• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Sesli A ile Sessiz B

Çocuklar da olunca daha da uzaklaştık. Belgin Hanım için varsa yoksa oğulları oldu. Uzun sessizlikler böyle başladı, hayatımızı ele geçirdi. Sevişirken bile sesimiz çıkmazdı.

Armağan Can

"Söylemek iki türlü olur: Konuşmak ve susmak."

Fernando Pessoa


Şimdi koltuktan kalkıp boğazına yapışacağım. Belki can havliyle ağzından bir ses çıkar. Saatlerdir camın önündeki koltuklarda karşılıklı oturuyoruz. Anlatıyorum ama dinleyip dinlemediğinden emin değilim. Gözleri açık mı kapalı mı, uyuyor mu uyanık mı o bile belli değil. Bu sessizliği beni delirtecek. Hep yalnız kalınca delireceğimi düşünürdüm. Aynaya bakıp kendimle konuşacağımı hatta aynaya bakmadan bile kendimle konuşacağımı, televizyonda seyrettiğim anlamsız dizilerdeki repliklere cevaplar uyduracağımı, olur olmaz her şeye güleceğimi varsayardım. Ne oldu? Sessiz Belgin Hanım yüzünden delirmek üzereyim.

Yıllarca iş yerinde çok konuştum. Kişileri tatile gönderebilmek, tur satabilmek için pek çok cümle kurdum. Anlamlı anlamsız, tutarlı tutarsız kurduğum sayısız cümlelerden biri mutlaka karşımdaki kişiye isabet ediyordu. Ufak bir mimik, kısa bir söz veya coşkulu bir onay ile o cümleyi giriş cümlesi yapıyor daha çok konuşuyordum. Sessiz sakin bir tatil hayal eden çift ile çılgınca eğlenme koşuluyla tatil arayan bir çifti aynı otele gönderebiliyordum. İş saatlerinde tüm sözleri tükettiğim için akşam eve gidince sessizleşiyordum. Başlarda Belgin Hanım bu konudan çok dert yanardı. “Aman konuşmayın Adem Bey, incileriniz dökülür” diye sitem ederdi. Sonra konuşmadığımdan şikâyet etmek için bile olsa, konuşmadı.

Belgin Hanım ile askerden döndüğüm yaz tanıştık. Apartmanın giriş katında oturan Sevim teyzenin yeğeniydi. Arada gelirdi. Önce annem beğendi. Her fırsatta çok marifetli, güler yüzlü, eli iş yapıyor, sessizce bir kız der dururdu. İncecik bir beli vardı. Uzun siyah saçları omuzlarından dökülmez adeta taşardı. Kahverengi gözleri ışıl ışıl parlardı. Öpülesi dudakları ve öpülesi dolgun memeleri vardı. Sesi biraz tiz çıkardı. Sanki içinde başka biri daha var gibi sesi derinden hırıltılı olarak gelir ama çok konuşmadığı için rahatsız etmezdi. Bizimki sıradan, herkesinki gibi bir evlilikti. Günlerimiz, o evde, ben işte, akşam televizyon karşısında, hafta sonu aile ziyaretlerinde geçerdi. Çocuklar da olunca daha da uzaklaştık. Belgin Hanım için varsa yoksa oğulları oldu. Uzun sessizlikler böyle başladı, hayatımızı ele geçirdi. Sevişirken bile sesimiz çıkmazdı. İnlemezdik, hazla sarıp sarmalanınca küfürler etmez, birbirimize olmadık sözler söylemezdik. Hazzın doruğuna ulaşınca çığlıklar atmazdık. Evden gidişler, eve gelişler, evde oluşlar hep sessizdi.

Emekli olup da ev benim dünyam olmaya başlayınca Belgin Hanım’ın sessizliği canımı sıkar oldu. Çalışırken mesaide harcadığım kelimeler birikti, içim doldu. Bir şey anlatacak olsam tepkisiz bir yüzle dinleyip dinlemediği belli olmazdı. Yılların sessizliğinin acısını çıkarır gibiydi. Kaç defa “Belgin Hanım bu böyle olmaz, konuşalım” dedim, “Adem Bey hep böyleydik, şimdi ne değişti?” dedi. Haklıydı, değişen bendim. Konuşmak bir dinleyen varsa anlamlıydı. Ne kadar dağınık ve ne kadar boş konuşursam konuşayım, ağzımdan çıkan cümlelerin arasında gerçek düşüncelerim, hayallerim varmış. Etrafta dolaşıyor, birilerinin düşlerini süslüyormuş. Bazen dertlerimi bazen de mutluluklarımı sağa sola saçıyormuşum. İnsan için bir başka insanın sesi ilaçmış. Hem de gün içinde sık sık içilmesi gereken bir ilaç. Yudum yudum bile olsa ya da kafaya bir dikişte bile olsa içilmeliymiş. Ağızda bıraktığı acı tada rağmen içilmeliymiş. Suskunlukta anladım.

Sabah kahvaltıyı sesi oldukça yüksek çıkan televizyonun karşısında sessizce yapardık. Az şekerli kahvelerimizi camın önündeki koltukta birbirimize bakmadan içerdik. Bir defasında tam kahve saatimizde kırmızı bir araba kargo şirketinin park halindeki arabasına arkadan çarpmıştı, o zaman bile sessizliğimiz bozulmadı. Tek başına olup sessizliği dinlemek ile başka birileri varken sessizliği dinlemek aynı değildi. Diğer öğünlerin de sabah öğününden farkı yoktu hatta öğün araları bile aynıydı, kelimesiz, cümlesizdi. Konuşamadığım her an içimden kendimle veya Belgin Hanım’la konuştum durdum. Kafamda bazen öfkeli tartışmalar bazen de sevgi dolu itiraflar canlandırdım. Odada ise haberleri okuyan spikerin sesiyle oyalandım. Oysaki yavaş adımlarla kol kola gezmeli, fısır fısır komşuların dedikodusunu yapmalıydık. Evde yemeğe salçayı az koydun, çok koydun diye dakikalarca münakaşa etmeliydik. Çocuklar her telefon ettiklerinde gelinleri çekiştirmeli, torunların saçma sapan hareketlerini birbirimize hatırlatıp gülmeliydik. Biz ise sessizliğe yemin etmiş gibiydik.

Daha fazla dayanamadım. Bir sabah ondan önce uyandım. Seviyor diye soğanlı menemen yaptım. Peynirler, zeytinler, kavanozun kapağını zor açtığım az şekerli çilek reçeli ve güzel bir çay ile masayı hazırladım. Bekledim, uyanmaz. Televizyonun sesini açtım, kalkmaz. Çaydanlığın kapağını yere düşürmüş gibi yaptım, gelmez. Hem ona hem kendime kızdım, kırıldım. İsmini seslendim, ses yok. Zaten sonrasında da hiç ses olmadı. Terlik sesleri kesildi. Beni yemeğe çağırmak için yaptığı gürültüler, pazara gitmek için acele ettiğinde salladığı anahtarların sesleri kesildi. Arada bir ağzından çıkan homurtular, karabiber koklayınca üç kere hapşırması, örgü örerken şişlerin çıkardığı ses, aldığı nefesin sesi kesildi. Evden günlerce dualar, sabır dilekleri duyuldu. Hiç duymak istemediğim, duymaya hazır olmadığım cümleler edildi. Küçük gelin cenazeden iki ay sonra bu kara kediyi getirdi. “Arkadaşlık edersiniz” dedi. Hatayı bu kediye de Belgin ismini koymakta yaptım galiba. Hiç mi miyav demez bu Belgin Hanım. Vallahi dayanamayacağım, bir ses versin diye sıkacağım boğazını.