top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

Öykü: Yeni Bir Pencereden

"Bana acıyarak bakanlara bu sefer ben acımayla bakıyorum, onlar adına üzülüyorum, onlar gibi olmadığım için şükrediyorum."


Beren Çağla Erengönül


Yolda ilerlerken insanların acıma dolu bakışlarının üzerimde gezindiğini hissediyorum. Yaşlılar mahçup mahçup gözlerini kaçırıyor, kadınlar hüzünle bakıp şükür dualarına başlıyor. Çocuklar ise merakla süzerken, elleriyle beni gösterince şaşkınlıkla anne babalarının utançla karışık azar nutuğunu dinliyor. Belli etmemeye çalışmalarına rağmen hepsinin benden çekindiğini biliyorum. Nedense korkuyor gibiler, sanki sandalyemden kalkıp sağlam birer yumruk sallayacağıma inanıyorlar. Tanıdıklarımla ayıp olmasın diye sohbet etme zorunda olmadığım, etrafa bıkkınlık taşan gözlerle bakmadığım için benim onlar gibi olmadığımı düşünüp benim için üzülüyorlar. Ama hiçbiri bilmiyor ki, ben hepsinden daha özgürüm.

Geçmiş yaşantım, güzel anılarımla beraber bir otobüsün altında kalmıştı. İnsanların dehşet dolu çığlıkları, otobüsü kaldırmak için hep beraber çabalamaları, hissetmediğim vücuduma dokunup yaralarımı tespit etmeye çalıştıkları, bilincimi açık tutmak için ellerinden geleni yaptıkları ânı her gün yeniden yaşıyorum. Hayat bana acımasızca darbe indirmiş, beni ölüm uçurumunun eşiğinde sallandırmıştı. Uçurumdan düşmemek için her şeye muhtaçtım, uzanan tek dala dört elle sarılmak zorundaydım. Bu dalın nasıl bir sonuç ağacına bağlı olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu o an; yoldan dikkat etmeden geçmeye çalışan bana, yorgun otobüs şoförüne çok kızmakla meşguldüm. Öfkem, isyanım sadece ikimize değildi, herkeseydi. Durmadan ağlayan anneme, yüzünden bin parça düşen babama, ziyarete gelenlerin “vah vah”larına da öfkeliydim. Gençliğimin, hayatımın dört teker altında kalmasına öfkeliydim. En kötüsü de bu öfkemi hiçbir şekilde yansıtamazdım. Hareket edemiyordum; bırak bağırıp çağırmayı, kolumu bile kaldıramıyordum. Gözlerim dışında hareket ettirebildiğim hiçbir yerim kalmamıştı. Sadece akkora dönmüş gözlerimle herkesin içini yakabiliyordum. Porselen bir bebekten farkım yoktu. Konuşamıyordum, yardımsız yiyip içemiyordum. Arada saplanan keskin baş ağrılarına, parçalanmışçasına acıyan vücudumun

sızılarına öleceklerini bilen hayvanlar gibi beklemekten başka çarem yoktu. Tüm bedenim görünmez iplerle sıkıca bağlanmışçasına her zaman aynı şekilde duruyordu; başım aşağıya yatık, bacaklarım birbirine kenetlenmiş, kollarım iki yanda yanıma yapışmış. Sanki hareket etsem tüm vücudum tek bir kastan oluşuyormuşçasına bir bütün halinde hareket edecekti. Bunu yapabilmek için bile neleri vermezdim. Canım çok yanıyordu; kalbim sıkışıyor, aklım bir anda uçup gidecekmiş gibi bilincim zaman geçtikçe vücudumu biraz daha terk ediyordu. Kimse bunun farkında değildi. Benim yeterince çöktüğüme, bir cehennemin içinde savrulduğuma kanaat getirip kendilerine benzemediğim için şükretmek dışında beni anlamaya bile çalışmıyorlardı. Annemden başka kimse yaşadığım bu acıyı hissedemiyordu. Annem elinden gelen tüm desteği sergiliyordu, benim işlevsiz bedenime yeni beden olmuştu. Hiçbir zaman yanımdan ayrılmıyor, bir bakışımdan ne istediğimi anlayabiliyordu. Babam bile beni bakılmaya muhtaç bir canlı olarak görürken annem hala sadece bedenimin yetersiz olduğunu, hatta eskisinden daha iyi hareket edebileceğimi kanıtlamaya çabalıyordu. Bir engelli olarak eskisinden daha iyi hareket edebilmek... İlginç ve saçma. Başlarda böyle gelen fikri aslında farklı bir pencereden baktığımda özgürlüğe ilk adımımı atmış oldum.

Yaşamın bir kum saati gibi akıp giderken bir anda sona gelmesini fark edemiyorduk. Zaman bize bir sızıntı gibi gelirken aslında bir şelaleydi, sadece kenarından akan sızıntı kısmını gözlemliyorduk. Bu şekilde yaşamak bizim özgürlük olarak adlandırdığımız şeye ulaşamadığımızın kanıtıydı. Göz açıp kapayıncaya kadar yaşamımız bomboş bir şekilde bitiyordu. Hareket edebilmemin bu boşluğu doldurmaya yetmediğini kavramıştım. Böylece hür olmanın sadece bedenimi hareket ettirebilmemden ibaret olmadığını öğrendim. Bu tutsak dünyanın içinde kendime bir dünya yaratabilir, tutsaklık-özgürlük kavramlarının anlamına ben karar verebilirdim. Annem benim şu an herkesten daha güzel bir hayatım olabileceğini, çünkü istediğim zaman istediğim şeyi dünyamda yaşayabileceğimi söylerdi. Diğer insanlar istedikleri şeyleri sadece yapmak isterlerdi, yapamayınca da hür olmadıklarını düşünürlerdi.

Gerçek şu ki ne isterlerse istedikleri gibi canlandırabilirlerdi. Oldukları yerde otururken göğe attıkları bir bakışla orada uçan kuşlarla beraber süzülebilir, rüzgârın yanaklarını okşamasına izin verebilirlerdi. İçtikleri bardağın içine dalıp serin sulara kendilerini bırakabilir, balıklarla selamlaşabilirlerdi. Yerde uçuşan toz toprakla beraber tango bile yapabilirlerken kaçırdıkları bu fırsatı ben çoktan yakaladım, değerlendiriyorum.

İnsanlar benim yanımdan asık suratla geçerken ben onların yanında taklalar atıyorum, yüzlerinin önünde türlü şaklabanlıklar yapıyorum. Koşuyorum, oradan oraya zıplıyorum. Tüy kadar hafifim, caddede koşturdukları için azarlanan çocuklarla yarışıyorum. Saçlarımdan kayan rüzgâr etrafımda dönüyor. Gülmesini tutmaya çalışan bir kadının karşısında nefes alamayana kadar kahkahalar savuruyorum, güneş bana sıcacık kollarını açıyor. Sesi rahatsızlık vermesin diye kulaklığından müzik dinlerken mırıldanan bir gencin yanında avazım çıktığı kadar bağırarak şarkıyı söylemeye başlıyorum. Arkamda bir kuş orkestrası kuruluyor, çiçekler zarafetle arılarla dans ediyor. Cadde yeşilleniyor, bitkiler ritim tutuyor. İnsanlar ise hiçbir şeyin farkında olmadan iç çekip tek nota yaşantılarına devam ediyorlar. Bana acıyarak bakanlara bu sefer ben acımayla bakıyorum, onlar adına üzülüyorum, onlar gibi olmadığım için şükrediyorum. Yeni notalar keşfedip kendime harmonik bir yaşam yarattığım için kendimle gurur duyuyorum. Yeni bir pencereden bakmasaydım eğer, onlar gibi olmadığım için üzülürdüm. Özgürlüğün sadece bedenimi kullanmak olmadığını öğrenmeden, sıradan bir insan gibi büyüyüp, yaşayıp, ölürdüm.

Sandalyemi iten annem ufak bir çığlık atıp bana eğildi. Heyecanla az önce bacaklarımın ve kollarımın çözüldüğünü söyledi. Pek de umrumda değildi, ben gerçek özgürlüğü belki de herkesten önce keşfetmiştim.

Comments


bottom of page