• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Miras

"Geçmişteki işler eksiksiz yapılsa şimdiki hayatı, yirmili yaşlarındaki şu kızın hayatına benzer mi?"

İlbay Alp


Muzaffer, bulvara cepheli pastaneye sırtını verdi. Demet’i beklerken, yoldan gelip geçenleri de izleyecekti. Saçağın onu yağmurdan koruyacağını da hesap ediyordu. Siyah mercedes yeşili kaçırmamak için gaza bastı. Bizimki kaldırımın kenarında biriken sulardan uzaklaşmak için, cama yanaştı iyice. Arabanın sıçrattığı sular, Muzaffer’e ulaşamadı. Başını kaldırıp meydandaki trafik lambasına doğru baktı, gri bulutların arasındaki güneş ölgün ışıyordu. Cebinden tabakasını, ellerinden eldivenlerini çıkardı. Filtreyi kağıda koyup, tütün ekledi, uçlarından tutarak sardı. Bir parça tütünün yere düşmesine engel olamadı. Yanındaki yabancıdan aldığı çakmakla ucunu yaktı. İlk nefesini çekip, bulutları dağıtır gibi üfledi dumanı. Sigarasını tellendirirken gördü, boz palto giyen kızla, annesini. Biraz önce siyah mercedesten inmişler, pastaneye doğru yürüyorlar. Kaldırım taşlarının arasında oluşan boşlukları iri damlalar dolduruyordu. Aralarında belki otuz adım var. Çarşıya öte beri almaya gelmişler sanki. Adımları tek şemsiye altında telaşlı. İşlerini bir an önce bitirip, eve dönecek, hazır sofraya oturacaklar belki de. Muzaffer saatine baktı, bir kırkbeş. Demet neredeyse gelir. Boz paltolu kızla annesi önünden geçerken, şemsiyeden süzülen yağmur kızın saçlarına düştü, teller birbirine yapıştı. Bir an dengesini kaybeder gibi oldu kız, annesine tutundu, biraz daha sokuldu. Caddedeki kalabalığa karışıp, kayboldular. Demet hâlâ görünmüyor. Sigarasından uzun bir nefes alıp, var gücüyle üfledi. Duman havaya karışırken, bulutlar yavaşça dağıldı.


Zihni geçmişte kalan, bölük pörçük anılarla dolu. Şentepe’deki yıkılan evin bahçesinde, erik ağacının dalları altında yağmurun dinmesini beklerken, küçük, boz, kahve renkli bir bez parçası süzülerek yere düşmüştü. Yanına yaklaşınca, yaralı serçe yerde kımıldadı. Canlıymış. Kanatları ıslanmış, uçamamıştı. Nereden düştü bu yavru? Dalda, yuvada cıvıltılar, kanat sesleri. Aşağı mı ittiler yoksa? Serçeyi yuvasına koymuş muydu, öylece terk mi etmişti? ‘’Zavallı serçe’’ diye mırıldandı, ‘’zavallıcık.’’ Yeniden saatine baktı, ikiyi on geçiyor. Demet geç kaldı. Dilekçe yanında mı? Sigara tutmadığı sol elini cebine attı. Dilekçe yerindeydi. Pastanenin kapısı açılıp kapanınca, burnuna helva kokusu geldi. Ağzı tatlandı. Ölümün acısını unutturur gibi. Kardeşi gelince sarılacaktı ona, sımsıkı. En son ne zaman sarılmıştı kardeşine? Babalarının cenazesinde bile bir mesafe. Belki çocukluğunda.


Demet, ofisten çıktığında yirmi dakika gecikmişti bile. Abisiyle buluşacağı yer şuracıkta zaten. On kilo fazlası, sol dizini bükmekte zorlandığı için hafifçe aksayan bacağıyla bile on beş dakikada yetişir. Caddeden gelen uğultu, satıcıların bağırtısı, trafikte sıkışan arabaların kornaları. Kaldırımda kimi ağır, kimi aceleci adımlarla yürüyenlerin peşine takıldı. İçsel ritmini, kendi temposunu bozmadan. Hiç sevmez böyle resmi işleri, imzaları falan. Zaten ne zaman abisi istediği için imza atsa, bir şeyler eksildi. Yağmur başlamış, farkında değil. Damlalar sanki kıyafetine çarptığında patlayan su balonları. Bütün gün bilgisayarın başında, sırtını pencereye döner, hava güneşli mi, rüzgarlı mı haberi olmaz. Saçlarından sızan damlalar yüzünü ıslatıyor. Şemsiye tutan anne ile boz palto giyen yirmili yaşlarındaki kızını, Menekşe Sokağın köşesindeki seyyar satıcının önünde gördü. Tezgahtan erik paketi seçtiler. Yeşil, parlak, mevsimi başlamadan kilosu bilmem kaç liradan satılan erikler. Demet’in ağzı sulandı, yüzü ekşidi, hayattan tat alamamış gibi. Rüzgarla sallanan şemsiyeyi, saçları ıslanmasın diye, kızının üzerine tuttu annesi. Tezgahın bir yanından diğer yanına, annesine doğru bale adımları attı kız. Yan yana gelince bir şeyler konuşup, gülümseyen hallerine kim olsa imrenir. Balerin kızın üstüne titreyen annesi, yağmurdan koruyan şemsiyesi var, Demet’in yok. Biriken suyla hafifçe yükselen, yerinden oynayan, kaldırım taşına basınca dengesini kaybetti. Arkasından itmişler gibi, paldır küldür, ayakları havada. Tutunabileceği biri olsa yanında böyle mi olurdu. Yağmura kırgın. Kendisine kızgın. Ayağa kalkabildi yine de. Şemsiyeyi ofiste unutmasa bu kadar ıslanmayacaktı belki. Kendini korumayı beceremiyordu, düşmek de onun kabahati, sağa sola bakmayıp önüne baksaydı. Çocukluğunda bir gün, vaktinde teslim edilmesi gereken bir ödev, unutulmaması gereken bir ziyaret vardı sanki. Anne kız alışverişi bitirince kendilerini bekleyen siyah arabaya binip gittiler. Geçmişteki işler eksiksiz yapılsa şimdiki hayatı, yirmili yaşlarındaki şu kızın hayatına benzer mi?


87 kışı, her yer karla kaplı, hava kapalı. Belediyeye oradan da okula gitmek için, Şentepe son duraktan Yenimahalle’ye iki saat yürüdülerdi babası ve abisiyle. Sabah saatleri, evden çıkmadan bir kez daha hatırlattı babası.

‘’Belediyeye vereceğimiz kağıdı koydun mu çantana kızım, bugün iş başvurusu için son gün.’’

‘’Kaç kere daha soracaksın’’ dedi. Kapıyı çekip çıkarken, kendinden emin.

Sokakta beline kadar gelen kar, bata çıka tepeden inmeye başladılar. Ayaklarında plastik çizmeleri, çizmenin içinde ıslanan çorapları, üşüyen ayakları. Hayatı da bu kapalı, soğuk kış günü işte. Babasına yetişmek için var gücüyle yürüdü. Atkısı kardan ıslanmış, elleri soğuktan çatlamış. Derme çatma bahçelerin, tek katlı gecekonduların, elektrik direklerinin, dalları donmuş ağaçların arasından geçtiler. Her şeyin dışında bir yerden geliyorlar sanki. Belediyenin bulunduğu düzlüğe vardılar. Demirden yapılma geniş kapıya yaslandıklarında, üçünün de ayakları ıslanmıştı. Yüzleri babalarına dönmüş iki çocuğun Muzaffer ile Demet’in nefeslerinin buğusu yavaşça havaya karıştı. Burunları, kulakları kıpkırmızı. Kapının açılmasını beklemeye başladılar. Babasının uzaklara bakarken kısılan gözleri, torba torba olmuş göz altları, kalın sesi, sigarayı çok güzel tutan elleri, eldivenleri. Sigara içerken eldivenlerini çıkarırdı babaları.

Fırsatı kaçırmadı önce Muzaffer istedi. İstediği eldivenler miydi yoksa babası gibi olmak mı?

Demet de geri durmadı. ‘’Baba, bir tekini bana, bir tekini abime versene.’’ Adil olan da bu.

Babalarının bir eli cebinde, soruları duymamış gibi ‘’Çıkar kızım çantandan şu kağıdı.’’diye cevap verdi.

Muzaffer’in yüzü düştü. Babasının eldivenleri cebinden çıkarıp Demet’e doğru uzatması içini büsbütün kararttı.

Anlaşma açık, kağıt karşılığında eldiven. Demet, çantasını sırtından indirip, soluk siyah okul çoraplarına yasladı. Fermuarı tutamadı önce. Avuçlarını birbirine sürttü, parmaklarını büktü. Çantasını güç bela açtı. Dilekçenin ön gözde olmadığını anlayınca, büyük bölmeyi yokladı. Yok, dilekçe çantada yoktu. Başı önde, uzun süre kaldıramadı. Durup derin bir soluk alıp, babasına baktı.

Babası eldivenleri Muzaffer’e verirken, Demet’e sordu, ‘’Düşün bir niye böyle oldu?’’ Senin kabahatin demenin başka bir şekli. Çocuğuna ağır sorumluluklar yükleyip, hata yaptığında suçlamak bir babaya yakışır mı?

‘’Özür dilerim,’’dedi Demet, fısıldayarak.

Muzaffer’in yüzünde galip bir eda. Beni tercih etti, babam Demet’i değil, beni tercih etti. Kazanmak için bir şey yapmasam da olur.

Demet, ofisten çıkalı yaklaşık bin adım oldu. Çöp toplayan çocukların, gezmeye çıkan işsiz gençlerin, maaşını çekmeye inen emeklilerin peşinden attığı bin on sekiz adım. Başında biriken damlalar ensesinden sırtına sızdı. Kıyafetlerinin altında kalan teni bile korumasız. Şemsiyeyi ofiste unuttuğu için pişman. Abisiyle buluşacağı meydana yaklaştı, babasından kalan mirastan kurtulacak ama ölmesine rağmen sanki yaşam halen babasının çevresinde dönüyor. Yıkılan evin yerine yapılan koca binadan, Demet’e tek bir daire bile bırakmayan babası ve abisinin. Caddeden yükselen uğultuyu bastıran bir gürültü duydu. Kaç gündür aralıksız yağan yağmur toprağı yumuşatıp, gevşetti. Şentepe’de, bahçedeki erik ağacının çevresinde yarıklar açıldı. Sert eğimli tepeden aşağıya kaydı toprak. Bir sarsıntı, zeminde ve gökte. Serçeler havalandı. Çatırtıya benzer bir sesle devrildi koca erik. Köküyle birlikte söküldü topraktan. Geriye derin bir çukur kaldı. Yuva ya da kucak değil. Sesi taa Kızılay’dan duyulan ayrılık.


Ankara’nın kışı pek yağmurlu olmazdı, bu sene yağacağı tuttu. Muzaffer sigarasını söndürüp, filtreyi atacak çöp aradı. Bulamayınca pastaneden içeri girdi. Otobüslerin homurtusu, satıcıların bağırtısı dışarıda kaldı. Demet gelene kadar, yağmurdan korunur biraz. Gözüne çarpan ilk masada, yüzü kapıya dönük bekliyor. Babaları vefat edeli neredeyse üç ay olacak. Ondan geriye bir eldiven bir de ödenmemiş kredi borçları kaldı. Bu borçtan kurtulmanın bir yolu olmalı. Kaç zaman araştırdı, kime gitse mirasın reddi diyor. Adliyenin önündeki dilekçeci uzun uzun konuştu, dava ile ilgili bilgiler verdi, bir sürü gereksiz ayrıntı. Ne öğrendiyse anlattı.

‘’Dilekçe verecekmişiz nöbetçi mahkemeye.’’

‘’Ben gelemem.’’

‘’Birlikte gitmemiz önemli.’’

‘’Haftaya kalsın öyleyse’’

‘’Süreyi kaçırırız.’’

‘’Asıl mesele ne biliyor musun, bu borcu senin üstlenmen gerekirdi.’’

Her iki tarafta uzayan sessizlik. Demet’in telefondaki sesi öyle soğuktu ki, onu dinlerken Muzaffer üstüne bir kat daha kazak giyme ihtiyacı duydu.


Bu kısa konuşmayı hatırlayınca elini yeniden cebine attı, bu kez eldiveni aradı. Yok, eldiveni yok. Montunun iç cebinde olabilir mi? Eldiven dediği deri, yıpranmış, lime lime dökülen. Yıllar önce muzaffere bırakılan. Normalde evde saklar, elbise dolabının üst rafında, hatıra eşya kutusunda. Almaz yanına, bugün alacağı tuttu. Acaba sokakta mı düşürdü? Yeniden dışarı çıktı, yağmur yüklü bulutlar kepenk gibi usulca aşağı iniyordu. Eldivene bakındı, biraz önce ayakta durduğu yeri kontrol etti, bulamadı. Pişmanlıkla hızlı hızlı çarptı kalbi, ama sanki daha güçlü bir his var, daha derinde. İtiraf etmesi zor, düpedüz hafiflik bu. Hatta rahatlık. Pastanenin sıcağı onu masaya çağırdı. Saat iki buçuk olmuş, kardeşini arasa mı acaba? Nerede kaldı. Ya gelmezse. Son on dakika, gelmezse tek başına gider adliyeye. Mecburen. O zaman bütün borç Demet’e kalır. Ne yapalım, kalırsa kalır. Kızın canını alacak değiller ya. Zaten malı, mülkü de yok, bir maaşı.


Demet buluşacakları pastaneye varır varmaz, pencereden yansıyan aksini ve arkasından nehir gibi akan kalabalığın gölgesini, içeride abisini gördü. Kollarını masaya yaslamış, dışarıya bakıyordu. Uzaktan baş selamı verdiler, birbirlerine. Garsonlardan biri açtı kapıyı. Kapının çıngırağı ve metal, çatak kaşık sesleri duyuldu. Muzaffer, Demet’in kabanını çıkarmasını, çantasını sandalyeye asmasını izledi. Ayağa kalktı. Çekingen sarıldılar. Demet’in birkaç tel ıslak saçı, Muzaffer’in yanağına değdi.

‘’- Islanmışsın.

- Yağmur yağıyor.

- Şemsiye.

- Ofiste unutmuşum.

- Ben eldivenimi kaybettim bugün.

- Yarın yenisini alırız.[1]’’ [1]Mehmet Baydur, Gözün Kahverengi Suyu, Dört Kısa Hikâye.