit Var Tarık Akan bu, boru değil.

Renkli gömlekli, cızırdayan plağın tersini çeviriyor. Bardaktaki terlemeye başlayan izlere müdahale ediyorum. Kavşak yapıyorum üstüne. Kesiştiriyorum ayrı yolları.

"Şimdi ne çalmalıydı?”

"Dinle!" diyor. Parmağı yine bardağın üzerinde. Kavşaktan çıkan yolları ayrı yönlere uzatıyor bu kez.

"Artık bülbül ötmüyor, gül dolu pencerede."


Güneş önce kumlardan çekiliyor sessiz sedasız. Sonra dünyayı terk edenlerin tepesinin ardından terk ediyor yeryüzünü. Titreyen mum alevlerini görüyorum güneşi saklayan binanın camından.


“Bence terk eden değil, terk edilenler yaşıyor manastırda” diye mırıldanıyorum başımı omuzuyla boynunun arasında kalan boşluğa uydurup. Aşina olduğum kestane kokusu genzimde dolaşıyor. “O yüzden küsmüşler dünyaya. Bak adak adıyorlar giden geri gelsin diye.”

“Gidenin geri geldiği nerde görülmüş ki? Hem sen nasıl görüyorsun buradan o mumları?”

“Görüyorum. Çünkü tek tek içimde yakıyorum her sabah.”

Gönül Yazar geliyor ardından masaya. “Aşkım Bahardı…” Ardından Nesrin Sipahi “İçin İçin Yanıyor Bu Gönlüm ”

Tabağına biraz daha humus koyuyor.

"Sen kimyon sevmezsin" diyorum .

Kırmızı duvağına bürünmüş ay kocaman, yusyuvarlak gösteriyor teknelerin ardından kendini. Yavaş yavaş yükseldikçe küçülüyor, yavaş yavaş bardağımdaki bira azalıyor.

Neyse ki mehtap çok güzel !

Renkli gömlekli boşalan tabakları alırken soruyorum.

"Yanımdaki bey nereye gitti? Hiç oyalanmazdı bu kadar lavaboda. "

"Abla yalnız geldin ya sen" diyor. "Bir şişe bira, iki bardak istedin. Bir ondan bir ondan içiyorsun"