• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Şairin Ölümü

...kendimizi aptal gibi, tam hayati önemi haiz bir şeyler söyleyecekmişiz de sözümüz nedense yarım, ağzımız hayretle açık kalmış, o pozisyonda donmuş gibi hissediyoruz.

Korkut Kabapalamut


Şair’in evine ancak ölümünden sonra girebildik. Daha doğrusu yalnız ben girebildim. Benden başka kimsede evin yedek anahtarı yoktu. Eskiden bana her konuda güvenirdi. Sonra diğer herkesle olduğu gibi benimle de köprüleri tamamen atmaya karar verdi. Aramalarımı yanıtlamaz, çaldığımda kapısını açmaz, mesajlarıma, e-postalarıma yanıt vermez oldu. Dünyayla ilintisini toptan kesti. Yalnızca bir dergide yayımladığı o güzelim şiirleri aracılığıyla bağlantı kuruyordu insanlıkla. Tabii tek yanlı bir bağlantıydı bu da. Bizlere olan güvenini bütünüyle kaybetmişti nedense. Sizlerden gelecek hayır Allah’tan gelsin ulan ahmaklar, hayırsızlar! diyordu içinden belki de hepimize sık sık.


Bir kıyı kasabasında denize oldukça yakın mesafede, çok eski, taş, duvarları yıllanmış sarmaşıklarla kaplı, tek katlı, nefis görünümlü bir evdi bu. Büyük sayılmazdı. İki odası, zevkle döşenmiş mütevazı boyutlarda bir salonu, ufak da bir banyosu vardı. Bahçesi de ona uygun büyüklükte ama rengârenkti. Her daim son derece bakımlıydı. Şair, bahçıvanlıktan anlardı epey. Bitki çeşitlerini, bunların Türkçe ve Latince adlarını, hangi familyaya dahil olduklarını, ana vatanlarını, hangisinin nasıl bir bakım istediğini, ideal budama sıklıklarıyla yöntemlerini çok iyi bilir, bahsi geçince botanik bilimine ait bu ayrıntılı, teknik malumatı, her hobi sahibi gibi dinleyicisinin konuya ilgi duyup duymadığına zerrece aldırmaksızın belirgin bir hazla art arda sıralardı. Bu konularda hem düzenli olarak okurdu hem de meslekten bahçıvanlarla oldukça eskiye dayalı ahbaplıkları sayesinde işin pratiğini tamamen kavramıştı. Sonra çok sevdiği, yakınlık kurduğu halde onlarla bile hiç görüşmez, konuşmaz oldu, selamı sabahı toptan kesti. Kendini yalnızlığa ve evine hapsetti. Kendi arzusuyla yaşayan bir ölüye, şiir yazma edimi dışında var olmayan bir hayalete dönüştü neredeyse.


Hayatının son bir yılı boyunca ne yazık ki hiç görüşemedik kendisiyle. Önceki birkaç ay süresince de oldukça hırçındı bana ve diğer herkese karşı. Bunun nedenini sorduğumuzda cevap vermezdi, başını derhal, öfkeyle başka tarafa çevirir, farklı, çok daha önemli bir şey düşünüyormuş ya da aklına birdenbire acilen halledilmesi gereken bir iş gelmiş gibi acemice rol yapardı. Üstelemenin yararı olmuyordu. Kendini, duygu ve düşüncelerini ifade etmek istemiyorsa, kafasına silah dayasanız bile bir tek sözcük çıkmazdı dudaklarının arasından. Halbuki eskiden hiç de böyle biri değildi. Neredeyse herkese karşı konuşkan, sevecen, içten, çoskuluydu. Sonra aniden hiçbirimizin anlam veremediği, öngöremediği bir şeyler oldu, Şair’in kişiliği değilse de davranışları, tavırları tümüyle başkalaştı, yabanileşti, süratle uzaklaştı bizden, herkesi de kendinden çok çok ötelere, ona seslenişlerimizi, yer yer yakarışlarımızı duymak zorunda kalmayacağı kadar ötelere savurdu tam bir kararlılıkla.


Yaşlı ama dinç bir adamdı. Genellikle dalgın, düşünceli görünse de önemsediği bir konu ya da kişi gündeme geldiğinde –ki sık sık gelirdi- saatlerce tutkuyla, akıl almaz bir enerji ve iştahla konuşur, aynı anda hızlı, keskin el kol hareketleri yapar, görüşlerini bütünüyle, kusursuzca dile getirdiğine kesin biçimde ikna olmadıkça da katiyen susmazdı. Bu bir zaaf sayılır mı bilmiyorum ama her seferinde de muhataplarından açık bir onay beklerdi hiç kırpmadığı okyanus mavisi güzelim gözlerini onların hayranlıkla dolu gözlerine çivileyerek. Böyle olmakla birlikte kendisininkilere taban tabana zıt düşünceler ileri sürülmesine de sinirlenmez, o saçma tezleri sabırla, bundan muzırca bir haz aldığını gizleme gereği duymaksızın tutkuyla çürütmeye çalışır, genellikle başarılı da olur, nadiren olamıyorsa da son çare işi şakaya vurur, muhataplarını kırmadan, incitmeden, çok az insanda rastlanabilecek bir dikkat ve ustalıkla, biraz da yaşının genellikle birlikte bulunduğu kişilerden epey fazla oluşunun verdiği avantajı kullanarak dalga geçerdi onlarla. Nahif biriydi, asla kabalaşmazdı, hiç kimseye yüksek sesle küfür ya da hakaret etmezdi, bunu yediremezdi kendine. Öfkesi bile kontrollüydü, asla uzun sürmezdi ve gerektiğinde af dileyip gönül alma konusunda da ustaydı. Onunla küs kalamazdınız başka deyişle, size bu olanağı tanımazdı.


Bana kalırsa çok büyük şairdi. Belki de edebiyat tarihinin en iyilerinden, en yetenekli ve özgünlerinden. Şiirleri yalın, kolay okunur türden ama son derece sarsıcıydı. Ben neredeyse hepsini tekrar tekrar okur, her seferinde de yoğun bir esriklikle ürperme hissi yaşardım mutlulukla. Kimi dizelere, imgelere resmen hapsolur, içlerinden, etkilerinden bir türlü çıkamaz, öylece büyülenip kalırdım. Zihnim kamaşırdı. Olduğum yere çakılırdım. Kollarımdaki tüyler diken diken olurdu. Sanki her şiiri, en iyi şiiriydi. Onları okuyan herkeste –tabii şiir sanatından az da olsa anlamaları koşuluyla- bu türlü hoş bir yanılsama ya da izlenim yaratıyorlardı. Yazdı mı bilmiyorum ama asla vasat bir şiir yayımlamadı. Bu şiirlerde sanki binlerce yıllık bir yaşanmışlığa dayalı, hayret verici derinlikte bir bilgelik, doğaya ve insan ruhunun değişkenliğine, anlaşılmasının güçlüğüne, yer yer olanaksızlığına ilişkin tam bir kavrayış daha ilk bakışta kolaylıkla seziliyordu. Rahatlıkla tahmin edilebileceği üzere son derece mükemmeliyetçiydi. En kısa şiirleri üzerinde bile, bir karınca sabrıyla, delicesine bir titizlikle çalıştığını söylemişti bizlere birkaç kere. Demek ki şiirlerindeki o kusursuzluk kendiliğinden, salt sıra dışı boyutlardaki bir yetenekle adanmışlık sayesinde açığa çıkmıyor, fakat şairinin son derece yorucu, uzun zihinsel mesaileri, deneyimleri sonucunda zamanla, ağır ağır şekillenip dizelere dönüşüyordu. Ben de uzun yıllardır şiir yazmakla beraber o derece sabırlı, titiz bir şair değildim. Hatta şair de değildim aslına bakarsanız, basit, sıradan bir şiir hevesliydim en fazla. Çok rastlanırdı benim gibi ayran gönüllülere, sahte, yarım yamalak, olmamış ozanlara camiada. Durmaksızın yazdığımız deli saçması şiirlerde tesadüfen bir-iki parlak dize belirse, kendimizi hemen en tepelere, herkesten en yukarılara sevinçle konumlandırır, okurlardan ve otoritelerden yoğun, hararetli birer takdir konuşması ya da yazısı beklerdik her seferinde de sabırsızlıkla. Çok beklerdik tabii genellikle. Böyle şeyler sık olmazdı. En fazla bir-iki uyduruk şiir dergisinde, yıllığında yer bulabilirlerdi bizim zavallı, sağı solu ayıplı, o acınası çalışmalarımız.


Son bir-bir buçuk yılda şair dostumuza ne oldu, hayatında ya da dünya görüşünde neler değişti, ne gibi sapmalar yaşandı hiç bilmiyoruz. Yukarıda da sözünü ettiğim üzere o, bu konuda hiç konuşmamayı, gizemli bir sessizliğe bürünmeyi tercih etti. Bu da demek oluyor ki küskünlüğünün ya da insanlarla arasına koyduğu o uzun mesafenin nedenini, kendisinin en ufak bir yardımı olmaksızın bizim keşfetmemizi bekledi sabırla. Öylesinin çok daha uygun, şık, yerinde olacağını düşündü her nedense. Belki bir öz eleştiri yapmamızın, örneğin neden onun gibi sahici, hayat dolu, bilge, meraklı, üretken, canlı, daima içtenlikle davranıp hareket eden kimseler olamadığımızı sorgulamamızın zamanının çoktan geldiği kanısındaydı ama bunu bizlere doğrudan söyleyemeyecek kadar da nazik, ketum ya da içi bizlere karşı küçümseme, öfke ve nefret duygularıyla ağzına dek doluydu. Belli ki artık bu iyice ilerlemiş yaşında, hayatının muhtemelen son evresinde ciddi bir hayal kırıklığı yaşıyor, yazık ki bunun neden ya da nedenlerini hiç kimseyle paylaşmaya yanaşmıyor, onun, hiç olmazsa en yakınındaki insanlar, sık sık ebedi dostlarım, sevgili yoldaşlarım! diye hitap ettiği bizler tarafından bir an önce ve tam bir doğrulukla tahmin edilmesini bekliyordu anlaşılması güç bir iyimserlikle. Ama işte, hiç de başarılı olamadık bu konuda görüldüğü üzere, onu tümüyle yanılttık, yalnız bıraktık, onun güvenine layık olamadık. Sezgilerimiz devreye giremedi bir türlü. Doğru soruları zamanında soramadık biricik Şair’imize. Öncesinde hiçbir şey hissedemedik ondaki köklü değişime, başkalaşıma dair. Sırf bu yüzden, özellikle öldüğü günden bu yana tarif edilemeyecek derecede üzgünüz, kendimizi aptal gibi, tam hayati önemi haiz bir şeyler söyleyecekmişiz de sözümüz nedense yarım, ağzımız hayretle açık kalmış, o pozisyonda donmuş gibi hissediyoruz. Bazen de utanmaz, son derece pişkin bir dolandırıcıdan farksız olduğumuza kanaat getiriyoruz söz birliğiyle, bakışlarımızı birbirimizden dikkatle kaçırarak. Zira itiraf etmemiz gerekirse, akıllarımızla sezgilerimizin gücü, boyutları konusunda bu büyük insanı, ancak yüz yılda bir yetişebilecek çaptaki dev bir şairi istemeden de olsa yanılttık. (Galiba sırf ona bu kadar yakın olduğumuz için o da bizleri gözünde biraz fazla büyüttü, belki de onun sıkletindeki bir şairin, yaratıcının dostlarının, yakınlarının da elbette onun kadar olmasa bile değerli, seçkin kimseler olduğuna inanmaya ihtiyacı vardı kendi büyüklüğünden kuşkuya düşmemek için.) Bizler de bu hoşnutluk verici yanılgının tamamen farkında olmamıza rağmen, onu az da olsa düzeltmek adına tek bir adım bile atmadık. Her ortamda cömertçe sarf ettiği bizlere yönelik o övgü dolu sözleriyle, abartılı değerlendirmeleriyle baştan çıktık, sarhoş olduk, bunların hiç de doğru olmadığını kesinlikle bildiğimiz halde alçakça susmayı yeğledik, bir kez olsun karşı çıkmadık onun kendini aldatmasına. Sonucun böyle olacağını bilsek, belki de dramatik gerçeği çok geç olmadan itiraf eder, bizler gibi yeteneksiz, yarı yozlaşmış, gerçekte pek bir kıymeti harbiyesi olmayan kimselerden fazla da bir şey beklenmemesi gerektiği konusunda her şeyi göze alarak kendisini kesin bir dille uyarır, bu sayede şimdi çok daha rahat bir vicdanla sürdürürdük, onun bizi henüz daha hayattayken terk edişinden sonra artık tamamen sıkıcı, anlamsız hale gelen yaşantılarımızı. Ama o tren kaçtı, çoktan gözden yitti ve bildiğim kadarıyla trenler asla geri geri gitmez.