top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

Öykü: Sokağın Arka Kapısı

"Bir anlığına içimdeki korku galip gelir gibi oldu ve dönmeyi düşündüm ama vücudum bu kararıma âdeta isyan etti."


Gökhan Uykaz


Sokağın arka kapısından girince, vahşi bir savaştan yenik çıkmış gibi yerlerde yatan köpeklerin, farelerin, kedilerin, kuşların, tavşanların, tanıyamadığım birçok hayvanın parçalanmış leşlerini, siyaha çalan kurumuş ya da kızıl kana bulanmış, sağa sola saçılmış organ parçalarını ve bu parçaların etrafına üşüşmüş, ellerine geçirebildikleri her parçayı sanki birileri ellerinden alacakmışçasına ağızlarına tıkıştıran, en ufak bir et parçası için bile birbirlerini âdeta ezen, birbirlerinin ellerinden hatta ağızlarından o parçaları kapıp kaçan insanları gördüm.


Beni fark etmeleri çok uzun sürmedi. Dona kalmış halde kendilerine baktığımı fark edenler az önceki kıyameti andıran sahnenin birer parçası değilmişçesine ellerindekileri bırakıp, ağızlarındakileri de alelacele yutarak hafifçe doğruldu.


Bir süre sonra leş adacıklarının başına toplanmış olanlar, yemeği bırakıp gözlerini bana dikmişti. Bakışmamız pek uzun sürmedi, hepsi de sanki bir yerden komut almış gibi bir anda elini cebine atarak mendillerini çıkardı ve ağızlarını, ellerini silmeye başladı. Birbirlerini kontrol ediyorlar, ağızlarında ya da başka bir yerlerinde kan lekesi veya parça kalmış olanları uyarıyorlar, birbirlerinin ellerinden mendillerini alarak temizlenmelerine yardımcı oluyorlardı.

Hummalı çalışma bittiğinde karşımdakileri daha iyi görebildim. Bu leş yiyiciler, muhteşem güzellikte elbiseler içinde uzun boylu, yapılı, parlak saçlı çok güzel insanlardı. Kendimden utandım. Bense esmer, kara kuru, kısa boylu, kocaman, şekilsiz bir suratı olan, saçı sakalı birbirine karışmış biriydim.


O sırada içlerinden birkaçı hızlı adımlarla kirli mendilleri toplayarak biraz ileride duran parlak sarı renkli kocaman çöp kovasına attı.


Hâlâ sokaktakilerle birbirimize bakıyorduk ama bu durum daha fazla uzamadı. Herkes ağır ağır hareketlenmeye başladı. Bir kısmı tek başına, bir kısmı aile oldukları her hallerinden belli şekilde gruplar halinde, zaman zaman meraklı bir bakış atarak, zaman zamansa çekingen bir ifadeyle sadece göz ucuyla hafifçe süzerek ama istisnasız hepsi de beni garipseyerek sokağın iki tarafındaki sıra sıra evlere doğru ilerlemeye başladı. İnce uzun sokakta kimse kalmamıştı.


Evlerin güzelliğini o anda fark ettim. Hepsi de, önünde küçük birer bahçesi, bembeyaz hoş çitleri ve bahçelerin içindeki yemyeşil çimlerin üzerine kondurulmuş rengârenk çiçekleri, çeşit çeşit ağaçları olan, son derece özenerek yapıldığı belli, iki katlı müstakil taş evlerdi. Çatılardaki bacalardan havaya ince ince süzülen dumanlar, evlere sadece sevimli bir hava vermiyor, aynı zamanda huzurlu bir resim çiziyordu.


O anda bu evlerden birini seçmem gerekse, kesinlikle karar veremezdim.

Girdiğim kapının tam karşısında, sokağın sonunda ise ev olmadığı her halinden belli, diğerlerinden hem daha büyük hem de farklı bir mimariyle yapılmış, bahçesi olmayan bir bina daha vardı. Bir bakışta buranın ev değil de bir tür merkez ya da ona benzer başka bir kurum olduğu belli oluyordu.


Ne yapacağımı bilemez bir durumdaydım. Sokakta leş yiyen insanları görmemiş olsam muhtemelen son derece huzurlu ve kendimden emin bir şekilde sokağın sonundaki bu büyük binaya gider, en ufak bir çekince bile hissetmeden içeri girip yardım isterdim. Ancak az önceki manzara kafamı karıştırmıştı. Bir anlığına içimdeki korku galip gelir gibi oldu ve dönmeyi düşündüm ama vücudum bu kararıma âdeta isyan etti.

Günlerdir yemek yememiştim, boğazımdan sudan başka bir şey geçmemişti. Üstelik yağmur, soğuk, orman, dağ, tepe demeden sürekli yürümüştüm. Arada sırada bulabildiğim birkaç kovukta olası bir vahşi hayvanın saldırısına uğrama korkusuyla daldığım tedirgin uykuları saymazsak neredeyse hiç dinlenmemiştim. Üstelik perişan kıyafetlerimin, parçalanmış ayakkabılarımın beni ne kadar daha idare edebileceği de şüpheliydi. Kendi kokumdan kendim bile rahatsız oluyordum artık.


Biraz daha sakinleşince tam karşımdaki binaya girmekten ve biraz yardım dilenmekten başka hiçbir seçeneğimin olmadığına ikna oldum.


Yerlerde yatan leşlere basmamaya çalışarak binaya doğru ilerlemeye başladım. Her adımımda sağımdaki, solumdaki evlere bakıyordum. Bazen pencerelerden hafifçe uzanmış meraklı bir yüz görüyordum, bazense kafamı çevirdiğim anda kapanıveren bir perde.

Sokağı bitirip binanın önüne geldiğimde dış cephenin uzaktan görünmeyen mimari detayları gözlerimi kamaştırdı. Çeşit çeşit çiçeklerin, türlü türlü hayvanların, insanların, dağların, akarsuların, güneşin, dünyanın, ayın her türlü detayının binanın her yerine bin bir emekle ve üstün bir zevk anlayışıyla işlendiği belliydi.


Üstüme başıma bakınca böylesine benzersiz bir binaya girmek istememi ben bile garipsedim.


O anda binanın sade ama bir o kadar da özenilmiş detaylarıyla uyumlu büyük kapısı yavaşça açıldı. İster istemez bulunduğum yerde durdum. Nefes alıp almadığımdan bile emin değildim.

Kendi kendine açılmış gibi görünen kapıdan kırmızı bir elbise içinde, lüle lüle sarı saçlı, masmavi gözlü, açık tenli, sevimli mi sevimli bir kız çocuğu göründü. Hiç acele etmeden birkaç basamaktan oluşan merdivenleri inip tam karşımda durdu. Hafifçe reverans yapıp gülümsedi. Bembeyaz dişleri dikkat çekiciydi. Birkaç saniye göz göze kaldık. Bir şeyler söyleyip söylememe konusunda kararsızdım. Neyse ki ufaklık konuşmama fırsat vermeden söze girdi.

“Merhaba, hoş geldiniz.”

Nasıl cevap vereceğimi bilemedim. Ağzımdan birkaç anlamsız sözcük çıktı. Karşımdaki içinde bulunduğum durumu anlamış olacak ki tekrar söze girdi.

“Çok bitkin görünüyorsunuz, iyi olduğunuza emin misiniz?”

Elbette ki iyi değildim ama kendimi toparladım.

“Teşekkür ederim. Biraz yorgunum ve uzun zamandır da bir şey yemedim. Size rahatsızlık vermek istemem ama bana verebileceğiniz az da olsa yiyeceğiniz var mı acaba?”

Ufaklığın sevimli yüzü bir anda şekil değiştirdi. Gözlerinde beliren üzüntü dolu ifade sesine de vurmuştu.

“Sizin adınıza gerçekten çok üzüldüm. İçeri girmek istemez misiniz? Size yardımcı olabilirsek gerçekten epey seviniriz. Hem biraz da dinlenmiş olursunuz.”


Sözlerini bitirir bitirmez arkasını dönüp aynı yavaş adımlarla merdivenleri çıkmaya başladı. Tereddüt etmem için hiçbir sebep yoktu. Ben de arkasından yürüdüm.

Büyük kapıdan girince turkuaz renkli mermer zeminli büyük bir holde buldum kendimi. Mermerlerden sonra dikkatimi çeken ilk şey, tepemizdeki büyük, muhteşem avize oldu. Hemen arkamda hizmetli olduğu her halinden belli olan şık giyimli biri kapıyı kapattı.

Oldukça büyük olan holün duvarları zemine uyumlu bir renkle boyanmış, muhtelif yerlerine de son derece becerikli ellerden çıktığı belli olan kocaman tablolar asılmıştı. Sağımda ve solumdaki üçer kapı, binanın giriş kapısının daha küçüğüydü. Tam karşımda ise içerideki kapılardan az daha büyük, çift kanatlı bir başka kapı vardı.


Çocuk, hiç tereddüt etmeden karşı kapıya yürüdü. Kapıya yaklaşırken, binanın girişindeki kapı gibi bu kapı da sanki kendi kendine açılıverdi.

Şimdi, önceki kadar olmasa da yine de büyük sayılabilecek bir salondaydım. Tam ortadaki devasa büyüklükteki ahşap masa ve bordo renkli deri kaplamalı sandalyeler buranın yemek salonu olduğunu gösteriyordu.


Çocuk, biraz durup etrafa göz gezdirdikten sonra masanın başındaki sandalyeyi işaret etti.

“Buyurun lütfen. Önce yemeğinizi yiyin, sonra dinlenirsiniz. Siz beklerken ben müsaadenizi istemek zorundayım. Daha sonra size katılacağım yine.”


Ben sandalyeye otururken çocuk da yanındaki hizmetliyle birlikte salondan çıktı. Kapanan kapının sesini duydum. Kocaman salonda yalnız kalınca etrafımı incelemeye başladım.

Holdeki avizenin bir benzeri bu salonda da tam olarak masanın orta noktasının hizasındaydı. Kahverengi ahşap yer döşemeleri avizeden o an için hiç ışık desteği almamasına rağmen parlıyordu. Salonun uzun duvarında, sağ tarafımdaki kısımda üç büyük pencere ve bitişik duvarlardaki aynı ebattaki pencereler salonun aydınlatma işini gayet başarılı bir şekilde yapıyorlardı. Bu pencerelerin yan kısımlarında zemine yakın bir yerde toplanmış olan bordo renkli perdeler tavandan zemine kadar iniyordu.


Büyük duvardaki pencerelerden ortadakine biraz daha dikkatlice bakınca, sokağa girdiğim kapının bir benzerini gördüm. Tam ayağa kalkıp pencereden dışarıya bakmayı düşünüyordum ki salonun kapısı açıldı. Aynı anda arka arkaya tek tip takım elbiseleri ve önlerinde üzerleri dolu servis arabalarıyla görevliler girmeye başladı. Sağımdan solumdan hızlıca ve büyük bir ciddiyet içinde geçen görevliler teker teker masanın etrafına dizildiler. Hepsi girdikten sonra arkamdan biri el çırptı. Sesi duyan görevliler salona girişlerindeki disiplini hiç bozmadan aynı anda arabaların üzerindeki kapakları kaldırıp masayı donatmaya başladılar.


Gözlerime inanamıyordum. Masanın üzerinde neler yoktu ki… Rengârenk porselen tencerelerde dumanı üzerinde muhteşem kokulu çorbalar, gümüş tepsilerde pirinç pilavı içine yatırılmış tavuklar, kuzu etleri, dana etleri, bir diğerinde bu defa bulgur pilavı içinde kazlar, ördekler, bıldırcınlar. Başka çeşit tepsilerde boylarına göre dizilmiş, kimisi ızgara, kimisi buğulama, kimisi de yağda kızartılmış balıklar, hemen yanında ahşap sunum tabaklarında mangaldan yeni alındığı belli kuzu pirzolalar, şişler, köfteler, dana bonfileler, kontrfileler, antrikotlar… Tencerelerin içindeyse sulu yemekler vardı. Ispanak, pırasa, patates, kereviz, enginar, patlıcan, kabak görebildiklerimdi. Sadece yemekler de yoktu elbette. Çoğunun dumanı hâlâ üzerinde, hasır sepetler içinde çeşit çeşit ekmekler harika kokuyordu. Salatalar ise bu koku cümbüşüne renkleriyle katılmışlardı. Marullu, rokalı, domatesli, salatalıklı, maydanozlu, dereotlu, hem beyazından hem de kırmızısından lahanalı, biberli, reyhanlı… Âdeta gökkuşağı gibi. Daha küçük tabaklarda yumuşak, sert, taze, eskitilmiş, yağlı, yağsız, küflü, tuzlu, tuzsuz çeşit çeşit peynir, peynirlerin hemen yanında salamurası, yağlısı, basması, kurusu, kırması, çekirdeksizi, ufağı, büyüğü zeytinler atıştırmalık olarak yerlerini almışlardı. Meyvelerse salatalardan rol kapmak istercesine renkliydi. Hepsi de çeşitlerinden olmak üzere elmalar, portakallar, mandalinalar, armutlar, ayvalar, üzümler, çilekler, kirazlar, muzlar, şeftaliler, kayısılar, nektarinler, muzlar, greyfurtlar, karpuz, kavun, avokado, dut, kivi, ananas ve ismini bile bilmediğim daha birçoğu. Taze meyveler olur da kurular olmaz mı? İncirler, erikler, kayısılar, hurmalar ve taze meyvelerin neredeyse hepsinin kurusu sıra sıra dizilmişlerdi. Kuru yemişler de en az meyveler kadar çeşitliydi. Fındık, leblebi, badem, kabak çekirdeği, kaju, kabuklusuyla kabuksuzuyla fıstık, ceviz ve diğerleri… Tüm bunların üzerine elbette ki tatlılar vardı. Hepsi de tek tip kâseler içinde özene bezene yapıldığı belli olan sütlü, şerbetli tatlılar, çikolatalı, meyveli, jöleli dilim dilim pastalar, yumuşacık görünümleriyle her halinden lezzetli olduğu belli olan kekler… Bu kadar yiyeceğin olduğu yerde aynı çeşitlilikte içecekler masayı tamamlıyordu. Kapaklı zarif sürahilerde, yeni sıkıldığı içindeki parçalarından belli meyve suları, şerbetler, porselen demliklerde kokusu insanı kendinden geçiren çeşit çeşit çaylar, kahveler…


Görevliler masanın üzerini donatmaya devam ediyordu. Bense önümdeki ziyafete bakarak açlığımı unutmuş, sadece gördüklerimle bile neredeyse doyduğumu hissediyordum. Nihayet servis bitti ve dolu gelmiş olan servis arabaları bu defa boş ama aynı vakur edayla görevlilerle birlikte salonu terk etti. Sadece hemen başucumda kalan tek görevli, belli ki bana hizmet etmek için bekliyordu. Göz ucuyla süzdüm. Sırtını iyice dikleştirmiş, göğsünü öne çıkarmış, gözlerini bile kırpmadan tam karşıya bakıyor, bir asker gibi emir bekliyordu. Ne yapacağımı bilemedim. O anda az önceki küçük kız içeri girip hemen yanımdaki sandalyeye oturdu. Bir şeyler söylemek istiyor ama ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Halimi anlamış olacak ki, ilk karşılaşmamızdaki gibi söze girdi.

“Unuttuğumuz bir şey olabilir mi ya da özel olarak istediğiniz herhangi bir şey?”

Böyle bir masada böyle bir soruya verilebilecek cevap sayısı fazla değildi. Kelimeler ağzımdan süzülüverdi.

“Çok teşekkür ederim, daha ne olabilir ki. Bu kadar yiyeceği zaten tek başıma yemem mümkün değil. Gerçekten çok teşekkür ederim.”

“Siz sadece ne yemek isterseniz işaret edin lütfen. Ben şimdilik yanınızdan ayrılıyorum.”

Küçük kız ayrıldıktan sonra hangi yiyecekten ne kadar yediğimi, masada ne kadar vakit geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sadece bir işaretimle önüme koyulup kaldırılan tabaklar hayal meyal aklımda. Bir de tattığım tüm yiyeceklerden memnun kalışım.

Bir süre sonra, artık bir lokma bile yiyecek yerim kalmayınca yanımdaki görevliye servis yapmamasını işaret ettim. Yemeğin de etkisiyle uykum gelmişti. Kız yine yanımda beliriverdi. Nazikçe kapıyı işaret edince, zor da olsa kalkıp kızı takip etmeye başladım. Yemek salonuna girmeden önce gördüğüm kapılardan birini açtı. Son derece sade ama bir o kadar da zevkle döşenmiş bir yatak odasıydı bu. Odanın kokusuna bakılırsa yeni temizlenmiş, belki de benim için hazırlanmıştı.


“Gardıropta ihtiyacınız olabilecek tüm giysiler mevcut. Üzerinizdekileri kullanmayacaksanız çöpe de atabilirsiniz. İyi istirahatler.”

Kız, cevap vermeme bile müsaade etmeden odadan ayrıldı.

Gardıroba göz atmadan önce hemen yanımdaki kapıyı açınca en az yemekler kadar güzel başka bir sürprizle karşılaştım. Zeminden tavana muhteşem mermerlerle süslenmiş, küvetiyle, tuvaletiyle, aynanın önüne özenle dizilmiş bakım ve temizlik malzemeleriyle tam tekmil bir banyo. Hiç düşünmeden üzerimdeki döküntülerin hepsini çöpe atıp küvete girdim. Sımsıcak suda, köpükler içinde uzanırken neredeyse uyuyakalıyordum. İçerideki yatağı düşününce uykumu tehlikeye atmayıp, istemeden de olsa küvetten çıkıp kurulandım.

Pijamalarımı giyip yatağa uzandığımı hatırlıyorum. Gözlerimin kapanması ve uykuya dalmam muhtemelen sadece birkaç saniye sürdü.


Uyanıp da gözümü ilk açtığımda tüm yaşadıklarımın bir rüya olup olmama ihtimali kısa bir süreliğine aklımdan geçiverdi. Önce tavana, sonra da etrafıma bakıp da uykuya dalmadan hemen öncekiyle aynı yerde olduğumdan emin olunca içimi bir rahatlık kapladı. Bu rahatlamanın da etkisiyle bir süre daha yatakta miskinlik yaptım.


Banyodan çıktıktan sonra uykusuzluğum baskın çıkmış ve gardıroba bakamamıştım. Sıra, ona gelmişti. Kapağı açınca gördüğüm kıyafetler artık beni şaşırtmamıştı. Hepsi de son derece kaliteli kumaşlardan yapılmış, üzerinde çok çalışıldığı belli ve son derece şık kıyafetlerdi. Hangisini seçeceğimi bilemedim. Uzunca sayılabilecek bir süre, neredeyse hepsini denedikten sonra hem mevsime uygun hem de üzerime tam oturanlardan bir tanesini seçip aynanın önünde de kendi kendime onay verdikten sonra dışarı çıktım. Kapının hemen yanındaki koltukta benimle ilgilenmesi için bırakıldığı belli olan görevli beni görür görmez ayağa kalkıp, başıyla hafifçe selam verip nazik bir hareketle kapıyı işaret etti. Belli ki dışarı çıkacaktık.


Küçük kız, beni dışarıda bekliyordu. Beni görür görmez yine gülümseyen bir ifadeyle yanıma koştu.

“Umarım rahat etmişsinizdir. Uzun zamandır uyuyorsunuz. Bir ara sizi uyandırmayı düşündük ama sonra vazgeçtik.”

“Harika bir uykuydu. Kıyafetler için de özellikle teşekkür etmek isterim.”

Başıyla, “Önemi yok,” der gibi bir işaret yaptı. Yürümeye başladık. Geçirdiğim muhteşem saatler bir yana, sokağa girdiğimdeki gördüğüm manzara hâlâ kafamı kurcalıyordu. Kıza, bunu sorup sormamak arasında gidip geliyordum. Aklımdan geçenleri okumuş gibi kendisi kısacık bir açıklama yaptı.

“Sokağa girdiğinizde gördüklerinizi merak ediyorsunuzdur, değil mi?”

Nezaketi elden bırakmamaya çalışarak cevapladım.

“Merak etmediğimi söyleyemeyeceğim. Ama bununla ilgili bir açıklama yapmak istemezseniz de anlarım elbette.”

“Anlayışınız için çok teşekkür ederim. Sizin de söylediğiniz gibi, bu konuda konuşmasak daha iyi olur.”

Orada kaldığım birkaç gün süresince ilk günkü konukseverlikten en ufak bir eksilme olmadı. Malum konuyu da hiç konuşmadık. Hatta bir daha hiç aklıma gelmediğini bile söyleyebilirim.

Her güzel şey gibi, sokakta geçirdiğim günlerin de elbette bir sonu vardı. Sokakta yaşayanlardan kaynaklı değildi elbette. İstesem, ölene kadar orada kalabileceğimden hiç şüphem yoktu ama ayrılmak zorundaydım. Hem bu güzel insanlara zarar vermek istemiyordum hem de konukseverliklerinden sebep artık mahcup oluyordum.

Bir sabah uyandıktan sonra, küçük arkadaşımla sokaktaki rutin yürüyüşlerimizden birini yaparken ayrılacağımı söyledim. Küçük kız, kalabileceğim yönünde birkaç kelime söylediyse de kararım kesindi. Girdiğim gibi, sokağın arka kapısından çıkıp, üzüntümden ardıma bile bakmadan olabildiğince hızlıca uzaklaştım.

Bazen sokağa tekrar gidip gitmemeyi düşünüyorum ama tekrar bulamayacağımdan korktuğum için bu fikrimden hemen vazgeçiyor, o güzel insanların sonsuza dek mutlu ve huzurlu yaşamasını diliyorum.

Comments


bottom of page