• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Temizlik Benim İşim

Dünyayı bütün tozlarından, kirlerinden arındırsam, sulanmamış tek bir saksı dibi bırakmasam, sardunyalarımın sararmış yapraklarını ayıklasam, annemin menekşelerinin toprağını yenilesem yine de bir tekne kazıntısı, kürtaj artığı olduğumu tekrarladım kendime; kafama kafama vurdukça bunu, soluk alacak yer bulamadım.

Eylem Asrav


Evcilik oyunlarımı yedi yaşımdan itibaren, boyuma uygun taş kovam, avuçlarım arasında rahatça kovaya daldırıp çıkarabileceğim, suyunu iyice sıkabileceğim büyüklükte, eskimiş, incelmiş peşkirlerden bozma taş bezimle, anneannemin dört oda bir salonlu, gepgeniş balkonlu evinde temizlik yaparak oynardım.

Boyasız, ahşap kapıların, pencerelerin, macunu çatlamış, kurumuş pencere camlarının, çivit mavi boyalı ahşap tavanların, eski eşyaların yığılı olduğu, ölüm kokusunu bunca yıldır muhafaza eden arka odanın bulunduğu o evin, fayans yerine rutubetli mavi duvarlarla kaplı, odunlu termosifonlu, tahta kütürgeli banyosunda anneannemi yıkarken korkar, parmaklarım arasında un ufak olacağını sanırdım kemiklerinin.

O saçlarının örgülerini çözerken usulca sırtını ovardım; ben ovdukça pembeleşirdi teni; burnu kapalı yeşil plastik terliklerin içinde parmaklarını oynattıkça sanki banyonun içinde bir kurbağa varmış duygusuna kapılırdım vıyk vıyk. Kovadan maşrapayla aldığım suyu başından aşağı boşaltır, zeytinyağlı sabunun seyrelmiş saçları arasından belirgince görülen kafa derisini delip geçmesinden korkardım.

Sonra sıcak suda yumuşamış tırnaklarını keser, saçlarını tarar, gaz sobasının üzerinde ısıttığım taşını, patiklerini giydirdiğim ayaklarının altına koyardım, tükürük hokkasınıysa kırmızı kadife koltuğunun yanına.

Bu günlere kolay gelmedim yani ben. Yedi yaşımda başladım temizlik kariyerime. Cılız, çelimsiz bedenimden beklenmeyecek bir iş kuvvetim vardı.

Anneannemin tüyleri dökülmüş, turuncu desenli Isparta halısını yine onun ördüğü banyo keseleriyle silerdim – iki su arap sabunlu, bir su duru sulu. Ben sildikçe halılar öter, dile gelirdi sanki. Mahalledeki zenginlerin evlerine gelen yardımcıların dahi bu denli güzel halı silmediği konuşulurdu ağızdan ağza.

Anneannemle kalmadım; sonraki hayatımda eski evleri, yeni evleri, yazlık evleri, kışlık evleri, boyası badanası yapılacak evleri, hastane odalarını, otel odalarını, merdiven altlarını, bodrumları, kömürlükleri, vitrin içlerini, çekmece diplerini, mutfak dolaplarını, banyo fayanslarını, çöp kutularının içlerini dışlarını, saç fırçalarını, buzdolabı raflarını, boyalı boyasız kapıları, tuvaletleri, küvetleri, bambu bahçe takımlarının kıvrımlarını, bilgisayar klavyelerinin içlerini, bahçeleri, terasları temizledim.

Başkalarının evlerine de gittim temizliğe; o evlerde çeşme başlıklarını parlattım, fayanslardaki kireçleri kazıdım, ocaklardaki yağları erittim, şöminelerdeki külleri süpürdüm, kadife perdelerin tozlarını silkeledim, duvarlarda asılı fotoğraflara baktım, Brighton’daki evimize döndüm, kendimi yıkadım, o günlerin akşamında kazıyacak, temizleyecek tek bir köşe bulamayınca yorgunluğumla uyudum. İlmek ilmek dokudum yani kariyerimi.

Çok yorulduğum gecelerde kâbuslar gördüm, avaz avaz “Kurtarın beni!” diye bağırarak uyandım uykularımdan, kocama sarıldım, kızımın üzerini battaniyeyle örttüm, salona gidip kırmızı koltuğuma çöktüm, pencereden Manş’ı seyrettim.

Gün doğuyordu, kendi evimdeydim, başka bir ülkede, uzakta, o evden çok uzakta, babamın duvardaki fotoğrafına baktım, “Yaşamıyor artık,” dedim kendime, annem geldi aklıma.

Dünyayı bütün tozlarından, kirlerinden arındırsam, sulanmamış tek bir saksı dibi bırakmasam, sardunyalarımın sararmış yapraklarını ayıklasam, annemin menekşelerinin toprağını yenilesem yine de bir tekne kazıntısı, kürtaj artığı olduğumu tekrarladım kendime; kafama kafama vurdukça bunu, soluk alacak yer bulamadım. Arandıkça kâbuslara sürüldüm.

Bedenim çürüdü, tırnak diplerim kanadı, yüzümdeki saç diplerimdeki yaraların kabukları kalktı; bedenimde tek bir tüye tahammülüm yoktu. Çenemdeki ayva tüyleri parlıyor, yeterince temiz değilim diye sıçrıyordum.

Tazelediğim yaralarımın üzerine ilaç sürdüm; sırtım kanadı, tırnaklarımın içi boşaldı, düşen tırnakların yerine yenileri geldi, uykumun içinde her saniye sanki yeni bir kanserli hücreyle rahmim buruştu.

“Bütün memelerimi alın, rahmimi sökün,” diye yalvardım doktora. “Kanser olmak istemiyorum,” diye haykırdım. “İçimi boşaltın, tertemiz olmak istiyorum, yaşamayı hak etmek istiyorum, pankreasımı da alır mısınız lütfen?” diye tısladım.

Hayat yetmiyordu temizlik aşkıma. Roman okuyordum mesela, film seyrediyordum. Romanda sağanak yağmur bastırmıştı; salata kâsesi şarap şişesi balkon masasının üstünde kalmıştı, kadın karakter koşarak içeri girdi yalınayak, yağmur sularından ıslanmıştı ayakları, kanepeye uzandı o haliyle, kanepenin üstünde açık renkli bir keten örtü seriliydi, örtü ıslanmıştı muhtemelen, balkon zemini de tozluydu muhakkak, “Kim yıkayacak o örtüyü şimdi?” diye fırladım koltuğumdan; oyuncak bebeğin ağzından fışkıran sapsarı kirli su ipek bluzun üzerinde leke bırakmıştı, koşup sayfaların içine dalıp temizlemek istedim o bluzu, öyle öyle seyrettiğim filmlerin, okuduğum romanlarla öykülerin bir tekinde bile eksik bırakmadım temizlik dürtümü, benim işimdi kir, benim derdimdi pas, feriştahı olsa kurtulamazdı azmimden.

Başka bir zaman, bir hastanenin yoğun bakım odasındaydık, hemşireler izin vermişlerdi babamın tırnaklarını kesmeme. Islak mendillerle, kesilmiş tırnak diplerindeki kirleri sıyırdım, gülsuyu döktüğüm pamuklarla vücudunun her köşesini sildim, yatağının etrafına Rebul yeşil çay kolonyası sıktım. Kapalıydı gözleri, hortumlar sarkıyordu her yerinden, entübe etmişlerdi, bedeni içinden bir akım geçmiş gibi ân ân sarsılıyordu, akciğerinde büyüyen, koskocaman bir tümörü vardı. Bütün vücuduna yayılmıştı kanserli hücreler; o gece yarısı öldü babam.

Yıkadılar onu, pamuklara sardılar, gül kokuyordu artık; bir gün önce kesmiştim tırnaklarını, gassal da uzamış kaşlarını kesti, mavi gözlerini gördüm kirpiklerinin aralığından, “Güzel uyu, babacığım,” diye fısıldadım, “Güzel uyu”. Titriyordum gasilhanenin don soğuğunda, sırtımda taşıdım babamı, toprağa yatırınca üzerine toprak attım avuç avuç, mor çiçekler serptim dal dal, renkleri severdi babacığım, sonra nergisler, mor menekşeler ektim mezarına, bastıra bastıra ovdum mezar taşını yanına gittikçe, bembeyaz lekesiz olmalıydı onun mezarı, böceklerin yiyeceği, çürüyeceği bedenini gül kokularıyla uğurladığım için bahtiyardı içim; pek sevinçliydim, tertemiz olmuştu her yanı.

Babamı gömdükten sonra eve döndüm, banyoya girdim, sıcak suyu açtım Temmuz sıcağında, bütün vücudumu eski bir tül perdeden bozma sabunlukla sürttüm, bir gün önce hastaneden gelince tüm kıllarımı temizlemiş olduğumu hatırladım sonra, tertemizdim ben de uğurlarken babamı, sırt çantamı bile yıkamıştım, sadece ayağımdaki kırmızı pabuçlar delikti, porçözün kapağı açılıp ayakkabımın içine dökülmüştü, delik ama temiz kırmızı pabuçlarla vedalaştım hepsi babamdan ibaret, adı yalan ailemle. Banyodan çıkınca babamın yatağına uzanıp uyudum.

Kendime gelince, Vicdan’ın, ki dostu olurdu babamın, gül kurusu dallı, güllü desenli masa örtüsünü buldum, o dört katlı, sefertası modeli evde, orta katın kapalı balkonunda duran o eski şifonyerin çekmecesinde. Babamın o yıllarda içtiği sigaranın külü bir ucunu yakmıştı örtünün. Kendimi kesmek istedim, vazgeçtim, kör makasla masa örtüsünü doğradım, sonra şifonyeri ikinci katın balkonundan savurdum denize doğru. Bahçedeki beyaz zambakların üzerine düştü dört çekmeceli şifonyer.

Terastaki kesik kısa yırtık hortumları topladım, hortum parçalarını sokağa attım, tuvaletteki ağı kesilmiş eski donlardan çaputları aldım bir bir; boylarını uzattılar her köşeden, çeşme arkasından, duşakabinin deliğinden, pencere pervazından, ahşap pancurun tutacağından, taharet çeşmesinin borusunun kenarından. Erimiş, minicik kalmış, lavabo kenarında banyodaki tasların içinde istiflenmiş sabun parçalarını biraraya getirdim.

Yarı dolu deterjan şişelerini, kapaksız çöp kovasını, aynadaki su lekelerini bulaşık teliyle sürttüm; duvarları yıkadım, köpürdü banyo duvarları, sular evlerden taştı, gürül gürül sel olup aktı bahçe çeşmesinin suyu, mavi yaseminin yaprakları saçlarıma yapıştı, topuklarımı sokaktaki parke taşlarına sürttüm. “Sürt,” dedi annem, “iyice sürt, topuklarını temizle, pespembe olsun arkaları”.

Derken topuklarım kanamaya başladı; kanım suya karıştı, gözüm karardı, bayıldım bayılacak, kendimde miydim bilemedim, mutfaktan kızarmış et kokusu geliyordu, sekiz yaşımın kurban bayramına koşuyordum, başka bir evin bodrumundaydık, babamın yemyeşil gözlerinin akı kan kırmızısı olmuştu, babam eve dönmüştü iki yıl sonra bir kurbanlık koyunla, “Yardım et,” diyordu, koyunun bacaklarını tuttum, koyunun başı vücudundan ayrıldı, avuçlarımın içinde tekmelerini hissettim canhıraş, sanki ellerimde can veriyordu hayvancağız, içi deşiliyordu, bağırsakları fırlıyordu, her tarafa bok kokusu yayılıyordu, her yeri yıkamak istiyordum, babamın yüzünden kan damlaları akıyordu.

Sıcak etin kokusu ellerimden çıkmadı; zeytinyağlı sabun köpürmüyordu, ovuyordum ellerimi, delirtiyordu köpürmeyen sabun, Vicdan’ın yatağı uzaktaydı, akan kanlar o yatağa varıyordu, Vicdan’ın eşyaları, makyaj aynası, naylon çorapları, albümleri, ojeleri belenmişti...

Fotoğraflarda tırnaklarındaki ojenin rengine dikkat kesiliyordum, beyazdı, babamla bir meyhanede yan yana oturmuşlar, ellerinde rakı kadehleri, masada arkadaşları da vardı. Masadaki kadınlardan birini tanıyordum, annemin Nevin Ablası’ydı, piyano çalan, resim yapan uzak akrabası, o neden o masadaydı?

Vicdan’ın yeşil naneli şekerleri bir naylon torbanın içinde, peşi sıra çiğniyordum yeşil şekerleri, annem Vicdan’ın soset çoraplarını alıp geçiriyordu ayağına, İskandinav mavi kadife koltuklarını birer birer evimize taşıdık o bodrumdan, bebek yatağını görüyor, çok kıskanıyordum; ben yer yatağında yatıyordum çünkü, hiç olmamıştı öyle yaylı yatağım, sekiz yaşındaydım, o yatağı götüremezdik, içine sığmazdım; dallı güllü desenli perdeleri koltuk örtüsüne çevirmişti annem el dikiş makinesinde, mavi kadife koltuk yüzlerinde de sigara yanığı vardı ama minderi ters çevirip kullanmayı akıl etmişti çöpe atmaktansa.

O bayram sabahının akşamında babam annemle uyudu. Annemin beni rahminden kazımak istemesi gibi bütün dünyayı kazıyarak pisliklerinden arındırmaya, babamın iki yıl sonra annemle uyuduğu o gece karar verdim. O geceden beri temizlik benim işim...