• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Pencere

“İnsanın huzurla yaşadığı sılasından daha mühim bir zenginlik var mı Perihan?”

Başar Yılmaz

Yatağından zar zor doğruluyorsun. Belindeki fıtığın ağrısı ayaklarına vururken içini koyu bir memnuniyetsizlik kaplıyor. Ağzında gece boyu birikmiş kötü bir tat. Söylenerek yandaki çekmecenin üstündeki bardağa uzanıyor, uğraşsan da yetişemiyorsun.

“Perihan! Gözü kör olasıca inadına mı bu kadar öteye bırakıyorsun şunu!”

Hızlı adımlarla kapıdan içeri giriyor. O kadar bağırdın ama onun gözlerinde ne korku var ne de mahcubiyet. Aksine kendinden emin bir gülümseme ile yanına yaklaşıyor. “Yoksa alay mı ediyor benimle?” diye geçiriyorsun aklından. Yarı dolu bardağa sürahiden su ekleyerek uzatıyor. Hepsi sana fazla. İçtin ama yarısı duruyor.

“O kadar suyu içim alıyor sanki ağzına kadar dolduruyorsun bir de…”

Cevap yok. Yüzünde hâlâ sinir bozucu bulduğun o gülümseme var. Yastığını dikleştirip arkana dayanmana yardım ediyor.

“Bugün yine tersimizden kalktık galiba. Hayırdır ne huysuzluğu bu sabah sabah?”

“Ne huysuzluğuymuş… Laflara bak, önce annenle nasıl konuşacağını öğren hele bir, ne zaman bu kadar saygısız bir kız oldun sen?”

“Estağfurullah, ne saygısızlığımı gördün? Sinirli uyandın da onu diyorum.”

Bu kez cevap vermek istemiyorsun. Huysuz uyandığının sen de farkındasın. Sebebi belinin ağrısı mı, son dönemde rahat vermeyen ülserin mi yoksa gördüğün rüya mı emin değilsin. Sahi rüya mıydı o?

“Kahvaltını yatağına mı getireyim, masaya kadar yürüyebilir misin?”

“Yatakta yemek mi yenir? Masada yerim. Elim ayağım tutuyor çok şükür.”

Bunları az önce bir bardağa uzanamayan biri olarak söylemen nedense garibine gitmiyor. Önüne çektiği yürütecine, az önce gerçekleştirdiğin meydan okumayı yere düşürmemek adına asılıyorsun. Dengen yiter gibi oluyor, onun desteği ile ayakta kalıyorsun.

“İyisin ya?”

İyiyim der gibi başını sallıyorsun. Kolundan destekleyip masaya ulaşmana yardımcı oluyor ama senin nazarında acziyetini kolluyor haspa. Masa, odadan çıkınca holün sağında. Her adımda eziyetin artıyor, dişini sıkarak menziline ulaşmaktan başka bir düşüncen yok. Yaklaştıkça gücün tükenmeye başlasa da kendine itimatın artıyor.

“Tamam, gerisini ben hallederim.”

“Sandalyeye de oturtsaydım.”

Lüzumu yok diyeceksin, diyemiyorsun. Yürütecini kenara çekip yavaşça oturtuyor seni. “Şükür” diye geçiriyorsun içinden, belli etmeden. Masadaki kahvaltıya bakıyorsun.

“Yumurta yapmadın mı?”

“Sana dokunuyor, geçen ay her yerin kabar kabar oldu, hatırlamadın mı?”

Hatırlamıyorsun… Bundan ona bahsetmene gerek yok. Uzatmadan, peynirinin kenarından tırtıklamaya başlıyorsun çatalınla. Karşına oturmuş seni izliyor, o da yorulmuş gibi, dalgınca elindeki çatalın ucuna bakıyor.

“Ne yapıyor kocan olacak adam?”

“Feridun mu?”

“Adı batsın.”

“Neden öyle söylüyorsun ki şimdi?”

“Ne diyeceğim ya? Burada yaşlı kayınvalidesi var. Bir ihtiyacı var mı diye sorar insan, bir el öper. Seni koşturuyor değil mi bütün işlere?”

“Öyle deme. Market işlerini kim hallediyor sanıyorsun? Yardımcı oluyor o da.”

Yüzünü ekşitiyorsun.

“Belli, bu içi geçmiş peynirleri ancak onun gibi bir beceriksiz seçer.”

Bu kez o cevap vermiyor. İçin biraz burkuluyor.

“Güzel kızım, sen daha iyilerine layıksın diye söylüyorum bunları. Bir de çocuk yaptın bundan acelen varmış gibi. Sahi evlendi mi senin kız?”

“Ne evlenmesi anne? Daha çocuk o…”

Bozuntuya vermeden salatalıktan atıyorsun ağzına. Dişlerin bunu bile kesmekte zorlanıyor.

“Nazif’in oğlan ile karıştırdım o zaman. Seninki küçüktü, doğru.”

Ses etmiyor. Pencereden dışarı bakıyor. Baktığı yöne çeviriyorsun kafanı. Gökyüzü parçalı bulutlu. Hangi aydasınız? Düşünüyor ama kestiremiyorsun.

“Perihan, çok mu yaşlandım ben kızım?”

Gülümsüyor. Sahici ve içten geliyor bu kez gülümsemesi, kızdırmıyor. Eline uzanıyor. Seninkinin aksine sıcak parmakları, kadife gibi kaplıyor yaşlılık lekesi ile dolu ellerini.

“Hâlâ çok güzelsin.”

Mahcup gülümsüyorsun.

“Babanla nasıl tanışmıştık anlatmış mıydım sana?”

Anlatmıştın. O ise sayısız kez dinlemiş olmasına rağmen “anlatmıştın” demiyor. Çayından bir yudum alıp hazırım der gibi gözlerinin içine bakıyor.

“Aynı mahalledeydik. Sen bilmezsin o zamanlar Arabacılar Sokağı’nda Gül Açıkhava Sineması vardı. Yeni bir film gelmişse, evden izni aldık mı koşa koşa giderdik yaz akşamları. Baban da arkadaşları ile gelirdi. Yaşı benden büyük. Ben belli etmeden hayran hayran bakıyordum arada ama beni çocuk görür diye de umut beslemiyordum içimden. Uzaktan uzağa, öyle...”

“Platoniktin yani?”

“O ne kız? Bilmediğim lakırdılar etme.”

“Kötü bir anlamı yok, neyse devam et sen.”

“Kafamı iyice bulandırma araya girip. Neyse, o yıl yazın sonuna doğru, yine bir sinema çıkışı baktım Hikmet Bey yaklaştı yanıma. Acı Hayat filmini izlemişiz. Gözlerim yaşlı. ‘Kendini toparla kız’ diyorum içimden ama heyecandan daha da artmaya başladı ağlamam. Yanı başımda gelip durmasın mı? Cebinden bir mendil çıkardı. Sakız gibi beyaz bir kumaş mendil. Öyle kalakaldım. Benim yanımdaki haspalar kıkırdıyor, utandım. Eli havada kaldı babanın, en nihayet elimi uzatıp aldım, sildim gözyaşımı. Geri uzatsam mı bilemedim sonra, adamın mendilini öyle kullanıp geri vermek yakışık alır mı diye düşünürken ‘Sende kalsın’ dedi uzaklaştı gitti. Benim zilliler başladı manalı manalı bakmaya, dirsekleri ile beni dürtmeye… Öyle bakakaldım ardından. Sonra parmağımla hissettim ki mendilin içinde ufacık bir kâğıt parçası, oraya yazıp gizlemiş.”

“Ne yazmıştı?”

“Merak ettin değil mi? Ben de merakımdan ölecektim de o aşüftelerin yanında açar mıyım? Onlardan ayrılana kadar bekledim. Odama varır varmaz açtım okudum notu. ‘Cumartesi öğleden sonra 6’da Fuar Lozan kapısı’“

“Sizi gidi haylaz âşıklar sizi…”

Duruyorsun. Güzel bir rüyadan uyanır da rüyanın bitmesine sinirlenir gibi çatıyorsun kaşlarını.

“Yatağa götür beni, yoruldum.”

Bu kez açıktan yardım istemenden ötürü yüzüne bir zafer gülümsemesi yerleşti mi diye bakıyorsun. Alaycı değil, bilakis endişeli gibi bakıyor. Zar zor ulaşıyorsun yatağa, soluk soluğasın.

“Doğru düzgün bir şey yemedin yine. Gücün kuvvetin kalmayacak böyle.”

Oralı olmuyorsun. Yatağın başına diklemesine dayanmış yastığa bırakıyorsun belden yukarısını. Olabildiğince yüksekten sırtüstü kendini bırakır gibi. Biraz da olsa ferahlıyorsun.

“O zamanlar Fuar öyle şatafatlı, öyle meşhurdu ki sorma. Artistler mi dersin, şarkıcılar mı dersin, bütün sosyete orada olurdu. Gazinolar, çay bahçeleri, göletin etrafı insan seliydi… “

“Onca kalabalık içinde nasıl buluştunuz, görülür diye çekinmediniz mi?”

“Kalabalık bazen yeğdir. Şimdiki gibi evlenmeden öyle el ele değil tabi görüşenler. Mesafeli yürür dolaşırdık kalabalık içinde. Bir çay bahçesinin kuytu bir yerine oturduk. Daha ziyade o anlattı ben dinledim. Çok kafalı adamdır baban, hele ki o yıllarda. Büyük şeylerden bahsetti bana, orada ürkmedim desem yalan olur.”

“Neyden bahsetti ki?”

“Yabancı memlekette çalışıp yaşamaktan, ecnebi şehirlerinden. Hakiki bir mühendisti Hikmet Bey. Öyle şimdikiler gibi eli tornavida bile tutmamış kalem efendileri gibi değil. Manasını bilmediğim türlü türlü icatlardan bahsetti. ‘Makinayla alakalı sınai işler ekseriyetle oralarda yeşeriyor’ dedi. O konuşurken kafam ecnebi memleketlerin, ecnebi kadınların düşüncesine daldı. Hani bilse, benimle maytap geçecek, ‘evlendik de bunları mı dert edinmeye başladın’ diye.“

“Sen kafaya koymuşsun o zamandan evlenmeyi demek ki.”

“O dönemde onunla da görüşeyim, bunu da tanıyayım mı vardı. Şanslıysan bir kişiyi sever, onunla da evlenirdin. Şanslı değilsen başkasının seçtiği ile.”

Gülümseyerek ilacını ve suyunu uzatıyor. Yüzünü buruşturarak yutuyorsun suyla.

“Bu meret de ağzımın içini zımpara gibi yapıyor.”

“Ne yapalım, acı da olsa ilaç bu, el mecbur.”

Sıkıntı ile saate bakıyorsun. İçinde bir kuşun giderek hızlanan kanat çırpışlarını duyuyor gibisin.

“Baban yarın mı dönecekti iş seyahatinden.”

Bilmem gibi bir hareket yapıyor iki omzunu da yukarı kaldırıp. Alakasızlığına sinirleniyorsun.

“Abini bir ara sor. Bilir o. Zaten Nazif de olmasa ne yaparız Allah bilir. Her işimizi takip eden o.“

Kırılır gibi bakıyor.

“Aşk olsun. Ben hiçbir işe yaramıyorum demek.”

‘Dilimi eşek arısı soksun’ diye geçiriyorsun içinden.

“Yaramaz olur musun, eksik olma da erkek evlat başka şimdi, gücenme. Nazif ilk doğduğunda Hikmet Bey’i görecektin. Havalara uçtu. Ne yapacağını bilemedi. Sanırsın köy ağası da kendine veliaht geldi. Garp ilmine hayran bir mühendisin bile erkek evlada bu kadar sevindiğini gördüm ya…”

Gönlünü mü aldın, daha da mı kırdın emin olamıyorsun. Masayı toplayıp bulaşıkları yıkamaya koyuluyor. Pencere pervazındaki mor menekşeye dalıyor gözlerin. Evvelden ne çok çiçek yetiştirdiğini hatırlıyorsun. Menekşe, kasımpatı, aslanağzı, ebegümeci, yasemin… Sularken onlarla bir bir konuştuğunu anımsıyorsun. Yapraklarını nazikçe okşadığın geliyor aklına. İçerden gelen sesle dalgınlığından sıyrılıyorsun.

“Ihlamur kaynatayım ister misin?”

İstemiyorsun. Miden o sabah daha bir hassas.

“İşini bitir de yanıma gel.”

Birkaç dakika sonra elinde bir meyve tabağı ile geliyor yanına. Mandalinayı görünce sonbaharda olduğunuza kanaat getiriyorsun. Tahminin Kasım ayındasınız. Yanına oturup meyvenin kabuğunu soymaya başlıyor. İlk delik açıldığında havaya süzülen su zerreciklerinin görüntüsü hoşuna gidiyor. Meyvenin turunç kokusunu genzine dolduruyorsun. İyi geliyor.

“Bizim semt pazarında turfanda meyve bolluğu olurdu önceleri. Şimdikiler gibi tatsız, susuz da değil. Kokusunu pazarın başından alırsın. Hikmet Bey gelmezdi pazara, pek karışmak istemezdi topluluğa. Adam sevmezdi kalabalığı, sevdiremedim bir türlü. Varsa yoksa ilim, fen, makine. Yazar, çizer dururdu. İmkânı olsa zaruri ihtiyaçları dışında başka bir mesele ile de alakadar olmazdı ya… Arada sırada benim de asfalyalar atardı, o zaman gönül almak için ilgilenirdi biraz bizimle. Seninle de giderdik pazara, küçükten alıştırmıştım seni semt pazarı gezmeye, hatırlıyor musun Perihan?”

Gülümseyerek başını sallıyor. Yeni soyduğu mandalina avcunun içinde. Konuşurken eline tutuşturmuş olmalı. Bir ısırık alıyorsun. Tadı fena değil. Yine de o eski turfandalara benzemediğine eminsin.

“Birkaç ihtiyaç var, birazdan markete çıkayım diyorum, istediğin bir şey var mı?”

“Otur biraz daha, çıkarsın. Babanın Almanya inadını hatırlar mısın sen? Gerçi daha çocuktun o zamanlar ama illa ki işitiyordun münakaşalarımızı.”

Cevap vermeden gözlerinin içine bakıyor. Gözlerinde pek bir merak yok ama dinlemeye de hazırım der gibi, bu sana yetiyor.

“Ara ara söylenir dururdu da bir zaman geldi ki hepten kafayı taktı oraya göçmeye. İş yaptığı bir Alman şirketinden teklif varmış da gidersek her şey daha ferah daha rahat olurmuş da çocuklar daha iyi mekteplerde tahsil görürmüş de… Bir sürü lakırdı… Haftalarca dil döktüm caydırmak için. Buranın havasına suyuna alışmışız. İnsanı bizden. Eş, dost, akraba; bir ihtiyacında yanı başında. Gözü kapalı bulursun burada yolunu. Yağmurunu tanırsın, denizini bilirsin. Hem âdetini, usulünü bilmediğin ecnebi memlekette kiminle ahbaplık ederiz? ‘Ne var, öğrenirsin’ derdi. Kolaydı öğrenmek, hadi öğrendin ya alışmak?”

Elinde yarım kalan meyveyi geri uzatıyorsun. Sırtının sızısı seni iyice rahatsız ediyor.

“Elma soyayım istersen.”

“İstemez. Şu yastığı yatır da hele tam uzanayım. Sırtım ağrıdı.”

Uzanıyorsun. Ağzında içtiğin ilacın tadı, içini burkuyor. Güneş yükselmiş, yattığın yerde gözüne vuruyor ışığı, bunu fark edince perdeyi kapatmaya yelteniyor, durduruyorsun.

“Açık kalsın, bırak. Eve giren güneşten zarar gelmez.”

Yerine oturuyor tekrar. Çıkmak istiyor, fark ediyorsun. Derdi alışveriş de değil belki, çıkıp bir hava almak istiyor, belki de onu boğuyorsun. Yine de içindeki sıkıntı onu azat etmene mani oluyor.

“Ona dedim ki huzurdan büyük zenginlik yok. Varsın çuvalla para kazan orada. Huzur olmazsa ne işe yarar. Çocukların neşeyle koşturup oynamayacaksa buradaki gibi, yazı ayrı kışı ayrı bu iklimi yaşayamadıktan sonra, ahbaplık edeceğin doğru dürüst insan olmayınca neye yarar dedim.”

Heyecanının artması ile yüzünü ateş basıyor. O ise ürküyor, belli. Sakinleştirmek için başını okşuyor usulca.

“Yorma kendini. Heyecanlanma. Yaramıyor sana.”

Nefesini eski düzenine sokmaya çalışıyorsun. Kaygısı dinsin diye iyiyim der gibi gözlerini kısacık kapatıp açıyorsun. Sakinleştiğine kanaat getirdiğinde yüzüne kâinatın en önemli sorusunun cevabını arar gibi bakıyorsun. Cevaplayabilir mi, emin değilsin, yine de sormak dışında bir ihtimalin yok.

“İnsanın huzurla yaşadığı sılasından daha mühim bir zenginlik var mı Perihan?”

“Yok, elbette.”

Tereddütsüz verdiği bu cevap içini yeşertiyor. Sabahtan beridir belki ilk kez gülüyorsun. O an tekrardan içindeki sıkıntının nedeni geliyor aklına.

“Bir rüya gördüm Perihan. Sabahtan beri idrak edememiştim fakat eminim rüyaydı.”

“Hayırlara çıksın.”

“Ömrün uzadı.”

Demek istediğini anlıyor. İçi cız etse de belli etmeden gülümsüyor. Ağzından bir söz duymak isteyip istemediğine emin değilsin. Hatta bahsettiğin an pişman oldun bundan. Yine de içine doğan sıkıntıyı bertaraf etme niyeti ile ondan tarafa sokuluyorsun.

“Dikkat edin kendinize tamam mı? O beyin olacak adam da sen de. Kızını koru.”

Bu kez yüzüne yerleşiveren o şaşkınlık ve hüznü perdeleyemiyor. Tam ne yapacağını bilemeyecek bir noktaya yaklaşıyorken kafanda bir anda belirip ona yönelttiğin soru yetişiyor imdadına.

“Ağabeyin nerede?”

“Çalışıyor. Uğrar yakında.”

“Çok çalışıyor çocuğum. O da babasına çeker mi diye korkuyordum. Öyle de oldu keza, değil mi Perihan?”

Cevap vermiyor. Düşünceli biraz, çoktan ak düşmüş saçlarına bakıyor.

“Öğleden sonra seni bir yıkayalım, ne dersin?”

Bu kez cevap vermeme sırası sende. Dalgınca pencereye doğru bakıyorsun güneşe inat. Nicedir dünyayı görebildiğin yegâne açıklığa yani. Ceviz ağacının dalına bir tahtalı kuşu tünüyor.

“Martı görmüyorum ne zamandır. Nereye gitti bunlar?”

İçerde telefonu çalmaya başlıyor. Dikkati dağılıyor aniden.

“Kimler?”

“Martıları diyorum. Nicedir yoklar sanki.”

“Şu telefona bakayım da bir, geliyorum.”

Salona doğru hızlı adımlarla gidiyor. Gözün tahtalıda, aklında ise martı var. O içeride konuşurken sesi odana kadar ulaşıyor. Ne var ki kulağın onda değil.

“Sordu bugün de… Aslında bir fırsat olsa da görse… Peki… İştahı da hepten azaldı… Veriyorum tabi ilaçları… Tamam, ben haber ederim…”

Hızla kanatlarını çırparak gökyüzüne süzülüyor tahtalı. Penceren elverdiği kadar uçuşunu izliyorsun.

“Markete çıkıyorum, bir isteğin var mı?”

Bu kez senden izin istiyor gibi değil de haber veriyor gibi.

“Yok.”

Başını kapıdan uzatıp şefkatle yüzüne bakıyor.

“Ben gelene kadar dinlen biraz, sonra devam ederiz sohbete olur mu?”

Olur der gibi başını sallıyorsun. Kapı kapanıyor.

O kapıdan en son ne vakit çıktın hatırlamıyorsun. Perihan’ın hızlı adımlarla apartman kapısından çıkıp sağa döndüğünü hayal ediyorsun. Markete doğru giderken alt komşun dul Remziye ile karşılaştığını, Remziye’nin seni sorduğunu, Perihan’ın birkaç beylik sözle geçiştirip ondan paçayı sıyırma gayretini gülümseyerek canlandırıyorsun kafanda. “Annem bekler.” diyor Perihan. “Annem yatağından yemek masasına yardımsız yürüyemiyor, bir penceresi var, oradan izliyor dünyayı.” demiyor. Yalnızca “annem bekler.” diyor. Sahile inen yokuş aşağı yolda yürürken martıları görüyor. “Annemin penceresinden de geçin” diyor onlara. “Sizi merak ediyor nicedir, gidin de bir görsün.” diyor. Sahi yapar mı bunu senin için? Kestiremiyorsun.

Aslında ağır adımlarla iniyor merdivenlerden. Apartman kapısından çıkınca sağa dönmüyor. Sırtını duvara yaslayıp cebinden çıkardığı paketten bir dal sigara yakıyor Aysel. Öyle ya, ismi Aysel onun. On iki yıl evvel kocası ve bebeği ile bir trafik kazasında kaybettiğin kızın Perihan’ın yerine koyduğun Aysel. Zihninin, Perihan yaptığı Aysel.

Hüzün ve acıma ile karışık bir hisle seni düşünüyor. Zihninin sana oynadığı oyuna iştirak etmesinin doğruluğunu soruyor kendine. Aysel o, bilmiyorsun.

Hatırlamamak, kötü bir kader mi yoksa bir teselli armağanı mı senin için? Yoksa aslında unutmadın mı? Her şeyin ayırdında olup bile isteye mi oynuyorsun bu oyunu? Hikmet Bey’in en sonunda sözlerine aldırış etmeden Almanya’ya çalışmaya gittiğini, düzen kurup sizi aldıracakken o günlerin bir türlü gelmediğini, bir zaman döner gelir diye beklediğini, sonraları oradan gönderdiği para dışında bir bağınızın kalmadığını, Alman bir kadınla beraber yaşamaya başlayıp onun kucağında kalp krizinden öldüğünü hatırlıyor musun?

Aysel’in de düşüncelerinden geçiyor bunlar. “Olmaz ama ya öyleyse” deyiveriyor. Gerçekten hatırlamıyor olmanı diliyor. Ekseriyetle yakın zamanı unuttururmuş bu hastalık, sende de öyle olmasını arzuluyor. Perihan’ın ailesi ile yok olduğu kazayı, yaşadığın evin borç harç için satıldığını, köklerini saldığın o kentten kopartılmış olmanı hatırlamamış olmanı umut ediyor.

Keşke kendisi de bilmeseydi bunları diye geçiriyor içinden Aysel. Tüm bunları öğrendiği oğlun Nazif’e kızgınlığı büyüyor. “Uğrar yakında” dedi sana az önce. Oysa nereden baksan iki yıldır görmedin Nazif’i. Hep korktuğun gibi o da uzaklarda. Senin bakımın için para gönderiyor Nazif. Oysaki Nazif’ten seni Yalı Caddesi’nde bir kez araba ile dolaştırmasını isteyeceksin. Başını uzatıp iyot kokusunu çekersin içine, belki martıları da görürsün, öyle ya…

Gözün pencerede, kulağın kapıda Perihan’ı bekliyorsun. Hep böyle ağırkanlıdır bu kız. Gittiği yerden dönmek bilmez. Bulutlar geçiyor, görüyorsun. Yağmur dökecek, anlıyorsun. Bizimki yakalanmasa bari diye içinden geçiriyorsun. Huzursuzluğun artıyor. Pencerenden, bir bozkır şehrinde, martı geçmesini bekliyorsun…



Öykü, Sancar Maruflu Öykü ve Oyun Yazma Yarışması'nda Öykü dalında birincilik ödülü almıştır.

https://www.karsiyaka.bel.tr/tr/sancar-maruflu-oyku-ve-oyun-yazma-yarismasi-sonuclandi