top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

Öykü: Kundura

"Boğazda gördüğüm bir yunus tatlılığındaki gülüşün, teninin bahar geldi kokusu ve su yeşili gözlerini kilometreler öteden farkettirecek o anlamlı bakışın hep ses oldu bana."

Çağrı Oral


Ses dedi.

- Ne sesi?


“Akvaryumdaki filtre. Martının ağzında çırpınan sardalya. Takanın eski motoru. Hızlıca akıp minareleri yaran bulutlar. Bir çocuğun ağzındaki akide şekeri. Hassas kantar. Pencereden dışarıya sarkarak öfkesini kusan kadın. Büyük Hendek Caddesi’ndeki esnaf. Hadi yürü git diyen bir arabanın egzozu. Dikiş makinesi. Pazar tezgahları arasında uğultulu baş dönmesi. Karaköy’ün ihanet dolu Arnavut kaldırımları. Fokurdayan kavurma tenceresi. Dolapdere Rum Kilisesi’nin çanı, bozaaaa ve kundura.” dedi.


- Başka? 

- Başka mı? Sen. Sen bir sessin şu an mesela, hep öyleydin.

- Sadece ses miyim? 

- Evet ses, sakın ha sesi küçümseme! Kulağın hafızası vardır. Müziğin etkisi ondandır. Sen dingin, büyülü, cıvıltılı bir sessin. Ve biraz da gül…


Güldüm. Alnında zor geçen günleri, göz kenarlarında pişmanlıkla dolu geceleri gördüm. Yutkundu ve biraz huzur biraz da içten bir acıyla gözlerime baktı.


-Boğazda gördüğüm bir yunus tatlılığındaki gülüşün, teninin bahar geldi kokusu ve su yeşili gözlerini kilometreler öteden farkettirecek o anlamlı bakışın hep ses oldu bana.


Türk kahvesinden bir yudum aldı. Kendi gibi sadeydi kahve; geride bıraktığı günler gibi civa yoğunluğunda ve sert. Fincanın yanında bir tane çifte kavrulmuş kuş lokumu bir de badem şekeri vardı ama yemezdi, tat vermezdi hiçbiri. Onun için ağırlıklı olan lezzet artık acı bir özlemdi.


Zarif sözcüğü kadar ince ve hoştu. Daha çocukken bile bu kızın ayrı bir havası var denirdi. Kız Kulesi’nde tatlı bir esinti gibiydi. Bembeyaz, pürüzsüz bir teni vardı; babasının pamuğu, annesinin boncuğuydu. Yaşıtı kızlarla evlerdeki toplaşmalarda mezurayla beli ölçülür, yuvarlak hatlı kalçasıyla oranı hesaplanırdı. Bacaklarını pek beğenmezdi, sırf bu yüzden mini eteğinin boyunu diğer kızlarınkinden üç dört parmak uzun tutardı. Sanki bir köşkte doğmuş da mürebbiyelerle dadılarla büyümüş, kolejlerde eğitim görmüş kızları andıran bir asaleti vardı. Güzel olmasına güzeldi ama onu asıl çekici kılan şey tavırlarıydı.


“Neden buradayız?” diye sordu, küçük bir çocuk merakıyla. Annem, iki türlü çocukluk vardır derdi. Biri geçmişken, biri yaşlıyken. O tam ortada ama net olmayan bir yerdeydi. 

”Zamanında senin bana bıraktığın anılar gibi ben de sana bir hatıra katmak istedim,” dedim.


- Nerede?

- Hemen burada. Bu bankta, kameriyenin altında, bahçede, mahallede, şehirde, yörende.


Yağmur çiselemeye başladı şimdi. Evdeyken severim yağmuru, hem yağmuru hem ağaç dallarına çarparak çıkardığı melodiyi. Bir yandan içime sokarcasına duyduğum bir özlemle ona bakıyor, bir yandan merserize kazağımın üzerindeki topçukları koparıyorum. Kazak, kalbimdeki yeri nedeniyle eskimeye utanmış ipliklerini dışarı atmış.


Kazağın dedi, belli ki çok giymişsin.


- Çok giymelere kıyamadım. Sen örmüştün, hatırladın mı?” 


Yaz tatili için Hamburg’dan döndüğümde onun evine yakın köhne, havası kaçmış, karanlık bir pastanede buluşmuş, bayat supangle yemiştik. O zaman evde bulduğu malzemelerle yaptığı hediye paketini uzatmıştı bana. Bak bunu seni düşünerek ördüm demişti. Geçmesini istemediğimiz iki saatin sonunda eve dönmek zorunda olduğunu söylemişti.


O her zaman eskiyi yeniye dönüştürme becerisine sahipti, hep onarandı. Nasıl yapardı bilmem annemle babamı bile fotoğraflarda yan yana oturtabilirdi. On parmağında, dokunduğu her şeyi güzelleştiren sihir vardı. Kendini yenilerdi, sadece kendini de değil; etrafındakileri, mutsuz sabahları, sessiz sofraları, hatta geçmişi bile… Çevresindeki herkes hayatı bir çerez gibi tüketirken o küçücük dünyasının içini doldurur ve zenginleştirirdi. Çok yumuşak konuşurdu, sözcükleri öyle bir sıraya koyardı ki sakinleştirirdi en sert cümleleri.


Gidelim dedi.

Nereye dedim.


- Bir işaret arayalım, mesela bir kundura bulalım; o bizi alsın götürsün.

- Ya bizi sevmeyeceğimiz bi yere götürürse…


İyimserdi. Nefes alır gibi gülerdi. Kar taneleri değerdi yanağıma o gülümseyince.


- Geri döneriz.

- Nereye?

- Başladığımız yere. Ama düşün ya seversek orayı?

- Ne olur seversek?

- Aldığımız yol hediye olur. Sevmek de yanımıza kâr.


Beni alıp hiçbir zaman bir anı olarak benimseyemeyeceğim o güne götürdü. Unutmak istediğim bir bahar dalı gününe. Okulun sokağında bir tezgahtar kese kağıdında yeşil erik satıyordu. Liseli gençler cuma sevinciyle sokağa dağılmaktaydı. Beyaz bir araba yanaştı demirleri paslanmış okul kapısının önüne. Çok sevdiği eriği de beni de görmedi. Oysa arkasından seslenmiştim. Beyaz gömleğinin yakasındaki lacivert kurdeleyi çıkarıp arabanın önünde bekleyen delikanlıya salladı. Gülümseyerek, buradayım dedi ve heyecan dolu gözlerle arabaya bindi. Yıllar sonra gizlice buluştuğumuzda “İşte o gün nar kırıldı, kırmızısı ellerime bulaştı.” demişti. Ona kalsa lekesi çıksın istemezmiş, nar bereketmiş, hep ellerinde o günün izi olarak kalsın istermiş. Bense o ergen halimle narın tırnaklara işleyen ve kara lekeye dönüşen halini bellemiştim zihnimde; üzülmüştüm. 


Bilirdim hayır diyemezdi, diyememişti. Belki de sonrası evetti onun için. Her şeyi ve herkesi toparlama konusunda o kadar maharetliydi ki sonuç ne olursa olsun mücadele edebilme gücünü kendinde bulmuş, tüm olumsuzlukların üstesinden gelebileceğine inanmıştı. 


Ne olmak isterdin dedim.


- Martı.

- Neden?

- Gökyüzünde uçarım, yeryüzüne konarım ve deniz hep benim olur, dalga da sesim.


Şiir gibiydi. Çok tanıdık duyguları bambaşka biçimlerde ifade edebilirdi. 


- Söylesene başka neyin sesi güzel?

- Ağlamanın. Hıçkırmak değil bahsettiğim. Kimse duymaz bir sen bilirsin tınısını. Damlacıkların her biri birbiriyle uyumlu notalara dönüşür, mırıldanır dururuz ya, öylesi bir ağlama sözünü ettiğim.


Perçemini yana attı eskisi gibi. O yan benim kalbimin attığı yerdi. Aklıma tertemiz ve akıcı Türkçesiyle hikayeler anlatışı geldi. Çok eskidendi. Liseyi bitirir bitirmez, gizlice TRT’nin spikerlik mülakatlarına girecekti. Erik tezgahını görmedi. Beyaz bir arabanın yanına gitti. 


Bir şarkı söyle dedim.


- Sesim iyi değildir, biliyorsun.

- Şarkı söyleme o zaman sadece biraz ses ver.


Gamzedeyim, deva bulmam

Garibim, hiç yuva kurmam.


Garibim derken omuzları düştü, gamzesi belirginleşti; yuva kuramazken perçemi değdi yüzüne. Gülümsedi. Hayır, sadece gülümsemedi, cıvıldadı! Ardından naz etti. Ceylan oldu. Ürkekçe baktı ve kaçırdı gözlerini dalların arasından. Ormanın derinliklerinde kendine mesken buldu. Kaçtı.


- Neyi hiç bir zaman unutmak istemezsin?

- Geldiğim yeri.

- Neresi orası? 


Çocukluğum dedi. Çocuk oldu. Dudakları büzüldü. Titredi. Kucağım sıcak dedim, yanaştı. Sarıldım, ısındı. Yağmur dindi.


Canımsın dedim.


- Deme öyle! Ben senin canın olamam.

- Nedenmiş?

- Sen ve ben biriz, beraber bir can olur, iki ederiz.


Birden bire kaşlarını çattı. Bana kıyıp da beni itemedi, kendini çekti. Sanki ayırdı beni canından. Mahsunlaştı, bulutlar gökyüzüne asılı kaldı. “Öfkem sana değil kuzum kendime.  Kendime direnemedim ben,“ dedi.


Gidişinin ardından bir yıl geçmişti. Komşuyu arayıp haber göndermişti. Günübirlik Bolu’ya gittiler hemen bir yolunu bulup gelsin demişti. Henüz kendi düzenlerini kuramamıştı, kaynıyla aynı evde oturuyorlardı. O bir senede çok yorulmuştu. Eskiden, bir gece öncesinden bigudilediği saçlarını at kuyruğu toplamıştı. Bacağının üzerinde kenetlenmiş o zarif parmakları fonda çalan Édith Piaf şarkısıyla hareket etmeye başladı. Kafasıyla radyoyu işaret edip minik bir göz kırpmıştı. “Bak ne çalıyor!” Bu şarkıyla ne çok kez dans etmiştik. Haftasonları batı müziği kuşağını asla kaçırmazdık. Gardroptan annemin tığ işi şallarını, ipek fularlarını alıp üzerimize tutar, aynanın karşısında saç fırçalarını mikrofon yapar, bilmediğimiz bir dili taklit ederdik.


Eskiden polenler bir rüzgar esintisiyle konfeti gibi dağılıyordu etrafa. “Bu bir kutlama. Bak nefes alıyorsun, sevin!” diyordu mevsim. Hem seviniyor hem de o kadar çok seviyorduk ki… Sonra bir gün lise çıkışı gitti o adama. Bir günde büyüdü, kadın oldu. Direnemediği gün o gündü.


Babam sabah abdest aldı en üstte duran Kuran’ı çekip annemin çeyiz sandığının dibinden el yapımı silahını çıkardı. Gözümün önünde yeniden sergileniyor o an. Kapı eşiğinde boyum uzadı o gün, eklem yerlerim sızladı. Annemin kafasında tülbent, günlerce başı ağrıdı. Babam akşamına silahını keten bir beze sarıp sandığın dibine geri koydu. 


Bugün onu yeniden görünce mevsimim değişti. Üstümde kaban var. Üst kabı derdi ninem. İçindeki eski olsa da olurdu ama dışarı ayak bastığında içini gizleyen üst kabın her daim temiz ve yeni olmalıydı. Vitrindi, ambalajdı kaban. Sonbahar geldiğinde ninem kışlıkları çıkarırdı. Naftalin kokardı yatak odası; dedem naftalin kokusunu hiç sevmezdi. Yakası kıvrımlı büyük düğmeli kabanını az nemli ve sabunlu bir beyaz tülbentle hafifçe siler, havalanması için avlunun girişindeki ipe asardı. Şu an üzerimde duman rengi kabanım sarmalıyor beni, daha sararken başım dönüyor, terliyorum.


Grup halinde uçan kuşlara takıldı bak şimdi de gözleri. Kim bilir neler düşünüyor?


En çok neden korkarsın dedim.


- Bu sorudan.

- Bu sorudan mı! Neden?

- Bu soru bana korktuğum şeyleri hatırlatır. Mesela, gittiğim o günü. Bağlanmanın bana yüklediği acıyı. Kaybetmenin ızdırabını. Sonra annemi hatırlatır, kokusunu, sana benzeyen bakışını. Babama inme indiğini öğrendiğim ve eve giremediğim o kötü Perşembeyi. Sahi, bayram ne zaman? 


Sen ne zaman istersen dedim. O zaman önce kunduraları boyayalım dedi. 


- Peki yalnızlık korkutur mu seni?

- Ben hep kendi kendimleydim, hiç yalnız kalamadım ki… Ara ara yumuşak bir tokat atardım yanağıma, okşar gibi. Aferin derdim, böylesi bir hayatta ayakta kalmayı ne de güzel beceriyorsun. Dudağımla yetişebildiğim yerlerimi, elimi, kolumu, omzumu öperdim; dudaklarım bana en uzak yerdi. Beni benden başka hoş tutacak kimse yoktu etrafımda. Sen dahi yasaktın! Biraz uyurdum, biraz kalkardım, televizyona bakardım açma düğmesine basmadan. Koltukta oturan kendimin yansımasını izlerdim ekranda. Bazı günler mutfak tezgahı bulaşık dolu olurdu. Annem kulaklarımda çınlardı: “Çamaşır suyu ile yıka kızım, yumurta kokuyor sonra çatal bıçak! Tencerenin altı kararmış, telle iyice ov kızım!” Sonra yine yatağa geri dönerdim. Yatağın kenarına oturup, başımı öne eğip halı kenarı desenli çoraplarıma ve terliklerimin dikişlerine saatlerce bakardım. Öyle geçerdi günlerim. Sahip olduğum tüm becerilerime ihanet etmiş hissederdim. Beni ben yapan ne varsa ardımda bırakmıştım. Kendi kendimi aldattım ben. Köreldim. Gün geçtikçe kaçıp gittiğim o adama ve çevresine benzedim. O ev oldum. Dışında kalmak istesem de beceremedim, içlerine çektiler, hapsettiler, boğdular beni.

- Düşünme artık bunları! Hem bak yine bir aradayız.


Peki senin direnemediğin kimse olmadı mı diye sordu.


- Karşı koyduğum birileri oldu. Bu yüzden nelerden geri kaldım, neleri kaçırdım hiçbir zaman bilemedim. İncinmekten korktuğum için adım da atamadım, olduğum yerde kaldım. Aslına bakacak olursan; ikimiz de bu hayatta yapamadıklarımızın ve yitirdiklerimizin peşindeyiz. Herkes gibi. Ayrıca, bana bıraktığın o güzel anılar için sana teşekkür ederim.


Gel o zaman ben de sana sarılayım şimdi dedi. Sarıl dedim. Elini yanağıma getirdi. Yüzümü, saçlarımı okşadı. 


- Beni hiç özlediler mi?

- Özlemez olurlar mı!

- Şerefleri kafalarına tokmakla vurup suratımı belleklerinden silmiştir. Yüz kaybolunca bir kere özlem de kalmaz! 

- Sen beni unuttun mu? Unutmadın!

- Ben her gece senin sesini duydum. Duydukça gördüm. Önceleri benden uzaklaştın sandım. Geçecek milyon senelere güveniyordum; ancak o zaman anakaradan kopar ve tek başına bir ada olur diyordum. O zamana dek kendimi senin üç bir yanını çevreleyen vatanın olarak gördüm.


Yine uzaklara baktı. Kundura dedi.


- Tamam beraber boyayacağız kunduraları. 

- Yeni bağcıklar da alalım.

- Olur, alalım.

- Babam bayram namazına gitmeden hazır etmeli. Kabanını da temizlemek lazım, babaannem sıkı sıkı tembihledi.


Abla dedim. Beni hatırlıyorsun değil mi?


- Sen benim bir küçüğümsün. Çok sesli olanımsın. Arka odaya gidip battaniyenin altına girelim mi?Fısıltılarımızı, gün doğumunu bekleyişimizi özledim.

- Hava kararıyor hadi gel içeri girelim!

- Götürme beni oraya, orada hiç ses yok.

- Merak etme çok yakında yine geleceğim.                                      

- Kundura dedi, ne hoş bir sözcük. Hem söylemesi güzel, hem sesi. Hadi bir an önce boyayalım babamın kunduralarını. O evden çıkar, biz de sesinin peşinden spikerlik mülakatına gideriz. O gelmeden de evimize döneriz. Annemi de alırız yanımıza sonra her şeyi anlatırız babama alıştıra alıştıra.

Comments


bottom of page