• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Son Fotoğraf

Sokağı aydınlatan kör ışığın altına gelince “Fotoğraf?” diyorum.

Beyhan Keçeli


“Çok acıktım. Gidip bir şeyler alalım mı?”

“İyi fikir, hadi hazırlan.”

Sokak soğuk, eli sıcacık. Kokoreççinin önünde yine sıra var. Saçlarımı sevmedi insanlar, garip garip bakıyorlar. Aldırmıyorum. O da aldırmıyor. Her fırsatta “Yakıştı sana.” diyor. Besleme gibi oldum halbuki.

İki acılı kokoreç söyleyip oturuyorum tabureye. Diğerini almak isteyen birine “Dolu!” diyorum Uğur'u göstererek. Tuhaf bakıyor, bu kız da sevmedi saçlarımı. İştahla yiyorum ama Uğur “Evde yerim.” diyor, uzatmıyorum. “Peki.” Paket yaptırıyoruz.

Nemli bir İstanbul gecesi… Kediler çöp konteynırlarının etrafında. Islak, hüzünlü sokakta ayak seslerimizi dinleyerek yürüyoruz. Sokağı aydınlatan kör ışığın altına gelince “Fotoğraf?” diyorum. Koluna sarılıp sırnaşıyorum çocukça. İkimiz de gülümsüyoruz objektife bakarken.

Merdivenleri çıkarken elimdeki paketi gösteriyorum. “Daha fazla soğutma.” Başını sallıyor evet anlamında. Aslında canı istemiyor, biliyorum, ısrar etmiyorum. Bazı akşamlar böyle sessiz olur, hiç ses etmem, neden demem, bırakırım, kendi yatağında usulca akar. Loş ışığın aydınlattığı koltuğa bırakıyoruz kendimizi.

Susuyoruz. Bu gece susma gecesi. Usulca uyuyoruz. Sessiz, ıslak, hüzünlü geceye bırakacak bir şeyimiz yok.

Üç aydır yaşadığım huzurun son gecesinin bittiğini bilmeden uyanıyorum. Gözlerimi açtığımda yanımda yok. Salon masasındaki kokoreç paketinden yayılan koku odayı sarmış. Ben uyanmadan çıkmazdı. Hayır, gitmiş olamaz.

Bilmem kaç yıl önce de böyle bir sabah yokluğunu bırakıp gitmişti. Sanki asırlar boyu sürmüştü yokluğu. “Düğümlenmişiz biz.” derken o düğüm, yüreğimde bir yumru gibi kaldı. Sanrılarla dolu gecelerde ölecek oldum, ölmedim. Terapiler, ilaçlar, dostlar… Annem her gün arar, ilaçlarımı alıp almadığımı sorardı. Özlem bana destek olmak için çırpınıyordu. Özlem olmasa; eksiğimi, açığımı kapatmasa çoktan kovulurdum işten. Beni daha fazla idare etmeyecekleri belliydi.

Toparlanmıştım bir zaman sonra. İşe vaktinde gitmeyi başarıyordum en azından. İnsan içine de çıkar olmuştum artık. Arayanlara cevap veriyordum. İçime çöreklenen acı orada öyle ince ince sızlasa da sanrılar bitmişti. İşler yoluna girince ilaçları almayı unutmaya başladım. Özlem’e ve anneme söylemedim ama baktım iyiyim, bıraktım ilaçları. Dikkatim ve enerjim azalsa da kendimi iyi hissediyordum.

Sanrılar gelmedi ama asırlar sonra ılık bir İstanbul akşamında Uğur geldi usulca. Saçlarımı kısacık kestiğim akşamdı. Neden demedim, sarıldım, sustum. Ertesi gün anlattım o gidince olanları. Sanrıları, sancıları, ilaçları, terapileri… “Bitti.” dedi “Artık buradayım.” Dostlara gerek kalmadı. Çok mutluydum. Bir gün Özlem’e söylemek istedim geldiğini, bana bunca acıyı çektiren adamın adını bile duymak istemedi.

“Gelmez de gelse de senin hayatında yeri yok öylesinin.” dedi. Özlemin hatrı, emeği çoktu üstümde. Gizledim bana döndüğünü annemden ve Özlem'den. Yine çıkmaz oldum insan içine. Türlü bahanelerle atlatıyordum herkesi. İşten çıkınca koşarcasına eve dönüyordum. O bana yetiyordu çünkü.

Tekrar ortadan kaybolduğu o gün işe gitmedim, telefonlara çıkmadım. Kapı vuruldu, Özlem daldı içeri hışımla. Gözlerim kan çanağı.

“Neredesin sen, telefonlara da cevap vermiyorsun? Ne bu hâlin?”

Verecek cevabım yok.

“Kızım bak yine bir hâller var sende. İlaçlarını alıyor musun doğru söyle?”

Kokoreç kokusunun terkedilmekle bir ilgisi var.

“Yine gitti Özlem!”

“Ne gitmesi kızım? Kim gitti?”

“Bak daha dün akşam bu fotoğrafta gülümsüyordu, gitmesi için sebep yoktu.” derken çevirdim telefon ekranını Özlem’e. Gözleri yerinden fırlayacak gibi bakıyor. Terapistimi arıyor, kokoreci çöpe atarken:

“Hadi hazırlan çıkıyoruz.” diyor.

İlaçlar ve terapiler işe yarayıncaya kadar kalıyor Uğur o fotoğraf karesinde. Sonra oradan da gidiyor.