• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Kitap

"Ben onun bir masal kitabı olduğuna hiç inanmadım. Bunun nedenini anlamam çok sürmedi."


Hande Balıkçıoğlu

Sert kapaklı, kalınca bir masal kitabım vardı. Korkudan asla bitirmek istemediğim, elli kadar uğursuz hikâyeden oluşan kitabımın nerede olduğunu daima bilirdim ve bu bana kendimi güvende hissettirirdi. Annem onu küçük bir komşu çocuğuna vermek istediğini söylediğinde saklamam, çok sevdiğim Firuzan Teyze’nin hediyesi olduğu için değildi. Ben bu kitaptan yeterince korkuyordum zaten, başka çocukların da korkmasına gerek yoktu. Kitabın masal kitabı olması, sevimli karakterler ve öğüt verici sözler bekleyen biri için yanıltıcıydı; zira karakterler sevimsizdi, öyküler de ders vermekten çok uzaktı. Ben onun bir masal kitabı olduğuna hiç inanmadım. Bunun nedenini anlamam çok sürmedi.


Kitapla, onun baskın olduğu tek taraflı bir ilişkimiz vardı. Okuduğum her hikâye kısa süre sonra benim de içinde rol aldığım, her daim bir “42DR” sembolünü içeren ve sonu hep ölümle biten, dehşetli bir drama dönüşüyordu. Deneyim alanına giren insanlar arasında bir ben farkında oluyordum. İlk okuduğumda masaldaki yaşlı kel avcı uçurumdan düşüp boynunu kırmıştı; ertesi gün sekizinci katta oturan kiracının doğal gaz havalandırmasını yerine takmaya çalışırken balkondan yere çakıldığını bizzat görmüştüm. Olay gerçekleştiğinde cesetle aramda beş metre vardı. Korkudan bagajına yapıştığım araç, kiracının aracıydı ve plakası da 42 DR… idi. Bu olay cehennem günlerimin başı olmuştu. Bu böyle sürüp gitti, zamanla olayların şiddeti azalmadan vuku bulmaya devam etti. Öyle veya böyle kitap kendini bir şekilde var ediyordu. Kitabın beklentisinin okunmak olduğunu çok hoş olmayan yollardan öğrendim; yoğun dürtülerine cevap vermediğimde hedef çevremden birileri değil, ben oluyordum.


Bir gece musibet şeyden kurtulmaya karar verip, caddedeki çöp konteynerine bıraktım ve eve döndüm. Okumayı reddetme hatasına düştüğüm bir ay boyunca her şey harikaydı. Bu süreç, kütüphanemde belli bir kitabı ararken, kambura ciltli bir kitabın elime geçmesiyle sonlandı. Ve gece yarıları ölümün kaç bin türü olabileceğini tekrar tekrar deneyimlediğim kâbuslardan kan ter içinde uyandığım yeni bir süreç başladı.


Kambura ciltli kitap bir şiir kitabıydı ve tecrübeyle sabit tanıdık nahoş duyguları tetikledi. Sonra yeni bir şey keşfettim. Sayfaları karıştırırken baştaki şiirin, kurtulduğumu sandığım masal kitabında yer alan ilk masalın devamı olduğunu gördüm. Listedeki başka bir şiir de masal kitabının diğer bir masalına gönderme yapıyordu. Şiirler yarımdı ve bu şekilde bir şey ifade etmiyordu. Kurgunun realitede var olabilmesi için masal kitabıyla birlikte okunması gerekiyordu. Bunun nasıl olabileceğini idrak etmeye çalışırken, her iki kitabın yazarının da aynı kişi olduğunu görmek beni şaşırtmadı.


Değiştiremeyeceğimi bildiğim, gözüm kapalı teslim olduğum bir sürecin başında geri adım atmaya kalkarsam, biliyordum ne olabileceğini; anlatılmaması gereken bir şey anlatıldığında dilin insanın ensesinden çekilebildiği gerçekmiş, okunması gereken şey okunmadığında da insanın gözü çıkabiliyormuş; bunu rüyalarımdan biliyordum ya da korkudan uyduruyordum. Neyse ki durumun o aşamaya gelmesine izin vermeye niyetim yoktu. Geçmişte kitapla tek başıma öyle veya böyle karanlık bir yol tutturmuştum, aynı yazarın başka bir kitabıyla yeni bir korkunç serüvene hazırlandığımı fark edip ürperdim. Uğursuz kitap beni çağırıyordu… o lanet şeyi bulmalıydım!


Israrlı aramalarımın ardından nihayet ikinci el kitaplar satan bir kitapçı bulup satıcısına yanaştım. Ne istediğimi söyledim. Satıcı olumsuz cevap vermekten hiç hoşlanmadı, ama sorun değildi. Ben yanıldığını biliyordum, Azura kulağıma öyle fısıldamıştı; kitap oralarda bir yerlerdeydi.


Çocukluğumun unutamadığım felaket tellalıydı çatlak cadı. Mahalleli hem tedirgin olurdu, uzak dururdu hem de eninde sonunda soluğu onda alırlardı, sıkışınca yılan misali. Kitabın beni içine çektiği o dehşet anlarda, bilinçaltımın beni bir şekilde rahatlattığını sanıp, kadının sesini kendime yoldaş bellerdim. Nedenini hiç sorgulamadım.


Kitapları incelemeye koyuldum. Yoğun eski kâğıt kokan kitap sıraları arasında dolaşıyor, alt alta yan yana tüm kitapları elden geçiriyordum. Yorulmuştum artık, bir elimi kitapların üzerine koyup, diğer elimle arkadaki kitapları karıştırırken kadının sesi yine kulağıma çalındı… “Aradığın gözünün önünde, bırak o seni bulsun”. Karıncalanan, yabancı bir şeyin ağırlığından uyuşmuş elimi kaldırdım, kitap elimin altındaydı. Herhangi bir baskı değildi; benim kitabımdı, içinde ismim yazıyordu. Diğer satıcı - ki onu daha önce fark etmemiştim - bir anda yanımda bitti. Elimdeki her iki kitabı da tanımıştı ve neden orada olduğumu anlaması uzun sürmedi. Sadece ismen tanıdığım “yazar” bizzat karşımdaydı. Ben de onu tanımıştım.


Lise yıllarımdı, bir partideydik. O soğuk gecede bardan neden dışarı çıktığımı hatırlamıyorum ama onun Azura’yı ittiğini gördüm. Cadı, müdavimi olduğu geleneksel yeniay ayinlerinden birinden dönüyor olmalıydı. Bir anda kadının boynundan kan fışkırmaya başladı. Adam panikle geri düştü. O an adamın elinde anahtarın ucundan sarkan çakıyı gördüm. Çakı kendiliğinden açılmış olmalıydı. O beni gördü, ben onu gördüm. Adam ne yapacağına karar veremedi bir an, sonra kaçıp arka sokaklardan birinde kayboldu. Azura korku içinde, eli boynunda, gözümün içine bakıyor, çaresizce yardım istiyordu. Kaskatı kesilmiştim, kılımı kıpırdatamıyordum. “Yardım et” dedi kadın. Etmedim. Ailem orada olduğumu bilmiyordu. Bilmelerini istemiyordum. Gelenler vardı, yardım ederler ümidiyle geldiğim yere geri döndüm. Öldüğünü ertesi gün haberlerde öğrendim. Cesedini tesadüfen bir üniversite öğrencisi bulduğunda, polis kadının bir saat önce öldüğünü söylemiş.


Adamı görünce kafamda bir şeyler yerine oturdu. Yere düşen sürücünün elindeki çakı değil Azura’nın kolyesiydi; üzerinde yazan da “42DR” değil AZOR idi. Gecenin karanlığında beynim gördüklerini kendince yorumlamış olmalıydı. Masal kitabını, Azura’nın uzak bir akrabası olan Firuzan Teyze hediye etmişti. Şiir kitabı da bir şekilde ondan ödünç aldığım kitapların arasına karışmış olmalıydı.


Adam yaşadıklarını tekrar tekrar yazıyor, ben de okudukça her şeyi yeniden var ediyordum. İkimiz de cehennemdeydik. Buydu; Azura bizi birbirimizle lanetlemişti. Doyumsuz lanet kendine yeni kurbanlar buluyordu. Firuzan Teyze de cadının hala hayatta olan tek bağlantısı olarak, bilerek veya bilmeyerek buna vesile oluyordu.


Sevgiyle değil belki ama korkuyla bağlı olduğum tekinsiz şeye kavuşmuştum. Adı korku bile olsa, tanıdık duygular tuhaf şekilde içimi ısıttı. Kitabı bitirmeye korkan ben büyümüştü artık, karanlık dostumla yeniden tanışabilirdim. Kitaplarla yolum bundan sonra nereye çıkacak kestirememekle birlikte, kütüphanemde yazarın başka kitabı olup olmadığını merak ettim. Ama sorun değildi, nasılsa beni bulurdu.