• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Ortaya Karışık

"Ne bu şimdi? Ne işin var genelevde, ihanet mi edeceksin sevdiğine? Ya duyarsa Elif, ya anlarsa?"

Mahinur Çenetoğlu


Sokağın ortasında uzun boylu, kirli sakallı, ince bıyıklı, eli değnekli bir adam duruyordu. Kasketi yan yatmıştı, ceketi düştü düşecekti, pantolonu da pislikten kayış gibi olmuştu. O kadar zayıftı ki pantolonu belinden inmesin diye kemerini son deliğine kadar sıkmıştı.

“Yürü hadi, yürü. Bekleme yapma abi, bekleme yapma,” diye söylenirken, kalın dudaklarında tüten sigarasının uzayan külü düştü.

Kapının önüne yığılmış birkaç tane pejmürde herif, genelevin pencerelerinden içeri bakmak için itişip kakışıyorlardı. Görecekleri bir naylon çorap, bir çamaşır, bir bacak bile onları hemen havaya sokacaktı. “Hoopp hemşerim, hadi çekil artık yaa, biraz da biz bakalım. Ayıp oluyo di mi ama?”

Değnekçi sinirli sinirli kapıdaki adamları ittiriyor, arada da küfürler savuruyordu.

“Ne bakıyosunuz lan, ayı mı oynuyo burda dümbelekler. Siktirin gidin, varsa paranız, içeriye girin.”

“Kaç para abi?”

“Oluum bi karılar var sorma, süt gibi, kaymak gibi bembeyaz. Ahh o memeler; bi görsen, aha böyle ayva gibi.”

“Gittin mi sen?”

“Gitmem mi oğlum, gel seni de götüreyim. Uzaktan bakmak bedava, ama kadınla yatmaya niyetlenirsen kesenin ağzını açacaksın.”

Ali’nin yanakları kızardı, “çok uykum var,” dedi.

Rüyasında ayva şeklinde memeler yüzüne yüzüne bastırıyordu, kan ter içinde uyandı.

Daha bıyıkları henüz terlemişti Ali’nin. Bir ay önce, memleketten gelmiş bir inşaatta iş bulup oranın yakınındaki bir arsadaki barakada üç arkadaşı ile kalmaya başlamıştı. Haftanın bir günü izin kullanıyor, diğerlerinde de sabahın seherinden, akşamın ayazına kadar makarnaya, kuru ekmeğe talim, haftalık yüz liraya çalışıyordu.

Köyünden ilk kez çıkmış Ankara’ya gelmişti. Biraz para biriktirirse geri dönecek, uzaktan uzaktan sevdiği Elif’i isteyecekti anasıyla.

İzin gününde kendini Bentderesi’nde abaza erkeklerce bilinen o meşhur evin önünde bulduğunda heyecandan sürekli çişi geliyor, bacaklarındaki uyuşmaya bir türlü engel olamıyor, dili damağı kurumuş kenardan kenardan, biraz da gözlerini kaçırarak eve bakıyordu.

Oğlum Ali, sen Ankara’ya sevdiğine kavuşmak için para biriktirmeye gelmedin mi? Ne bu şimdi? Ne işin var genelevde, ihanet mi edeceksin sevdiğine? Ya duyarsa Elif, ya anlarsa? Yok canım nerden anlayacak, off Allah bunu yazar ama.

Ali bu kuruntularla kıvranırken, değnekçinin dürtmesiyle irkildi.

“Sen kaç yaşındasın delikanlı?”

“On sekiz.”

“Bakim kafa kağıdına. Başımıza iş falan açma da.”

“Abi kaç para demedin?”

Çakal değnekçi Ali’nin ilk kez milli olacağını anlamıştı. Yavaştan çıtlattı Ali’ye: “Evladım sen yenisin galiba. Abin sana bi güzellik yapacak. Aslında yüz lira ama sana iskontolu olacak.” Sarı sarı güldü.

Ulus Heykel’den Bentderesi’ne doğru yürüyüp tepe aşıldığında çokça dolmuşun bulunduğu durağın karşısında, camları sarı boyalı, döküntü bir bina vardı, yan tarafında “Emanetçi” yazan. Oraya gidince koskocaman “T.C. Ankara Genelevi” tabelası görülürdü. Önünde her daim değişik tipler, adım başı seyyar kerhane satıcıları, köfteciler, ayrancılar bulunurdu. Yakıp kavuran nemsiz sıcakta, viran binanın önünde soğuk terler döküyordu Ali. Cebindeki parasını yokladı, rahatladı.

Tam bir hafta it gibi çalıştım, şimdi on dakikada nasıl vereceğim. Hadi parayı da bırak Allah affetmez oğlum. Allah affetse sen kendini nasıl affedeceksin. Aman bu kadar adam boşuna mı bekliyor? Hem Elif’i aldığımda öyle hiçbir şey bilmeden olur mu? Öpüşmeyi bile bilmiyorum dudak dudağa, keşke bir kere kuytuda falan öpebilseydim ama nerde!

“Abi kaç lira olur abi?”

“Gel bakalım delikanlı. Seni kerhanenin en güzel karısına götürecem, adı Mehtap. Böyle mehtabı dünyada göremezsin. Arşa çıkacan anam avradım olsun ki.”

Ne arsız arsız gülüyor bu böyle, dönüp şuradan kaçsam mı acaba. Küfüre bak hele, ahlaksız.

“Sana yetmiş kâât olur. Bak o da sana özel haaa, ilk ya, anadın mı?”

Anladım, anladım, zaten heyecandan altıma edicem. İlk, ilk deyip sürekli kafama kakmıyor mu.

Ali avluya girdi, kapılarında kadınların isimleri yazan bir sürü oda vardı, köy meydanı gibiydi; kimisi merdivenlere, kimisi kapı önüne oturmuştu. Kimi tırnaklarını boyuyor, kiminin elinde cımbız ayna kaşını alıyordu. Kimi de boş boş bakıyordu.

“Gel bakalım delikanlı, geel. Çaylak geldiii Mehtaaap!”

Kısacık eteğinin altından neredeyse külodu gözükecekti. Sapsarı, kıvırcık saçları, kırmızı, parlak dudakları, bembeyaz da teni olan incecik bir kadındı. Ali’ye göz kırptı, “bendee” diye bağırarak yürüdü. Ardından adam Ali’yi ittirdi: "hadi git." Yanakları kızararak Mehtap’ın arkasından merdivenleri çıktı.

“Sakin ol aslanım, gel bakalım hele, bak orada hela var, hadi bi git de gel.”

“Lüzum yok,” dedi Ali, sesindeki tınıyı yabancılayarak.

Odada karyola, iki sandalye, bir de küçük masa vardı. Aynanın önündeki şifonyerde renk renk tırnak ve dudak boyaları duruyordu. Yatağın yanındaki komedinde bitmeye yüz tutmuş bir paket peçete ve kolonya iş bitimi için hazır bekliyordu. Odadaki kokuyu önce anlayamadı Ali, sonradan parfüm ve sigarayla karışık ten kokusunun, heladan gelen sidik kokusunu bastırmaya çalıştığını fark etti. Yatağın ayak ucunda dikilmiş elini ayağını nereye koyacağını bilmeden öyle bakıyordu Mehtap’a.

“Hadi soyun, bunlarla mı iş tutucan?”

Beceremezsem rezil mi olurum? Aman yok canım bu kadın alışıktır illaki, kimler gelip geçmiştir elinden. Ya hastalık kaparsam, geçen de konuşuyorlardı varmış öyle hastalıklar, adamın şeyi bile çürümüş, düşmüş. Yok artık saçmalama oğlum burası büyük şehir, kontrol ediyorlardır herhal.

Ali çekinerek gömleğini, fanilasını, pantolonunu ayakkabılarını çıkarttı. Tüm gün sıcakta pişen ayaklarından gelen pis koku onu utandırdı.

Donu ve çoraplarıyla kaldı. Mehtap yatağa uzanmış balona benzeyen şeyi ona doğru uzatıyordu: tak hadi bunu. Heyecandan elleri, bacakları karıncalanan Ali, yavaşça donunu sıyırdı, önündeki pörsük organına baktı. Kadın oğlana sarılıp kendine doğru çekince memleketindeki gül tarlalarına benzeyen kokusu kanını daha da kaynattı. Elleri vücudunda gezindikçe Ali gül yaprakları dökülmüş döşek içindeymiş gibi mutlulukla doldu. Büyük bir çağlayan gibi patladı, gürül gürül aktı. Gözlerini kapattı kendini bir tüy gibi hafif hissediyordu.

“Hadi bakalım koçum, hayırlı olsun. Damatlığını da görürsün inşallah,” dedi arsız arsız sırıtarak.

Ali hızla lavaboya gitti. Rüyası kısa ama güzeldi. Hemen temizlendi, giyindi ve koşarcasına Ankara Genelevi’nden çıktı. Kapının önünde bekleşen adamların çoğunun Mehtap’ı istediğinden emindi. Acayip bir şeydi bu yaşadığım, çok şükür başarısız da olmadım. Çok çalışmalıyım. Bir an önce köyüme dönüp Elif’le muradıma ermeliyim.

Yokuş bitmişti. Ulus Heykel’e doğru inerken karnı gurulduyordu. Dönercilerin, kebapçıların önlerindeki adamlar bağırıyordu: “Tazee kebap, buyrun, buyrun aile salonumuz vardır. Buyru abicim, kuzu şiş, ciğer şiş, tavuk şiş, tandır, köfte, ayran var, şalgam var. Buyurun abicim, buyurun.”

Ali cebinden çıkardığı kalan otuz lirasına baktı. Ciğerin, dönerin kokusu taaa iliğine kadar işlemişti.

Ne olacaksa olsun artık. Yarın yepyeni bir gün. Bir hafta çorba ekmeğe talim et, nolcak. Yarından tezi yok, Elif’ime kavuşmak için kuruşu kuruşuna hesabımı yapacağım.

“Buuuyrun buyrun abicim, ne alırdınız?”

Garsonun omuzunda grileşmiş mutfak bezi sallanıyordu. Elini sağa sola savura savura muşambaların üstündeki ters duran tabaklara konan sinekleri kovalamak ile meşguldü.

Ali masaya oturunca kendini bir kat daha büyümüş hissetti.

Bacaklarım hâlâ titriyor, hay Allah neydi bu yaşadığım. Güzeldi, çok güzeldi. Kadının yüzü bile kalmadı aklımda, sadece kokusu, gül kokusu. Buralara bir daha yolum düşmez. Hayret, her şey nasıl da bu kadar hızla silindi gitti aklımdan. Oğlum Ali şapşal şapşal gülmeyi bırak artık, garson sana bakıp duruyor.

“Bana bir acılı şalgam, bir de ortaya karışık yap garson bey abi.”