top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Konuşamamaktan dile gelen mahcubiyetler 

Aynur Kulak, Erdal Güney’in yeni öykü seçkisi Gecikmiş Bir Konuşmanın Mahcubiyetiyle odağında, aile, ilişkiler, mazi, özlem şimdiki zamanda tutunma mücadelesi, modern yaşamın sessiz duyguları, söylenmemiş sözlerin ağırlığıyla geleceği yapılandırma temalarının ön plana çıktığı bir çerçevede kapsamlı bir inceleme yazısı kaleme aldı.



Erdal Güney’in yeni öykü kitabı Gecikmiş Bir Konuşmanın Mahcubiyetiyle Ayrıntı Yayınları'nın markası olan Düşbaz Kitaplar tarafından okurla buluştu. Müzisyen kimliğiyle tanınan, Hatırla Sevgili ve Elveda Rumeli gibi dizilerin yanı sıra birçok belgesel, kısa film, tiyatro ve reklam müziklerinde imzası bulunan Erdal Güney’in ikinci öykü seçkisi olan Gecikmiş Bir Konuşmanın Mahcubiyetiyle, samimiyetini ve gerçekçiliğini hep diri tutan insanların öyküleriyle buluşturuyor bizleri ve gündelik hayata dair çeşitli duyguları, politik, hümanist bir anlatı odağında gecikmiş bir konuşmanın mahcubiyetiyle sunuyor bizlere.  


Gecikmiş Bir Konuşmanın Mahcubiyetiyle, içeriğinde yirmi iki öykünün bulunduğu son derece özgün öykülerden oluşuyor. Özgünlüğü biraz açmak gerekirse, kitaptaki her bir öykü Erdal Güney’e ait ve ona dair öyküler. Bu minvalde öykülerin tamamında yaşanmışlık hissinin baskın olduğunu hemen söylemeliyim, zira öykü formunda yazarken bu hissi yaratabilmek zordur. Fakat Güney’in içtenliği son derece belirgin ve güçlü. Bu belirgin ve güçlü durum okuduğumuz yirmi iki öyküyü nitelikli kılıyor.


Kitabın içeriğindeki öykülere geçmeden önce kitabın isminin güzelliğine değinmek istiyorum. “Mahcubiyet”in anlamı bu çağın kriterlerine zıt düşüyor hiç şüphesiz fakat bu kelime içine girdiği her cümleye anlam derinliği kazandırıyor. Üstelik, “Gecikmiş Bir Konuşma” söz konusu olunca öyküler boyunca sürecek, öykülerin arasına sızacak, içinde ve etrafında dolaşacak olan “Mahcubiyet” sadece kelime anlamıyla değil, kavramsal düzeyde bir üslup meselesiyle karşı karşıya bırakıyor bizleri. Gecikmiş her bir konuşma için mahcubiyetlerini her bir öyküde içtenlikle paylaşıyor Erdal Güney.


“Sarı bant rüzgâra teslim olmuş, yaprak misali pırpır hareket ediyor. Ne kopabiliyor ne de martının sebep olduğu kırığı kapatabiliyor. Firuze banda bastırarak can çekişen tutkalın insafına bırakıyor kendini. Nafile. Oda sıcak olmasına rağmen cam kırığından sızan rüzgâr üşütüyor. Hayatı boyunca geç gelen onca şey gibi. Üşüyen ruhu mu yoksa bedeni mi, bunu anlayamayacak kadar içine başka dışına başka yaşıyor nicedir. Biliyor; pencereyi sonuna kadar da açsa camın kırığından sızan rüzgâr kadar üşütemez içeriye dolan soğuk.” 


Kitaba ismini veren Gecikmiş Bir Konuşmanın Mahcubiyetiyle öyküsünde Firuze’nin hikayesini okuyoruz. Gecikmiş, yalnız ve mahcup bir kadın olarak Firuze çok iyi anlatılmış bir karakter, çünkü her hissiyatı okuyana direkt geçiyor. Firuze’nin soğuk ve üşüyen ruhuna hastaneye giderken, kitabını okurken, gecikmiş bir konuşmayı yapmak üzereyken eşlik ediyoruz. Kişinin kendisine karşı hissettiği gecikmiş bir mahcubiyet mi bu, başkalarına karşı mı gecikmiş, söylenememiş sözler mi söz konusu gibi birçok anlam çağrışımlı soruyla öykünün içinde ilerlerken, öykü bittiğinde Firuze’nin kendisine dönüşüyoruz. Her birimizin içinde gecikmiş bir konuşmanın mahcubiyeti yok mudur, mutlaka vardır ve kitaba da ismini veren bu özel öyküde bu durumu tüm duygu durumlarımızla hissediyoruz.

“Firuze, gecikmiş bir konuşmanın mahcubiyetiyle, kendisinin bile duymak istemediği sessiz fısıltılarında yüzleşiyordu. Duvardan, camdan, koridordan, odanın içindeki ateş böceklerinden utanıyordu.”

Erdal Güney’in müzisyen kimliği kitabın ilk öyküsüyle birlikte –Zamanı Mühürleyen Türküler- karşımıza çıkıyor. Geçmişe gidiyoruz, çocukluğa, televizyonun değil de radyonun önemli olduğu, anne-baba evinin mahcubiyetinin içimize kazındığı günlere. Kitabın bu ilk öyküsü Gecikmiş Bir Konuşmanın Mahcubiyetiyle içindeki tüm öykülerin yazılma sebebi sanki. Diğer yandan şunu da gözlemliyoruz: Erdal Güney’in müzikle olan ilişkisinin edebiyatla olan ilişkisinde nasıl bir bağa dönüştüğünü. Güney’in müzikle, sonrasında edebiyatla kurduğu güçlü bağın sebeplerini bu öykü özelinde okuyoruz.


Her öyküde farklı karakterler çıkıyor karşımıza ve buradan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Erdal Güney karakter odaklı yazan bir yazar; durumlar ve olaylar yazdığı karakterler çevresinde şekilleniyor. Mesela, Asuman öyküsü, mesela Firuze’nin hikayesini okuduğumuz Gecikmiş Bir Konuşmanın Mahcubiyetiyle öyküsü, mesela Raşit’i, Fikret’i, Ersin’i okuduğumuz Tek’ten Geliyoruz öyküsü. Kitabın girişinde yer alan bu öykülerin ardından gelen tüm öyküler karakterler üzerinden yazılmaya devam ediyor ve bu yapının aile, ilişkiler, kurulan bağlar tematik yapısına önemli ölçüde katkı sağladığını gözlemleyebiliyoruz. 

“Asuman, ah Asuman... Ilık, kadife sesi, yarın ne yapacağımı soruyordu. Uygunsam yeni yıla birlikte girebilirmişiz. Yıkık dökük harabe köprünün ortasında haftalarca kalakalmış olan ben, kendi kıyıma mı dönecektim, yoksa gelmesi için Asuman’ı mı bekleyecektim? Aylarca konuşamayan biz, bir anda dili çözülmüş lâllere dönmüştük. Belki de göz göze gelmeyişimiz açmıştı dilimizi.”


Öykülerin tamamında iki unsur dikkat çekici: Çocukluk anıları, hatıralar, geçmişe özlem ve şimdiki zamanda geçen gündelik sorunlarla mücadele ve bunun da özellikle nesneler üzerinden olması. Mesela bozulan bir kombi – Asuman öyküsü- veya elektrik sayacı –Tek’ten Geliyoruz- üzerinden yalnızlık temalarının işlenmesi, dikkat çekici unsurlar. Bu öykülerin elbette gözlemlerle yazıldığını düşünüyorum fakat birebir yaşanmışlıklar da söz konusu sanki. Mesela ilişki kurmadaki zorluklar ve hassasiyetler, yabancı bir şehirde öğrenci olmak, kendi ülkende göçebe olmak gibi meseleler anlatımlarıyla çok canlı öyküler. Bu yüzden yaşanmış birebirde deneyimlenmiş gibi hissettiriyor. Bu sebeplerden dolayı öykülerde yer alan eşyaların ve nesnelerin gündelik yaşantımıza etkisi daha da önemli kılınmış oluyor.


Öykülerin sosyo-politik unsurları da son derece güçlü. Gözaltı isimli öykü bu kapsamda en belirgin olanı. Fakat, Tırnak İzi, Tez  Ayağın Sarı Işığı isimli öyküleri de bu kapsamda değerlendirirsek, korku, kaygı, şüphe, belirsizlik, tedirginlik gibi temalar da ön plana çıkıyor Erdal Güney’in öykülerinde ve bu öyküler neden çok kaygılı bireyler olduğumuza dair de önemli nüveler barındırıyor kendi içerisinde.


Gecikmiş Bir Konuşmanın Mahcubiyetiyle öykü seçkisi için unutulmadan değinilmesi gereken önemli bir detay, Mustafa Cüstan’ın resimleri. Her öykünün hikayesine uygun olarak her bir öykü için yapılan çizimler tek tek öykülere ve kitabın tamamına bir karakter kazandırmış. Bunun olmasını sağlayan Mustafa Cüstan’a ayrıca teşekkür etmek gerekiyor. 

Gecikmiş Bir Konuşmanın Mahcubiyetiyle, modern yaşamın sessiz duygularını, söylenmemiş sözlerin ağırlığını edebiyatla harmanlayan bir kitap. Öyküler gündelik yaşamdaki, “konuşulamayan” anları idrak etme çabası olarak okunabilir. Öykülerin bu özelliği de kitabı çağdaş öykü refleksleriyle yoğrulmuş bir eser haline getiriyor. Okurunun bol olması dileğiyle.



GECİKMİŞ BİR KONUŞMANIN MAHCUBİYETİYLE

Erdal Güney

Düşbaz Kitap, 2025

Resimler: Mustafa Cüstan

Tür: Öykü

160 s.

Yorumlar


bottom of page