• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Pazardaki Zaman Makinesi

"...yanındaki çakma sarışını Marilyn Monroe’ya yükseltmiş kıskanç tepegöz, yürüdü ve pazar arabasına oturma arzusuna direnen dizi kireçli teyzenin pardösüsünün arkasından başka bir düzleme sığındılar, hava tozlu ve saldırgan, keli eline ara ara sıçrayan meyveci, ey anıma hükmeden toraman, sesin büyüyen bir devedikeni, beyin sapımın komşusu..."

Fatih Selvi

Pazar kalabalığının insan rutinini parçalayan özgürleştirici bir kaosu vardır. Bir kere dümdüz yürüyemezsiniz, hele aceleci biriyseniz, rakkase kıvrılmaları ve bükülmeleriyle eklemlerinizin pası bir güzel silinir. Ne kadar iyi bir dansçı olursanız olun birine çarpmadan, sürtünmeden, dirsek atmadan geçip gitmeniz mümkün değildir. Güvenli bir liman bulamazsınız, bir yerde devamlı kalamazsınız, yeni müşteriler gelmektedir, sıranız geçmiştir. Sürekli bir hareket halinin ataleti silkeleyici tadını alırsınız. İyi kalori yaktıran, uyarıcı bir enerjinin büyüsünde akar gidersiniz.

Pazarda bireyi özelleştiren dokular silinir; herkes abi, abla, teyze ve amcaya dönüşür. Mesafelerin fiziksel kaybı, kişisel bariyerlerin gevşemesine, toplumsal hiyerarşinin zayıflamasına yol açar. Sesler de düzen dışıdır. Civanmert bir pazarcının, ‘’Ne veriyim abime, gel abla kirazım güzel,’’ gibi naraları, bazı çılgın meslektaşlarının şarkılı, manili pazarlama stratejilerine karışır. ‘’Muz alalım mı anne?’’ diye soran çocukların, ‘’Şu kayısı iyidir hanım,’’ diyen amcaların sesiyle kuşatılırsınız. Kokular da şaşırtıcı çeşitliliğiyle bu baş döndürücü kaosu taçlandırır. Peynirciden, turşucudan yayılan kekre kokulara; kavunların iç bayıltıcı, nane, dereotu ve reyhanların iç gövertici, salatalık ve domateslerin mide kazıyıcı, insanların ter ve deodorant karışımı mide kaldırıcı kokusu karışır. Zavallı burnunuz sürekli değişen koku kombinasyonlarıyla şaftını dağıtır.


Günlerden perşembeydi. Yavan ve kıpırtısız geçen bir iş gününün etkisiyle, böyle bir pazar kaosunda güzelce silkelenmeyi canım çekince, dairedeki mesaimin bitiminde hanımı aradım. Alınacaklar listemi öğrendim ve semt pazarının yolunu tuttum. Arabayı güç bela bir yere yerleştirdim. İşini görmüş, arabasını, elini, dirseğini türlü ürünle doldurmuş insanlar fazlaca hırpalanmış nazik duyularının yorgunluğuyla sersemce pazarı terk ediyordu.

Pazarın hemen girişine yayılmış fidecinin tezgâhına alıcı gözle bir bakıverdim. Yaprakları güdük kalmış geçen seneki çileğimin yerine çiçek açmış iki fide beğendim. Yine geçen sene çokça meyve veren çeri domatesten üç kök ayırttım. Onlarca kadife çiçeği, sardunya, begonya, fesleğen, kaktüs, aloevera, limon ağacı, Japon mandalinası, yıldız çiçeği; biber, kabak, domates, patlıcan, salatalık fidesi onları alacak botanik uzmanlarını bekliyordu. ‘’Aşılı abi limonlar, yediveren,’’ dedi fideci, limonları incelediğimi görünce. Bıyıklarını bir acayip kesmişti. Dört otuz sekizde pili bitmiş bir saat kadranı gibi baktığını hesapladım göz kararı-gülmek içten içe riyakârca gözlerine sert sunulmuş yüz ifademin maskesinde, asimetrik bıyığı yolunasıca diye asılırım şimdi bir paralel evren tasarımında, yine dur, anlar manlar, efendi görün ki belki yumruğu serttir, hem bunlar ayaktakımı, sen efendi memur, çocukların bak oldu, kızın Yasemin’in gözlerine yansıyan mor gözlü baba profilinde tekin olmayan kabul edilemez, affedilemez ayrıntılardır bunlar ki çabucak normalize olursun, gelmesi gereken cümle, peki hayırlı işler, aç dudaklarını, çabuk öğreniyorsun ve itaat ediyorsun, gülme, çilek, domates, gülme, diline sal artık, işte burada hayırlı işlerin-.

Alacağımı alıp işlerine hayır dilediğim fidecinin bıyıklarını evde anlatılmak üzere gerimde bıraktım. Listemi kafamda bir sıraya koydum. Kiraz, kayısı ve çilek satan bir tezgâh, hoş kokulu ve uygun fiyatlıydı. Hemen yan tezgâhta da oldukça taze görünen pembe domates ve Çengelköy salatalık vardı. Seçtiklerimi poşete doldururken yaklaşmakta olan ilginç bir çift gözüme çarptı. Adam, kolundaki kadını kırılıp çalınabilir bir vazo taşırcasına götürüyordu -soğuk rüzgâr yemiş kum kalesi gözleri köşeden atmış beti benzi ve kolları domatesli biberli abimizin, yanındaki çakma sarışını Marilyn Monroe’ya yükseltmiş kıskanç tepegöz, yürüdü ve pazar arabasına oturma arzusuna direnen dizi kireçli teyzenin pardösüsünün arkasından başka bir düzleme sığındılar, hava tozlu ve saldırgan, keli eline ara ara sıçrayan meyveci, ey anıma hükmeden toraman, sesin büyüyen bir devedikeni, beyin sapımın komşusu, potpuri meyve isimleri, marmelat, reçel, hoşaf, ver hele yarım kilo kayısı, çilek ve kiraz, sen de salatalık ve domates Suriye’den ithal pazarcı, kahkahalar karalahanacının civarında imal, bak işe sen, kadın sutyeni takmış bir adamın çamaşır pazarlama dehası tezgâhının üstünde gövde gösterisi, gülmeye bahane arama ey müşteri, adam ekmeğinde-. Parmaklarım poşetlerle dolmaya başlamıştı. İlerdeki köşede turşucu vardı. Ona bitişik diğer sokaktaki peynirciye ve devamındaki zeytinciye uğradım. Kilosu yirmi beş liradan elli liraya kadar çeşit çeşit zeytin tenekesinden biraz kilosu otuz liralık tarttırdım. Turşucu telefonunu, kafasıyla boynu arasına sıkıştırmış, boyun fıtığı sahibi olmaya çalışıyor, bir yandan da lahana ve havuç turşusu dolduruyordu. Bu kadar önemli ne konuşuyor diye merak edip kulak kesildim, ‘’Ekmekle içecek mi, he tamam,’’ dedi en son, ekmek önemliydi tabii-Selda Bağcan annesini teskin ediyor turşucu kamyonetinin içinde, hele peşinden Müslüm Baba, itirazı olan adam, vurdu geçti ahını yakındaki caddenin duyarlı yumuşak asfaltına, sesi hızlıca tükenip silindi, yürekler küçücük saklı sızılar parkı, topluca ürpertilmiş, eskiden gofretçiler olurdu hala var mıdır ha, su satan çocuklar ve limonatacılar, seyyar lahmacuncu, o beyaz sepeti, bizim gibi çocuklara kaç kere söylemiş Cartel’in tişörtlerini giymenin havası vardı, altında ağarmış dizi yırtık kot, mümkünse Lewis, çakması da kabul, havaya zabıta teri karışıyor, turşu kuyruğu, sıranı bil be adam, zeytincide keşmekeş, iki yüz elli gram peynirden utanıyor Cemil Amca, evde ondan başka yiyen olmuyor, ve olmasalar şaşardınız, iki ebedi sosyolog birbirlerine, ‘’Bu millet adam olmaz diyor,’’ peynirlerin başında, evde kalmayan maskesiz balo ahalisi gündem maddesi, korona bu lafları işitince siperlikli bu genç çifti teğet geçti, şeffaf katil, köşede muzcunun para üstünde Şakire teyzeyi burnundan yakaladı, sonrası öksürük, tıksırık, ateş, al başına belayı, ver elini yoğun bakım-.

Alınacaklar yavaş yavaş tükenmeye başlamışken mantarların başında bizim müdürlüğün şefi Ergin Bey’le karşılaştım. ‘’Vay şefim!’’ diyerek üstlerime özel geliştirdiğim sempatik gülümsemeyi yüzüme yapıştırdım. Ergin Şef dar alnının derininde şimşekler çaktığından emin andavalın geride kalmayanıydı ama biri bunun tam tersine onu feci inandırmıştı. Torpille yerleştiği görevinde bir harika olduğunu düşünürdü. Basmakalıp fikirlerden saçtığı hikmet yumurtalarıyla idrakimizi ekşitirdi. Öyle sert görünen kemikli suratına, iri göbekli bedenine, polipli eğri burnuna bakınca mangalda kül bırakmaz sanırdınız ama karısından ölesiye korkan sünepenin tekiydi. Beni görünce kaşlarını çattı, hiyerarşideki yerimi hatırlatırcasına dişlerinin arasından küfreder gibi, ‘’İyi akşamlar,’’ diyerek istiridye mantarlarını aldı ve aceleyle uzaklaştı-bak troleybüse, oldu mu Ergin, esirgenmiş cümlelerin yaman ağırlığı gidişin, daha neler konuşulurdu senle -o mantar da pek lezzetli, kaşarlısı mı, her işi çözerim pozun dirsekler masada dik açı, hep fason sözlerin, alıntılar sık sık, hele durup durup ülkeyi kurtarman yok mu dış mihraklardan, bir gülme alıyor içimin ses ve görüntü geçirmez nanik odalarında, hazır ola geçişin nefis ve frekansı oturmamış bir sesle cızıldarken yenge hanımın huzurunda, öyle alnındaki bir kaset girişinde dönüp duran aynı cümlelerin oyuncak robottan bazen, kayıtlı materyal azlığı tamamen mukadderat, ama sen bir dejenerasyon artığısın, inanmadığın gibi yaşar görünmede çakılı kadro, bir derme çatma ideoloji kırpıntıları bütün gerçekliğin, raptiyeye tutuşturulmuş bir numarayı, unutulmuş bir ismi çevirir gibi çevirip duruyorsun, hayatını yani Ergin, siluetin silindi-.

Yeşillikleri de bir arada yakaladım. Limon, roka, marul ve maydanoza yirmi bir lira verip son olarak balıkçıya yöneldim. Balıkçının etrafında besili iki azman kediden tekir olanı tembellikten gözlerini kırpıştırmaya eriniyor, önüne atılmış balık artıklarına yüz vermiyordu. Balıkçı mavi muşambanın üstüne beyaz bir ışıldak asmış, elindeki maşrapadan serptiği suyla balıklarını ara ara ıslatıp iyice parlatıyordu. Hamsi, istavrit, tekir, yerli palamut, çinakop, mezgit, çipura ve sarıkanatı vardı. Kuyruğundan çengele asılmış dev bir toriğin geniş ağzından damlayan kan bir kovada birikiyordu. Hayvan yakalandığına ve öldüğüne hayret ediyor gibiydi. Balıkçıdan içini temizlettiğim üç orta boy çipura ile alışverişimi tamamlayarak eve yollandım -balığımı, pulumu içi içe iki poşete geçirdiler, mevsim çipura, of hele şimdi fırında derisi paslanınca, tabakta ameliyat ederken o ne buğu, protein ve fosfor, çocuklar seviyor. Arabaya varmak, aslında bir kavun iyi giderdi, taşıması ya, kollarım kopuyor, hey zaman makinesine kim itti beni, gösterge bin dokuz yüz doksan bir, hamsiydi babamın favorisi, istavrit ve palamut portföye dahil, mısır ununda yüzü gözü sararmış kuyruk kuyruğa hamsilerin ve delik para gibi palamut takozlarının yağdaki neşeli hışırdak ayinleri, tava şimdi indi tepeme bildim, dışı kırmızı emaye annemin gözdesi, yer sofrasını kurdurdum bile, kenarı delikli, duvara iple asılabilir, hadi çocuklar, balıklar hazır, kokudan sarhoş üç oğlanın cıvıltısı, insan hayret ediyor beş kafadan bu kadar ışıltı nasıl dökülür tavaya, beyaz sofra bezi kenarı kazlı, ekmek ve salata yardımcı oyuncular, o kadar lezzeti ısırıp ısırıp otuz yıl sonranın geleceğine yollamak, dur için kabardı, savunma mekanizmaların yolda, yitik zamanın izini bırak, sen av köpeği değilsin, -REDDEDİLDİ, pazarda bir başka kadının elini annenin eli sanarak tutmanın yıllarıydı onlar, gerçek annen korkunç bir koşuşturmacanın sonunda ensendeki şaplağa dönüşüyor, pazardan ayakkabı almaktan utanılmazdı, muşambayla topa vurmanın tadını bilmez şimdiki köftehorlar, Rus Pazarı’ndan üçe beşe katlanan fuşya bisikletle Salih’in çetin imtihanı, Tarık’a önlük yakası alınmış, benimkisi asimetrik ve kıskançlık, ısrarla taşımak istediğim karpuz, elimden düştü kaçıyor, babam malını bilen dedektif, peşinde, bak işte yıllar da onların peşlerinden gidiyor-.

Bin iki yüz motorlu yaşlıca arabamı, apartmanın önüne park edip poşetleri yüklendiğimde, ‘’Babam da ellerinde poşetlerle eve girerken yüzlerde oluşacağını bildiği ışıltıdan böyle mi keyif alırdı?’’ diye sordum kendime. Zile bastığımda Yasemin’in, ‘’ Babam geldi, babam geldi!’’ diye heyecanla kapıya koşturmasını işitince kendi kendime güldüm. Kapı açıldığında ikisi çocuk, üç kişinin gülümseyen yüzlerinde günün bütün yorgunluğunu hızlıca tükettim. Bir başka gelecekteki zaman makinesinin tarihini bu balıklı pazar gününe ayarlamak niyetiyle içeri daldım.