• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Yarım Kaldı

“Adınız?” diye başı yerde sıkılgan tavrıyla sonunu getiremediği sorusuna, “Zümrüt,” dedim utanarak. “Gözleriniz gibi,” dedi. Saatlerce demlenmekten acımış çayı yarım bıraktığımı görüp, “Güzel bir çay içmeli,” diye ekleyerek.


Ayşe Sezen

“Olmadı,” diyerek, kapadınız gözlerinizi, “Yaşayamadık bu hayatı.” İstediği olmayınca hayata küsen bir çocuk şımarıklığıyla geçirdiniz ömrünüzü. Üzerinize büyük gelen gömleği giydiğinizde, üç kişilik bir boşluk yarattınız etrafınızda. Fil dişi kulenize hapsettiğiniz ruhunuzla, bıraktınız kendinizi ölüme. Tekrar gelmeyi, baştan yaşamayı hayal ederek. Sanayideki o izbe tamirhanede tanıdım Oğuz’u. Yeni yetme bir stajyer olarak girdiğim muhasebe bürosunun ayak işlerine koştururken. Yağdan rengi dönmüş tabureye tünemiş beklerken patronunu, kahveci bardağında elleri titreyerek uzattı çayı. “Adınız?” diye başı yerde sıkılgan tavrıyla sonunu getiremediği sorusuna, “Zümrüt,” dedim utanarak. “Gözleriniz gibi,” dedi. Saatlerce demlenmekten acımış çayı yarım bıraktığımı görüp, “Güzel bir çay içmeli,” diye ekleyerek. Yetim büyümüş her çocuk gibi kanatlarınız koparılmıştı. Babanızı kaybettiğiniz kazadan sonra, abiniz evinize reis, size baba, annenize dert ortağı olmuştu. Okulunu yarıda bırakıp tamirhanede başı bozuk arabaların altında geçirmişti gençliğini. Biliyor musunuz tek bir gün bile bunun için pişman olmadı. Kendi babasızlığını kardeşine yaşatmamaya yeminli kocaman bir yürekti o. Stajımı bitirdiğim gün, “Evlenelim,” dedi. Konuyu size getirdi, çocuğunu gururla anlatan baba edasıyla, “Okuttum,” dedi. “Askere gidip gelsin, bir yavuklusu da var, gerçi hercaidir ama düzenini kurana kadar elimi çekemem üstünden. Bunlara benimle göğüs gerer misin?” diye sordu. Yetimlerin düğünü demesinler diye iki kat çalıştı Oğuz. Ustası, motorunu indirdiği arabanın altında uyuyakalmış görünce, bol bahşişli bir düğün hediyesi verdi. Coşkuyla yaptı düğünümüzü. Annenizle birlikte yaşadığınız iki göz odalıyı, gelin evine çevirmişti Oğuz. Mutluyduk... Sabah işe giderken biraz daha birlikte olmak için uzattığı yolun dönüşünde buluşup, evimize birlikte gelirdik. Yorgunluğunu bilmez, annesinin gönlünü hoş eder, sonra sizi sabaha karşı yattığınız yatağınızdan kaldırmaya didinirdi. Sizin kahvaltınız bizim akşam yemeğimiz olur, ağzınızdaki lokmanızla fırlar, katılırdınız gecenin karanlığına. Arkanızdan endişeli gözlerle bakan annenizi teselli etmek yine Oğuz’a düşerdi. Geleceğinize dair umutlu bir konuşmanın sonu vatani görevinize bağlanır, birkaç hafta sonra gideceğiniz kışlanın sizi olgunlaştıracağına kanaat getirirlerdi. Siz askere gideli yedi ay olmuştu, amca olacağınızın müjdesini vermek için günlerce telefon sıranızın gelmesini bekledi Oğuz. Gece yarısı çınlayan telefona koşarak vardığında, ilk defa ağlarken gördüm onu. “Amca oluyorsun,” diye attığı çığlığın arkasından söylediğini duydunuz Kaldı işte; çayımız bardakta, çocukluğumuz sokaklarda, mutluluğumuz kursağımızda... Nazım Hikmet

mu bilmem, – ki duymuş olsanız böyle olmazdı- kader cümlemizdi: “Benden sonra babası sensin.” Karnım büyüdükçe Oğuz gece gündüz çalışmaya başladı; uykusuz geceleri günlere bağlandı. Doğacak çocuğuyla kurduğu hayallere yetme çabası yürek burkardı. Sizi damatlığınızla görme arzusu onu daha da azimli yapmıştı. Ağırlaşmış adımlarımla dönerken işten dönüş yolundaki buluşma noktamızda olmadığını gördüğümde yine mesaiye kaldığını düşünmüş, akşam için söz verdiği açık hava gazinosuna gidemeyeceğimiz için hayıflanmıştım. İyiden iyiye hantallaşmış bedenimden süzülen terlerle vardığım kapıda, yuvasını bulamadığım anahtar deliğinden acı bir feryat fışkırdı. Anneniz sonrasında bedeninin yarısına hapsolacağı, o haberi aldığı telefonun başında, dili boğazına kaçmış halde kalakalmıştı. Oğuz, günlerce uykusuz çalıştığı tamirhanede krikonun kolunu kilitlemeden girdiği aracın altında kalarak can vermişti. Yetimliği acı bir miras gibi bir hafta sonra doğacak kızımıza emanet edip, acıların en büyüğüyle baş başa bırakmıştı bizi. Komutanınızın izniyle geldiğiniz cenaze sonrasında söylemişti anneniz, “Töremizdir, yengen karın, yeğenin kızındır,” diye. Gözleriniz çakmak çakmak elinizdeki bardağı sırçalara ayırmıştınız. “Sevgilim var,” diye çınlattığınız koridorda bana dönüp “Dilini mi yuttun yenge konuşsana. O benim kardeşim. Yatağında nasıl yatarım. Böyle âdet mi olur desene.” diye üzerime yürümüştünüz. Hayatın sadece sizin başınıza yıkıldığı sanrısı ne büyük bir bencillikti. Baksaydınız görecektiniz daha bir saat önce toprağa bıraktığım Oğuzla aynı tabuta ben de girmiştim halbuki. Bakmadınız, kendinizden başkasını görmediniz. Annenizin bedenini esir alan inmeden tamamlayamadığı töreli cümlelerin yenilgisini sualsiz bıraktınız omuzlarıma. Vicdanınızdaki son kırıntıydı anneniz. Bebeğimizi öğrendiğimiz ilk anda koymuştu adını Oğuz, “Aydan bir parça taşıyacak o,” diyerek gebeliğime kondurduğu dudaklarının arasından “Hilal” diye fısıldamıştı. Halbuki daha kız olacağını bile bilmiyorduk. “Hissediyorum,” demişti, annesinin zümrüt gözleri gibi yosun bakışlı bir kızımız olacak. Abinizin bilmeden emanet ettiği kızına, yapamadığınız babalığın altında ezildiniz. Bana duyduğunuz bitmeyen öfkenizle akıttığınız irinli serzenişlerinizi çok defa yakalamış olsa da ergenliğinin deli yıllarına kadar sormaya cesaret edememişti. Göz göze gelmemek için tek başına yediğiniz yemekleriniz, varlığımı hissettiğinizde değiştirdiğiniz odalarınız, üzerime alınırım diye yarım bıraktığınız sözcükleriniz, kabuk bağlatmadı yaralarıma. Hilal her babalar gününde kendinizi sakladığınız sığınaklarınızdan çıkmanızı bekledi. Sonunda o da pes etti sizi baba yapmaktan. Yıllar sonra annenizin yedi mevlidinde öğrendi babası olmadığınızı. Onun karanlığını aydınlatan mevlitten ayrılmayı bekleyememiş bir kaç dekârirdi. Kendisini bildi bileli göz çukurunda biriken yaşın akma zamanı gelmişti. Ona verdiğim tek kelime cevapla bütün soruları karşılık bulmuş, son parçası kalan bulmacayı tamamlamanın huzuruna ermişti. Sevilmeye değer olmadığını düşünerek geçirdiği

çocukluğunda, biliyordum ki gözünüzde sevgi haresi, ufacık bir takdir aramıştı oysaki. Okula başladığı ilk gün, okuma bayramında, yıl sonu müsameresinde, başarıyla yürüttüğü ateşli münazaralarda çocuklarını desteklemeye gelen babaları gördüğünde, gözleri sizi arayıp bulamadığı her anda havada hep o soru asılı kalmıştı. Kavline isyanı bir ömürlüktü. Bugün siz, “Yaşayamadık bu hayatı,” derken hâlâ kabullenilmemiş pişman bir tat var ağzınızda. Yaşayamadığınız hayatın müsebbibi değil tam da sizin gibi mağduruyum halbuki. Sadece siz değil; ben, Hilal ve dahi hiçbirimiz yaşayamadık bu hayatı. Kursağımızda güneşi görememiş sözcüklerle geçirdik bunca yılı. Şimdi siz veda ederken bu hayata, bakışlarınızda pişmanlığı asılı bıraktınız. Tedavülden kalkmış bir pişmanlık. Belki bu sizin hiç bilmediğiniz af dileme yönteminizdir; bilmiyorum. Lakin, çayımız bardakta yarım kaldı.