• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Sanırım Halâ Duyuyorum*

"Kendini öldürme anını düşünürken, daktiloda mektubu yazarken, eline silahı alıp tetiği çekerken tek şahit Nadir’in Leyla’ya yakarışı."


Burcu Karakelle


Bizet ve İnci Avcıları’na saygıyla…

-Kızım merhaba. Neveser Hanım evde mi? Birkaç gündür göremedim, merak ettim. Müsaitse bir kahvesini içerim.

-Sizi biraz bekleteyim Suzan Hanım.

Ay beklet bakalım. Anca takıyordur o kolyeleri, küpeleri hanımın. Bir kahve içip ziyaret etmek istiyoruz ama olmaaaz önce kapıda beklememiz lâzım, bakalım hanımefendi kabul edecek mi. Hele bir etmesin, ben bilirim onun kirli çıkılarını dökmeyi. O yazlıktayken Fehmi Bey’e gelen gidenin haddi hesabı yok. Eee paşa kızı da olsan yetmiyor işte. Ah ben bu gözlerin gördüklerini, kulakların duyduklarını bir anlatmaya başlasam dirlik düzen kalmaz apartmanda. Neyse ki bilirim ben ne zaman susup ne zaman konuşacağımı. Üff amma beklettin sen de be Neveser Hanım!

-Hanımım, Suzan Hanım geldi. Sizi merak etmiş. Bir kahve içmek istermiş.

Aman güne başlamak için ne şahane bir misafir. Şaşırıp kalıyorum bu Suzan Hanım’ın çat kapı gelişlerine. Kadın ne usul biliyor ne adap. Şimdi müsait değilim desem olmaz. Mecbur içeceğiz o kahveyi. Muhakkak yine lüzumsuz lakırdılar toplamıştır etraftan, kim bilir kimi çekiştirip canını yakmaya geldi.

-Buyur et kızım salona. Ben de geliyorum hemen.

Neveser Hanım mavi kadife gündüz elbisesinin üzerine baba yadigârı kolyelerini ve küpelerini taktı. Saçlarını düzenledi ve annesinden kalan incili tarağı saçlarının arasına iliştirdi. Saray bahçelerindeki çocukluktan, hüzünlü zamanların eşlik ettiği genç kızlığa geçişin, o hüzünlü genç kızın şimdi bir apartman dairesine taşınmış, daha da hüzünlü ama bir o kadar mağrur bir memur eşine dönüşümünün şahidiydi bu takılar. Takmasa olur muydu, olurdu elbette ama takmadığı gün sanki paşa babasının kızı da tarihe karışacaktı. Nefes aldığı tek yer o tarihe saklanmış anılarken izin veremezdi buna, ev elbisesi bile olsa takacaktı o geçmiş güzel günlerin şahidi dostları.

-Hoş geldiniz Suzan Hanım. İyisiniz umarım. Sadeydi değil mi kahveniz?

-Hoş buldum Neveser Hanımcığım. Evet alırım bir sade kahvenizi.

-Belkıs kızım, bize iki sade kahve lütfen.

-Sizi göremeyince birkaç gündür, merak ettim doğrusu. Fehmi Bey’i de yakalayıp soramadım. En iyisi dedim komşumla bir kahve içeyim. İyi etmişim değil mi?

-Sağ olun, var olun. Çok güzel düşünmüşsünüz. Gördüğünüz gibi bir sıkıntı yok çok şükür, ev hali, biraz işlerim vardı. Fehmi’nin de mesaileri yoğun. Akıp gidiyor zaman. Siz nasılsınız Suzan Hanım?

Ev haliymiş, Fehmi’nin de mesaileri yoğunmuş. Biliyoruz biz o yoğunluğu, iki gece önce kapıyı vurdu gitti adam da taa bir sonraki akşam geldi. Artık ne olduysa.

-İyiyim iyiyim, bir yaramazlığımız yok. Yok da şu en üst kata yeni taşınan Aynur Hanım mıdır nedir adını da tam öğrenemedim, sabahtan akşama kadar aynı plağı çalıp durmasa daha iyi olacağız evcek. Sabahtan başlıyor bütün gün, hadi bütün gün demeyeyim ama neredeyse beş vakit namaz gibi döndür döndür çalıyor. Tanısam kapısını çalıp söyleyeceğim de daha çok yeni geldi.

Evet yeni talihli belli oldu. Zavallı kadıncağız, bu Suzan Hanım’ın ağına takılırsa çok sıkıntı çekecek.

-Aynur Hanım ismi, ben doğrusunu söylemiş olayım size. Mehmet’in ahbabı bildiğim kadarıyla. Ben de duyuyorum arada, İnci Avcıları’nın güzel bir aryası çalınıyor hep kulağıma. Demek ki yeni komşumuzdan geliyormuş. Ben rahatsız olmadım gerçi ama tabii sizin hemen üst katınızda. Belki ondan hassasiyetiniz.

-Neveser Hanım, ben öyle inci avlamaktan filan pek anlamam, birkaç kere çalsa neyse de bütün gün gerçekten çekilmiyor. Neyse biraz daha sabır diyelim, yeni komşu diyelim bakalım nereye kadar dayanırız.

-Kahvelerimiz de geldi. Buyurun lütfen.

Kadın evindeki bağırış çağırıştan başka şey duymaya alışık olmadığı için müzik rahatsız etmiş belli ki. Pekiyi biz bütün gece oğlunuzla eşinizin kavgasını dinlemek zorunda mıyız diye cevap vermek var ama yakışık almaz elbet.

-Bana müsaade Neveser Hanımcığım. Çarşıda da işlerim var. Ben de bekliyorum.

-Tabii tabii, inşallah Suzan Hanım. İyi günler size.

Misafirin böylesiyle ziyaretin kısası fevkalade yeterli. Apartmanı birbirine katacak yeni mevzu belli. Mehmetleri haberdar etmek uygun olur bu durumdan münasebetsiz Suzan Hanım uğraşmaya başlamadan önce yeni komşuyla.

Telefon bu kadar uzun çaldığına göre sabah kahvesi sonrası üst katta mühim bir durum olmalı. Ne kadar isterdim ah yetişemedim, açamadım demeyi ama ne mümkün. Hadi Feridecim kaldıralım şu ahizeyi.

-Alo, buyurun. Feride ben.

-Feride merhaba, Neveser ben.

-Tanıdım Neveser Abla, nasılsın?

-İyiyim sağ ol. Sabah sabah Suzan Hanım geldi. Şu yeni taşınan Mehmet’in ahbabı olan Aynur Hanım’a takılmış. Sürekli aynı şarkıyı çalıp duruyor diye şikâyete geldi. Ne kadar yakın ahbabı Mehmet’in bilmiyorum ama Suzan Hanım peşine düşerse bu kadıncağıza epeyce rahatsızlık verir. Bir arayıp haber vereyim istedim.

-Keşke Mehmet’i arasaydınız gazeteden, belli ki önemli bulmuşsunuz konuyu.

-Gazeteden aramak yakışık almaz iş saati. Ondan sana haber vereyim istedim, sen iletirsin kocana.

-İletirim Neveser Abla. Fehmi Enişte’ye selamlar.

-Teşekkürler Feride.

Dayanamıyorum bu kadına. İnsan aradığında önce bir günaydın der, hâl hatır sorar. Lafta saraylı ya da beni hâl hatır sormaya bile değer görmüyor. Kardeşine mesajı ileteyim, benim görevim bu nasılsa. Yirmi yıldır evliyiz halâ sindiremedi içine beni gelin olarak. Saraylı soydan değilmişim, kardeşine ancak böyle bir eş uygun olurmuş. Nihal de tam bu reçeteye uygun bir gelinmiş ama gel gör ki Mehmet bu çırpı bacak, saçları kabarık, koca gözlü, hiç laf altında kalmayı bilmeyen Feride’yi beğenmiş. Mehmet de gelip bunları bana anlatıyor, sanki içim ferahlayacak, ah canım sen beni seçtin diye mutluluktan uçacağım. Seviyorum tabii kocamı ama bu saraylı görümce mevzusu sıkı bir imtihan insan hayatında. Mehmet’in ahbabıymış, bir sor bakalım, ailece görüşüyoruz belki biz. Belki benim de ahbabım. Ay neyse, Neveser Sultan’a takılırsam bütün gün zehir yine bana. Asıl konuya gelelim, Aynur meselesini Suzan ona bulaşmadan bir hâl yoluna koymak lâzım. Konuşuruz akşama Mehmet’le.

-Canım hoş geldin. Nasıl geçti günün?

-İyidir Feride, değişik bir şey yoktu. Memleketin durumu ortada, yazsan dert yazmasan ayrı dert. Debelenip duruyoruz. Ortalık epey karışık.

-Neveser Abla aradı bugün. Sana bir not iletmemi istedi. İş yerinden aramak yakışıksız olurmuş diye beni bilgilendirdi. Bir ahbabınla ilgiliymiş.

-Aman Feride, sen de eline fırsat geçti diye hemen bir haller. Biliyorsun ablamı işte. Hangi ahbabımıza ne olmuş, hem bizim ahbaplarımızla ilgili mevzu ablama kadar nasıl ulaşmış?

-Ahbap Aynur, hemen peşi sıra da Suzan dersem konunun Neveser Abla’ya nasıl ulaştığını anlatmaya yeter sanıyorum. Sürekli aynı şarkıyı çalıp duruyor tepemizde, mağduruz diye dert yanmış. Yeni de geldi bulaşmak istemiyorum diye araya sıkıştırmayı da ihmal etmemiş. Ablan da onun üzerine sana haber vermek istemiş.

-Feride bak yine aynı şeyi yapıyorsun. O bu şekilde davranıyor diye sen de bana yüklenme lütfen. Asıl konuya gelebilir miyiz benim güzel karıcığım? Aynur’u bu Suzan cadısıyla karşılaştırmadan yumuşak bir geçiş yapmak en güzeli olur. Kızcağız bir de bununla uğraşamaz, iyice kötüler maazallah.

Neveser Abla duysa bir başkasına cadı dediğini-ki Suzan bile olsa şuracıkta fenalık geçirir. Canım Mehmetçiğim, ne tatlısın sen. Bu kadar tatlı olmasan zaten nasıl geçerdi bu kadar sene. Sen Paşa Baba’nın küçük oğlu, koca konağın biriciği hem gazeteci oldun hem de üstüne üstlük saray eşrafından olmayan bir kızı seçtin eş olarak. Saray eşrafından olmadığı gibi bir de padişah karşıtı bir babanın kızı. Allahtan kız Fransız Mektebi mezunu da oradan biraz bilgisi görgüsü var. Çocuk da doğuramadı. Kaybolma Feride bu sularda, kaybolma.

-Haklısın Mehmetciğim, Aynur’u bu sarmala takılmadan kurtaralım. Bu arada Suzan da doğru söylüyor. Taşındığı günden beri “Je croi entendre encore” (Sanırım halâ duyuyorum) çalıyor sürekli. Sen fark etmiyorsun, daha çok gündüzleri çalıyor, akşam da devam ediyor bazen. Sen sevdiğin için rahatsız etmiyor kulağını ama Suzan’a fazla gelir bu kadar üst kültür. Ben hazır yemek sonrası ortalık sessiz sakinken bir uğrayayım bakalım ne oluyor ne bitiyor.

Eli boş gitmesem iyi ama şimdi durum farklı. Önce Aynur’u müzevirler sultanı Suzan’dan kurtaralım sonrasında Mehmet’le ayrıca gideriz. Üstümü değiştirse miydim, ah Feride sen gidene kadar. Hadi bas zile.

-Kim o?

-Feride ben, müsait misin Aynurcuğum?

-Açıyorum bir dakika.

Fonda meşhur arya son ses çalarken kapıyı açar Aynur. Üzerindeki soluk yeşil elbiseden daha da soluk teninde can olduğunun tek belirtisi simsiyah saçları. Yüzünde o narin bedenin taşıyabileceğinden çok daha ağır bir kederle Feride’yi karşılar.

-Hoş geldin. Gel oturalım. Kahve, çay ya da güzel bir likörüm var. Hangisinden ikram edeyim?

-Hiçbir şey istemez Aynurcuğum. Gel, ben seni görmeye geldim.

-A olmaz öyle şey. Haydi birer likör içelim.

-Tamam likör içelim o zaman.

Aynur likörlerle birlikte salona geldiğinde plak durmuştu, hemen tepsiyi elinden bıraktı ve aryayı tekrar başlattı. Biraz sesini kısmıştı bu kez.

-Aynurcuğum bir türlü gelip de nasılsın diye yoklayamadım seni. Nasılsın? Nasıl hissediyorsun kendini?

-İyiyim. Yeni ev yeni başlangıç yeni bir muhit. Alışmaya çalışıyorum.

Görünürde sadece bir kanepe, yemek masası, pikap ve kitaplarla dolu bir kütüphane vardı. Halı bile serilmemişti.

-Eşyaların azlığı dikkatini çekti herhalde. Her şeyi eski evde bıraktım burada gördüklerin hariç. Hepsini yavaş yavaş yeniden alırım. Alışveriş de iyi gelir hem.

-En doğrusunu düşünmüşsün. Halısız zor olmuyor mu? Malum havalar serinlemeye başladı.

-Serinliyor evet. Sahi kışa yaklaştık değil mi biz? Halı lazım elbet ama o kadar çok kan vardı ki halıda yıkatsam da çıkmayacaktı. Bıraktım onu da. Bir süre halı görmek istemiyorum.

-Kan mı? Ne kanı Aynur, neler söylüyorsun?

-A evet o gece olanlardan sizin de haberiniz yok, kimsenin yok zaten. Biraz kendime saklamak istedim ama artık sakıncası yok anlatabilirim. Ahmet öldü doğru, hepinizin haberi var bundan. Sağ olun cenazeye de geldiniz ama nasıl öldüğünü bilen yok aranızda.

Feride düşündü, evet kimse nasıl öldü diye sormamıştı. Her şey çok çabuk olmuştu. Apar topar alınan haber sonrası zor yetişmişlerdi cenazeye bir avuç yakın arkadaş. Ahmet’in annesiyle babası bile yoktu.

-Kısaca anlatayım Ferideciğim, Ahmet kendini vurdu. Epeydir sıkıntıları vardı ama işin buralara geleceğini hiç düşünememiştik açıkçası. Bir akşam evden işe geldim, kapıyı açtım. İçeriden takılmış bir plak sesi geliyor, Je crois entendre encore. Tam sonunda takılmış, Nadir’in o son nefesi gibi çıkan bölümde. Ne oldu diye Ahmet’in çalışma masasına doğru yönelince kan gölüne dönmüş halıyı gördüm ve ortasında yatan Ahmet’i. Beylik tabanca hemen yanı başında. Daktiloya da bir veda mektubu yazmış. “Çok yoruldum Aynurcuğum. Benden bu kadar. Üzgünüm seni yarı yolda bıraktığım için ama elimden daha iyisi gelmiyor. Bir gün seni de çekip vuracak kadar bulanmadan aklımın suları kendi kararımla tamamlıyorum bana ayrılan süreyi. Affet beni. Bizim Selim’i ara. Polis filan girmesin devreye, başını ağrıtırlar. Selim halleder konuyu. Annemle babama sen söylersin uygun bir dille. Seni seviyorum, Ahmet.”

Bu kadar işte. Hani desem ki bir filmin ortasındayız, aynen öyle bir sahne ama işte asıl mevzu olay bir filmde geçmiyor, bizim salonda geçiyor ve kendi kocamın ölüm sahnesi. Annesiyle babasına söyledim bir tek intihar ettiğini kendi arzusu üzerine, onlar da cenazeye gelmeyerek duruma tepkilerini gösterdiler. Sonrası taşındım işte, size komşu oldum Ferideciğim. Tebdili mekânda ferahlık var mı tecrübe etmek istiyorum.

-Aynur ne söyleyeceğimi bilemiyorum.

-A şekerim söylenecek bir şey yok. Olan oldu işte. Başka bir yerden devam ediyoruz hayata. Hem ölenle ölünmüyor. Halı da gitti zaten. Halıya üzüldüğümü itiraf etmeliyim. İpek bir İran halısıydı, çeyiz halım. Ama o da gitti işte. Ne yapalım, yağcı bedir alırız yerine. Ha ama bak en sevdiği aryaydı, onu dinlemek iyi geliyor biliyor musun? Kendini öldürme anını düşünürken, daktiloda mektubu yazarken, eline silahı alıp tetiği çekerken tek şahit Nadir’in Leyla’ya yakarışı. Ben de sanırım halâ onu duyuyorum bu aryayı dinlerken.

Duyduklarının etkisinde küçük likör kadehinin dibinde kalan son yudumu da içti Feride. Aynur’a baktı, gözlerinde ipek halının ortasındaki kan gölünün ardına gizlenmiş, dökülmek üzere olan inci tanelerini gördü. Nadir, Leyla’ya sesleniyordu.


*Sanırım Halâ Duyuyorum (Je Crois Entendre Encore), Fransız Besteci Georges Bizet’nin İnci Avcıları (Les Pêcheurs de Perles) Operası’nın en ünlü aryasıdır. Geçimlerini, Seylon Adası’nda inci avcılığı yaparak kazanan iki arkadaş, Nadir ve Zurga, geçmişte aynı kadına (Leila) âşık olmuşlar ancak dostluklarını koruyabilmek adına ondan vazgeçmişlerdir. Bir rahibe olan Leila ise, kutsal aşk ile görevi arasında sıkışmıştır. Yıllar sonra karşılaştıklarında Nadir, Leila’ya sevgisini itiraf edecek ve Zurga’nın tepkisini göğüslemek zorunda kalacaktır. Leyla’yı tekrar görmenin Nadir’de yarattığı duygular Sanırım Hala Duyuyorum (Je Crois Endendre Encore) aryasında ifade bulur.