top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Mutfakta

“Ölülere her zaman güvenebiliriz ama yaşayanlara asla. Hep gölgeleriyle gezer yaşayanlar; karanlık, her şeyi içine çeken gölgeleri vardır. Ölülerin gölgesi yoktur, kendileriyle birlikte gölgeleri de yok olmuştur.”

Gülhan Davarcı


Bu yıl sığırcıkların gelişine yetişemedin baba…

İki ya da üç yaşlarındaymışım. Bir gün beni hava almam için dışarıya çıkarmışsın. Biz parkta gezinirken gökyüzünde bir sığırcık sürüsü ortaya çıkmış. Sevinçten çığlık atmışım onları görünce. Ben onları izlemişim, sen beni... Ben onlara hayran kalmışım, sen bana… O günden sonra sık sık dışarı çıkıp sığırcıkları beklemeye başlamışız. Biraz büyüdüğümde bahçeye defne ağaçları dikmişiz dallarına konsunlar diye.


Seslerini duyunca yataktan kalkmaya çalıştım. Biraz zor oldu, başım döndü. Ayaklarımı sürüye sürüye pencereye yaklaştım. Ellerim öyle çok titriyordu ki zor araladım perdeyi. Gözlerimi yakan gün ışığında daldan dala zıplayışlarını izledim. Dışarının soğuğunu umursamadan pencereyi açıp yüzüme çarpan ayaza rağmen ötüşlerini dinledim.

Diktiğimiz defne ağaçları yerinde, her yıl beklediğimiz sığırcıklar bu sene de geldi; ayılar çoktan kış uykusuna yattı, kar ve yağmur dolu bulutlar gökyüzünü terk etmiyor. Ya sen, sen neredesin?


Yine de yalnız kaldım diye üzülme. Senden sonra bir ev arkadaşı aldım. Yabancıları sevmezdin biliyorum ama o yabancı değil baba. Sylvia ile yaşıyorum, hani şu şair olan kadın, Sylvia Plath. Bir gün geceyi dışarıda geçirmek zorunda kalırsam, mezarlığa sığınmamı söylerdin. “Çünkü,” derdin üzerine basa basa, “Ölülere her zaman güvenebiliriz ama yaşayanlara asla. Hep gölgeleriyle gezer yaşayanlar; karanlık, her şeyi içine çeken gölgeleri vardır. Ölülerin gölgesi yoktur, kendileriyle birlikte gölgeleri de yok olmuştur.” Sana bunları söyleten olaylara dair en ufak bir fikrim yoktu ama insan nihayetinde birilerine güvenmek ister, ölü ya da diri. Sen da çareyi yaşayanlara değil ölülere güvenmekte bulmuştun.

Birkaç ay önceydi galiba, hatırlamıyorum. Senin gidişinle birlikte zaman denen mefhumla aram iyice bozuldu. Şiddetli bir lodos vardı İstanbul’da. Lodos öyle esmeseydi sen de ölmezdin baba. Teknelerin denizin üzerinde bir o yana bir bu yana döndüğü, vapurların hareket etmeye cesaret edemediği, pencerelerin birden açılarak küllüklerdeki sigara izmaritlerinin havada uçuştuğu, çatıları uçuran, elektrik tellerini koparan, ağaçları deviren, insana garezi varmış gibi her şeyi döven, kıran, vuran lodos… Halsiz ve keyifsizdin o gün, ağzını bıçak açmıyordu. Tek kelime etmeden, hiçbir şey yapmadan bütün gün pencerenin önündeki tekli koltukta öylece oturdun. Alışık değildim bu haline. Keyfin yerine gelsin diye ıhlamur kaynattım, mahlepli kurabiye yaptım. Ne çok severdin mahlebin kokusunu! Akşama doğru konuşmaya başladın. Sesini duyduğumda kalbim çiçeklendi. “Senelerdir böyle şiddetli lodos olmamıştı İstanbul’da,” dedin. Halbuki bu şehrin şiddetli lodosu eksik olmazdı. Sustum. Sen konuşmuştun ya, varsın her şey senin hatırladığın gibi olsundu.


Bilmediğim bir dünyada geziyor gibiydin o akşam. İlk defa bir anını paylaştın. “Sen doğmadan kısa bir süre önceydi, bir hafta sonu Burgazada’daki evimize gitmiştik ailecek. Misafirlerimiz de vardı. O hafta sonu lodos çıktı. Dünya yıkılacak sanmıştım. Eskiler lodosun gözü yaşlı olur derdi İnci,” dedin. Sonra tekrar daldın. Ailecek dediğin insanlar kimdi, annem de var mıydı aralarında? Lodos sana neden gözyaşı döktürmüştü baba? Bu soruların hiçbirini sormadım, çok merak ettim de soramadım. Kaya kovuğundan çıkmıştım ben. Leylekler getirip senin kucağına bırakmıştı beni, bunu çoktan kabullenmiştim. Kabullenmiştim kabullenmesine ama karşımda yabancı biri gibi duruşun kalbimi kırıyordu işte. Yabancı olmaya hakkın yoktu beni baş başa bıraktığın bunca bilinmezlik içinde. “Hadi film izleyelim,” dedim, Kızıl Damga filmini istedin. Sevincimi gizlemeye çalıştım, dönmüştün bize ait olan o dünyaya. Bu filmi kaçıncı kez izleyişimizdi kim bilir. “Demi Moore ne güzel kadınmış,” derdim, sense neden bilmem, hüzünlenirdin sanki böyle bir güzellik karşısında. En heyecanlı yerinde, çiftin yaşadığı yasak aşkın tam zirvesinde internet bağlantısı koptu. “Film izleyemeyeceğimize göre ne yapalım şimdi baba,” diye seslendim. Ses gelmedi. Baba? Yine ses gelmedi. Gömüldüğüm koltuktan doğrulup oturduğun tarafa baktım. Başın yana düşmüş, kımıldamadan duruyordun. Önce uyuduğunu sandım, “Hadi yatağına git,” dedim. Cevap vermedin. Neden sonra sanki anlamışım gibi başımı kalbine yasladım, kalbin atmıyordu. Panikle ambulansı aradım. Ambulansı beklerken koltukta baba ölüsüne baktım, bu dünyada tek başıma kalmışlığıma baktım. Bugüne kadar hiçbir sorumun cevabını alamayışımın, daha da acısı, alma olasılığımın tamamen kaybolmuş olmasının kederiyle kaldım. O karanlık kederde bir kadının hıçkırarak ağladığını duydum.


Kalp krizinden öldün baba. Lodosun devirdiği ağaç yüzünden ambulans evimizin bulunduğu sokağa girememiş, yön değiştirip sokağın diğer tarafından gelmeye çalışırken geç kalmıştı.

Cenazende sadece ben, bina görevlisi ve yönetici vardı. Başka kim olabilirdi ki? Helallik isteyecek kimsen yoktu ki bu hayatta bizden başka! Hatta sadece ben…

Hakkım sana helal olsun baba, helal olsun, helal olsun! Kim ne derse desin senin için, benim için, bizim için, benim hakkım sana defalarca helal olsun. Beni, hayatım boyunca delirmemek için çırpındığım o koca bilinmezlikte bir başıma bırakıp gitmiş olsan da hakkım sana helal olsun…


Hoca duasını bitirdikten sonra mezarının başında biraz yalnız kalmak istedim. Eğildim, toprağını öptüm. Altında yattığın toprağa, üzerinde duran ağaca emanet ettim seni, etrafında uzanan mezarlık komşularına… “Tanımasanız da onu, sadece ölmüş olduğunuz için sizi çok severdi,” dedim onlara. Bu hayatta ne büyük iş başarmışlardı sana göre; tek bir eylemle, sadece ölerek… Ne kadar rezil bir hayat geçirmiş olursanız olsun, sadece ölerek bütün hatalarınızı affettirdiniz, aferin size.


Sığırcıkların ötüşünü sen de duyuyor musun baba? Defne ağaçlarımızı hiç boş bırakmıyorlar.

Gün geçtikçe azalmak yerine artıyor kederim. Yataktan çıkmayı hiç istemiyor, yemek yemeyi unutuyorum çoğu zaman. Yemek yemeyi unuttuğum için ilaçlarımı almayı da unutuyorum. Sen olsaydın sürekli kontrol ederdin, “İnci bugün ilacını aldın mı?” diye sorardın. Sesindeki şefkat benim ilacımdı, söylemiş miydim? Çok kızgındım sana, bunu da hiç söylemedim, değil mi? Psikiyatristim hastalığımın ailede başka birinde olup olmadığını sormuştu. Sense başka kimsede olmadığını söylemiştin. Aileden kastın kimlerdi baba? Konuşmalarınızı duyduğumu bilmiyordun, sen doktorun odasındayken ben asistanı ile bekleme odasında oturuyordum. Asistan odadan çıktı bir an, kapıya kulağımı dayadım konuştuklarınızı duymak için. Ketumluğunu doktor karşısında da bırakmadın. Yine hiçbir şey öğrenememiştim. Ama için rahat olsun, Sylvia geldiğinden beri diğer arkadaşlarım gelmiyor.


Pijamalarım bol geliyor artık biliyor musun, belimden düşüyor. Lastiklerini sıktım hepsinin. Yenilerini almak için dışarı çıkmam gerekecekti yoksa. Çıkamam. Bazen perdeyi aralıyorum, hemen geri kapatıyorum. Gün ışığına dayanamıyorum. O gün mezarlıkta da kör edici bir ışık vardı; bir müddet oturdum, sonra eve geldim, ne yapacağımı bilmeden koltukta oturdum. Bi ara odana gittim, bütün çekmecelerini karıştırdım, sana ait ne varsa tek tek baktım. Eve dair tutulmuş gelir gider hesaplarının olduğu birkaç not defteri, içinde antika sayılabilecek bir kol saati ve kol düğmeleri olan bir kutu, birlikte çekilmiş fotoğraflarımız… İşime yarayacak hiçbir şey bulamadım, ne bir telefon numarası, ne bizden başkalarının olduğu bir fotoğraf… Sanki sadece ben değil, sen de kaya kovuğundan çıkmıştın. Yoktu baba, bizim bir geçmişiz yoktu.

O gece sabaha kadar uyumadım. Çok sevdiğin o şarkıyı mırıldandım durdum.


İki küçük kol düğmesi… Bütün bir aşk hikayesi…

Ve o boşlukta günler, haftalar akıp gitmeye başladı.